Büyüme çağındaki lise öğrencilerinin iştahı sadece fiks menüyle doyacak gibi değildi. Ek siparişlerin gelmesini beklerken grubun büyük bir kısmı restoranda laklak etmeye devam ediyordu ancak Kamijou hava almak için dışarı çıkmıştı. Tabii yer altı çarşısında oldukları için dışarısı pek de dışarı sayılmazdı.
Savaş, ha...?
Bu kelime Kamijou’nun zihninde davetsizce belirdi. Ona hiç de gerçekçi gelmeyen, aslında gerçekçi gelmesini de hiç istemediği bir kelimeydi bu.
Yer altı çarşısında gezinen kalabalık ondan biraz daha büyüktü, çoğu üniversite öğrencisiydi. Herkesin yüzü gülüyor, herkes eğleniyordu. Herhangi bir yerde rastlanabilecek sıradan bir sokak köşesi gibiydi burası; huzurun ete kemiğe bürünmüş haliydi. Öyle ki, savaş kelimesinin varlığını bile sorgulatacak kadar sıradandı.
Fakat yaralar hala oradaydı.
30 Eylül’deki kargaşa sırasında şehrin bir bölgesindeki birkaç bina yerle bir olmuş, şehrin yakın dış kesimleri ise bombardımanla haritadan silinmişti. Bu tür yaraların iyileşmesi birkaç günden çok daha uzun sürecekti.
Ve şimdi, bu tür şeyler dünyanın her yerinde yaşanmaya başlayabilirdi. Hatta birilerinin tüm yerküreyi paramparça etmeye kalkışmayacağının bile garantisi yoktu.
Roma Katolik Kilisesi.
Tanrı’nın Sağ Tarafı.
...Bir şeyler yapmam lazım.
Somut olarak ne yapabileceğini bilmiyordu. Hâlâ tüm bunların sıradan bir lise öğrencisinin anlamlı bir fark yaratabileceği sınırların ötesinde olduğunu hissediyordu.
Ancak daha birkaç gün önce bu şehri ziyaret eden Ön Tarafın Vento'su bir şey söylemişti.
Açıkça, Akademi Şehri’ne Touma Kamijou’yu öldürmek için geldiğini belirtmişti.
Artık kendini tüm bu olayların ortasında bulmasının basit bir tesadüf olduğunu varsayamazdı. Touma Kamijou, tartışmasız bir şekilde bu devasa olaylar silsilesinin tam kalbinde duruyordu.
Tüm bunlardan ne anlam çıkarmam gerektiğini bilmiyorum ama belki de bu, hâlâ yapabileceğim bir şeyler olduğu anlamına geliyordur. Karanlıkta bırakılmadım. Bu kararı kim verdi bilmiyorum ama bilinmeyen bir sebepten dolayı vazgeçilmezsem, bu durum olayların gidişatını değiştirmek için hâlâ vaktim olduğu anlamına gelmez mi?
Herkesle yemek yiyeceği için çok heyecanlıydı ama bunları düşündükçe morali bozuluyordu. Düşüncelerinden sıyrılmak için telefonunu çıkardı ve bir ara bir mesaj geldiğini fark etti.
Gönderen Mikoto Misaka’ydı.
Öğle yemeğindeki olay hakkında konuşmak istediğini düşünerek mesajı açmaya çalıştı ama gelen kutusuna girdiğinde sıfır mesaj göründü. Gereksiz klasörüne mi düşmüştü acaba? Parmağını ekran üzerinde kaydırsa da orada da tek bir şey bulamadı. Pek sık kullandığı bir özellik değildi, bu yüzden ne olduğu hakkında en ufak bir fikri yoktu.
“Neler oluyor ya...? Çok tuhaf.” Sonunda ayrıntıları sonraya bırakmaya karar vererek telefonu cebine geri koydu.
Tam o sırada arkasından bir ses yükseldi: “Kammy.”
Arkasına döndüğünde Motoharu Tsuchimikado’nun orada durduğunu gördü.
Elinde yaklaşık on beş santim boyunda küçük metal bir şişe tutuyordu. Muhtemelen içinde viski falan vardı. Belki de Komoe Hoca’dan bir sır gibi saklayarak içmek için buraya gelmişti.
Tsuchimikado ilk bakışta her zamanki gibi görünüyordu. Üzerinde tek bir sargı bezi bile yoktu. Fakat 30 Eylül’deki olaylar sırasında hayatını ortaya koyarak savaştığı ortadaydı ve Kamijou dikkatli bakınca yürüyüşünün birazcık aksadığını fark edebiliyordu.
Üstelik bu adam her fırsatta casus olduğunu söyleyip duruyordu. Kamijou gibi bir amatör bile yürüyüşündeki tuhaflığı seziyorsa, yaraları birkaç sıyrık ve morluktan çok daha ağır olmalıydı.
Kamijou’nun neden sınıftakilerin yanından gizlice sıvıştığını anlamış gibiydi. Sırıtarak, “Eğer yaklaşan savaşın senin suçun olduğunu düşünüyorsan yanılıyorsun,” dedi. “Sınıfın geri kalanı senin yüzünden bu işlere bulaşmayacak. Sen çevrendekileri korumaktan başka bir şey yapmadın. Onlardan kendini soyutlamanın hiçbir mantığı yok.”
“Sen... öyle mi düşünüyorsun?”
