Buranın adı Orsola Kilisesi olsa da binaya henüz bir kilise demek pek mümkün değildi. Yaklaşık dört beş okul spor salonunun birleşimi kadar bir büyüklükteydi. İnşaat bittiğinde, Japonya’da eşi benzeri görülmemiş görkemli bir katedral olacaktı. Akademi Şehri’nin yanı başına inşa edilmesi, bilim hizbine karşı bir gövde gösterisi anlamı da taşıyordu. Ancak şu an için inşaat alanının tek özelliği uçsuz bucaksız olmasıydı; içerisi ıssızlık ve terk edilmişlik hissinden başka bir şey vermiyordu.
Kilisenin dış duvarları yeni bitmişti ancak etrafta başıboş bırakılmış metal iskeleler ve merdivenler duruyordu. İç dekorasyona dair henüz tek bir çivi bile çakılmamıştı; sanki vahşi bir paralı asker grubu burayı işgal etmiş gibi görünüyordu. Vitraylarla donatılması planlanan devasa pencere boşlukları kapkaranlık ağızlar gibi açılmıştı. Devasa orgun yerleştirileceği köşede sadece tekinsiz bir boşluk pusudaydı. Mermer zeminler ve duvarlar gıcır gıcır parlıyordu ancak diğer yandan, mihrabın arkasındaki duvara asılması planlanan büyük haç, öylece bir köşeye yaslanmış duruyordu.
Yine de bu ortamı bu denli tüyler ürpertici kılan asıl şey bunlar değildi.
Katedralin içinde tek bir yapay ışık yanmıyordu. Camı olmayan kara deliklerden sızan zayıf ay ışığı, karanlığa gömülmüş gibi duran siyahlar içindeki yüzlerce rahibeyi aydınlatıyordu. Rahibeler sessizce, kat kat halkalar oluşturarak bir şeyin etrafını sarmışlardı. Ellerinde kılıç ve mızrak gibi bariz silahların yanı sıra devasa dişliler ve pençeler gibi dini ritüel aletleri vardı. Zayıf ay ışığı üzerlerine vurdukça hepsi parıldıyordu. Başka kimse yoktu. Yakalanan Amakusa üyeleri de aynı arazideydi ancak başka bir noktada, yaklaşık on kişi tarafından bağlanmış halde gözetim altında tutuluyorlardı.
Rahibelerin dikkati binanın dışına değil, oluşturdukları halkanın tam ortasındaki boşluğa odaklanmıştı.
Önce bir yumruk sesi duyuldu.
Ardından boğuk bir çığlık.
“Hadi ama, işleri zorlaştırma, olur mu? Ne yazık ki ben de dahil olmak üzere buradaki herkes oldukça meşgul. Senin küçük oyunlarına ayıracak vaktimiz yok. Kabul et şu ölüm cezasını artık—hey, beni dinliyor musun? Sana beni lanet olasıca bir şekilde dinleyip dinlemediğini sordum! Cevap ver!”
Küt diye bir ses geldi; ağır bir kumaşa atılan tekme sesiydi bu.
Ve beraberinde, karanlığı yırtan dünyevi olmayan bir çığlık yükseldi.
“Hah! Ne güzel çığlık attın öyle. Rezil bir durum olduğunu düşünmüyor musun? Sanki kadınlığından vazgeçmişsin gibi... Ah, bok, sanırım bu kilisenin adını değiştirmemiz gerekecek, değil mi? Buraya bir domuzun ya da eşeğin adını vermek çok daha gülünç olurdu!”
Orsola Aquinas cevap vermedi.
Yerdeydi, kemikleri kırılana kadar dövülmüştü. Giysileri, sanki bir atın arkasına bağlanıp sürüklenmiş gibi paramparçaydı. Kopçaları kopmuş, büyük kumaş parçaları yırtılıp gitmişti.