“Evet. Bu savaş, perde arkasında ipleri elinde tutan belirli kişiler yüzünden çıkıyor. Senin gibi bir amatörün tek yapması gereken, bir yerlerdeki birilerinin tüm bunlara sebep olmasına sinirlenmek.”
Kamijou buna rağmen istemsizce gülümsedi. Sonunda ikisi de kendi yüklerini tam olarak aynı şekilde omuzlamaya çalışıyor gibiydi.
“Başlıyor,” dedi Tsuchimikado.
“Evet.”
“Savaşın kapsamı değişecek. Sokaklardaki çocuk kavgalarının çok ötesine geçecek. Bunu anladığından emin ol. Şimdiye kadar yaptığın gibi paçayı sıyıramayacaksın.”
“...Haklısın.” Kamijou gözlerini biraz indirdi. Gevşek bir yumruk yaptığı sağ eline dik dik baktı. “Şu anki halimle yetebileceğimi sanmıyorum. Bir şeyler eksik... aslında çok şey eksik. Hatta şimdiye kadar her şeyin bir şekilde yolunda gitmiş olması bir mucize. Bunu düzgünce idrak etmeden ilerleme kaydedebileceğimi sanmıyorum.”
“Kötü adamlar bizim hazırlık yapmamızı beklemeyecek.”
“Muhtemelen. Ama ne yapmam gerektiğini biliyorum. Ne kadar küçük görünürse görsün, her seferinde tek bir şey öğreneceğim,” dedi Kamijou kararlı bir şekilde kafasını kaldırarak. “Gerekli niteliklere sahip olmadığım için şikayet etmenin bir anlamı yok. Bir santimetre, hatta bir milimetre bile olsa ilerlemeye devam edeceğim. Mesele zaten yeterince zordu. En azından bu kadarnı yapmazsam, ulaşmam gereken insanlara asla yetişemem.”
“Kammy...”
Tsuchimikado bir şey söyleyecek gibi oldu ama sonra vazgeçti.
Kamijou’nun aksine o profesyonel bir casustu. Dünyanın ne kadar acımasız olabileceğine çok daha aşinaydı. Fakat o bile Kamijou’nun sarsılmaz kararlılığı karşısında ne diyeceğini bilemiyordu.
“Şimdiye kadar çok yumuşaktım. Dünyayla ilgili anlamadığım bir konu çıktığında işi başkalarına bıraktım. Sanırım senin de üzerine çok yüklendim Tsuchimikado. Ama bundan sonra bu yetmeyecek. Bu yeni dünyaya adım atmalı ve daha önce hiç görmediğim şeyleri bizzat görmeliyim.”
Tsuchimikado hâlâ tereddüt ederken Kamijou kendini hazırladı. İçinde Hayal Bozan'ın uyuduğu sağ elini sessizce sıktı.
“Tsuchimikado, kararımı verdim,” dedi sesi sarsılmaz bir kararlılıkla çınlayarak.
Bu gölge dünyasındaki akıl hocası sayılabilecek casusa tüm azmiyle baktı.
“Evet. Şu andan itibaren... İngilizce çalışacağım!!”
“.................................................................................................................................................”
“Ne—?”
Kamijou, ağzı bir karış açık kalan Tsuchimikado’yu görmezden gelerek telefonunu pantolon cebinden çıkardı.
“Şuna bak Tsuchimikado! Süper Kolay İngilizce Pratiği diye bir uygulama indirdim! Şu an günlük konuşma bölümünün üçüncü seviyesindeyim. Dostum, İngilizce gerçekten zormuş. Ama artık Japonca dışında bir dil öğrenmeye asılmam lazım. Roma Katolik Kilisesi, Tanrı’nın Sağ Tarafı ve diğerleri benim için her zaman Japonca konuşmayabilir sonuçta!!”
“Ben, yani.”
Hemen geri çekilen Tsuchimikado’nun ses tonu, sanki biriyle ilk kez tanışıyormuşçasına resmi bir hal aldı.
“Neden İngilizce ve neden şimdi?”
“Efendim? Ha, şey, Roma İtalya’da olduğu için belki İtalyanca daha iyi olurdu. Ama dünya çapında iki milyar takipçileri var, değil mi? İngilizce doğru seçim değil mi sence?” diye sordu Kamijou saf bir ifadeyle.
Görünüşe göre pratik hayatta kalma yöntemleri falan aklının ucundan bile geçmiyordu.
İki milyarlık bir organizasyona kelimelerle meydan okumayı ciddi ciddi planlıyordu.
“Yani, kelimelerimi anlamasalar bile arkasındaki ruhu anlayacaklarını düşünüyorum. Ama onların beni anlaması sadece artı sağlar. Herkes Lidvia ve Biagio gibi Japonca konuşamıyor olabilir. Aslında, şimdiye kadar herkes benim için Japonca kullandı. Ama herkesin bana iyilik yapmaya devam edeceğini varsayamam. Her neyse, söylemeye çalıştığım şey—”
“...”
Küt!! Yer altı çarşısında boğuk bir ses yankılandı.
Durum o kadar saçmaydı ki Tsuchimikado, neredeyse bir refleksle yumruğunu savurmuştu.
Kabullenmiş bir tavırla kafasını sallayarak, yerde boylu boyunca uzanan genci görmezden geldi. Omuzları çökmüş bir halde sukiyaki restoranına geri döndü.
Söylemeye gerek yok ki, o andan sonra Kamijou’ya tek bir parça et bile kalmamıştı.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.