Agnes ve diğerleri, Orsola’ya acı çektirmek için özel bir büyü kullanmıyorlardı. Sadece kollarına, bacaklarına ve karnına tekmeler savuruyorlardı; yeterli sayıda darbe vurulduğunda bu zaten yoğun bir acı yaratıyordu. İki yüzden fazla kişinin uyguladığı şiddet, her ne kadar yavaştan alsalar da Orsola’yı ölümün eşiğine getirmişti. Sonuçta her biri sadece birer kez vursa bile, bu iki yüz darbe demekti. Çatıdan damlayan suyun mermeri delmesi gibi bir şeydi bu. Orsola’nın yere serilmiş kolları ve bacaklarında hiçbir hareket belirtisi yoktu.
Agnes, Orsola’nın yerde hareketsiz duran bacağına kayıtsızca bastı. Kalın ayakkabı tabanıyla bir mengene gibi baskı uyguluyordu. Orsola acıyla inledi.
“Yani, neden kaçtığını anlamıyor değilim. Kaderini biliyorum; belki de burada ölmek senin için daha büyük bir mutluluktur. Tüm kardinallerin katıldığı engizisyonlar... Onların nasıl olduğunu biliyor musun? Ah-ha-ha! Çok ciddi görünmeye çalışabilirler ama hepsi birer canavar. Yine de asıl kökeni olan İngiltere’ninkilerle yarışamazlar bile. Bana sorarsan, bizimkiler onunkilerin yanında evcilik oynamak gibi kalır. Hah, ha-ha! O yaşlı adam hala evcilik oynamayı bırakamıyor... Onlar tarafından sürüklenip ölmek ne muhteşem bir kader! Değil mi?!”
“—?!”
Bacağındaki şiddetli, kemik gıcırdatan acı yüzünden Orsola düzgün bir cevap veremedi. Ayrıca ağzını dikkatsizce açarsa kendi dilini ısıracakmış gibi hissediyordu.
İşler neden bu noktaya geldi? diye düşündü Orsola puslu bir zihinle.
Yasanın Kitabı’nın orijinal kopyası herkes için bir engel ve kötülüktü. Herkes onu yakmak istiyordu. Onu ele geçiren herkesi yıkıma sürüklüyordu; tam anlamıyla li libro di un modo pericoloso idi. Ancak insan elleri orijinali yok edemezdi. Sadece geçici önlemler alabilir, onu sıkı bir mühürle kapatabilirlerdi.
Orsola Aquinas bu konuda bir şeyler yapmak istemişti.
Hem kendisi hem de Roma Ortodoks Kilisesi, o lanetli Yasanın Kitabı’nı yok etme konusunda aynı hisleri paylaşıyor olmalıydı.
Öyleyse neden?
Yollarını böylesine kesin bir şekilde ayıran ne olmuştu?
Son ana kadar kurtuluşu görebileceğini sanmıştı.
O çocuk beni neden Agnes’e teslim etti?
“Yine de görünen o ki artık güvenebileceğin çok daha az arkadaşın var, ha? Gidip de o kadar kişi arasından Amakusa’dan yardım istemeyi düşünmek!”
Agnes Sanctis, Orsola’ya tepeden baktı.
İfadesi sanki şüpheli bir büyü kitabı tarafından büyülenmiş gibiydi; küt, küt diye Orsola’nın baldırlarını tekmeliyordu. Acı fırtınası kemiklerinde yankılanıyor, zihnini parçalamakla tehdit ediyordu.
“Ölümün kıyısına sürüklenince, sonunda bilmediğin kirli bir ada ülkesindeki bir grup Asyalıya tutundun. Ah-ha-ha-ha! Bunu yapmamalıydın. Kutsal kitapları bile okumayan domuzcuklardan hiçbir şey bekleyemezsin. Bizim kurallarımıza göre, vaftiz edilmiş bir Roma Ortodoks dışındaki biriyle evlenmek sodomiye eşdeğerdir, bunu biliyorsun. Hâlâ Haçlı oldukları sürece her şeyin yolunda olacağını mı sandın? Amakusa, İngiltere’nin püritenleri... Kendilerine Haçlı demeleri bile gülünç. Onlar insan değil. Onlar domuz ve eşek. Bak, kıymetli hayatını böyle insanlara emanet etmek seni nereye getirdi. Tanrım, böyle canavarları kandırmak gerçekten çok kolay. Onları birazcık evcilleştir, ağızlarında sana fare getirirler!”
“...Ka... kandırıldılar mı?”
Orsola’nın o ana kadar acıyla bulanmış olan bilinci yavaşça dış dünyaya döndü.
“O insanlar... Siz onları... Kandırdınız mı...?”
Yırtık dudaklarından süzülen yapışkan kan konuşmasını zorlaştırıyordu.
Ama bu sormasına engel olmadı.
“Onlar... sizinle iş birliği... yapmıyor muydu... Onları kandırdınız mı...?”
“Ne fark eder? Öyle ya da böyle, seni ele geçirdik ya? Heh-heh, a-ha-ha!! Dostum, harikaydı! Tam bir komedi! Hepsi ‘Orsola Aquinas’ı kötü Amakusa’nın elinden kesinlikle kurtaracağız!!’ modundaydı. Ne budalaca ama, değil mi?! Korumaları gereken birini tıpış tıpış düşmanının ellerine teslim ettiler! İflah olmazlar, gerçekten öyleler!!”
“...”
Demek öyle, diye düşündü Orsola; yüzündeki gerginlik biraz olsun azaldı.
Beni Roma Ortodoks Kilisesi’ne satma niyetleri yoktu; mesele bu değildi. Gülümsemeleri, sözleri... Hiçbiri yalan değildi. Gerçekten de benim için endişelenmişler ve beni kurtarmak için bu kadar tehlikeli bir savaş alanına kadar gelmişlerdi.
Sonu başarısızlıkla bitmiş olsa bile...
Çabaları boşa gitmiş ve bunun yerine hayatı tehlikeye girmiş olsa bile...
Son ana kadar müttefikim olarak kaldılar. Beni bir kez bile satmadılar, terk etmediler. Son ana kadar benim için savaştılar; o nazik, güvenilir müttefikler.
“Neye gülümsüyorsun be sen?”
“An... anlıyorum. Demek... gülümsüyorum... ha?” dedi Orsola yavaş ve yumuşak bir sesle. “Sanırım... farkına vardım. Roma Ortodoks Kilisemizin... gerçek yüzünün...”
“Efendim?”
“O insanlar... İnançla hareket ediyorlar... Başkalarına inanıyorlar, duygularına inanıyorlar ve başkaları için... her yere gidebilirler. Oysa biz... Ne kadar çirkiniz. Biz... sadece şüpheyle... hareket edebiliyoruz. Bana yardım edenleri beni infaz etmek için kandırdınız... Sabit bir yargılamayla halkı kandıracaksınız... ve hatta bunun Tanrı’nın isteği olduğuna dair kendinizi bile kandıracaksınız...”
“—”
“Her ne kadar... buna karşı çıkacak... bir durumda olmasam da... Eğer en başından beri... Amakusa’ya güvenmiş olsaydım... işler bu kadar kötüye gitmezdi. Eğer onların planıyla kaçmış olsaydım... o zaman Amakusa’dakiler de tehlikeye girmeyecekti... Sonunda, bizim bu çirkin halimiz... Roma Ortodoks Kilisesi... gerçekten bu mu?”
Orsola gülümsedi.
Darmadağın olmuş yüzüyle, zerrece mizah barındırmayan bir gülümsemeydi bu.
“...Artık... pençelerinizden kaçamam. Ve tam planladığınız gibi... sahte bir günahkar olarak yargılanacağım... ve karanlığa gömüleceğim. Ama artık benim için hava hoş... Çünkü kendime yalan söyleyemem...! Ve dahası... benden hiçbir karşılık beklemeden bana güçlerini ödünç verenleri... kesinlikle, ama kesinlikle kandıramam, değil mi? Bir daha asla... seninle aynı türden bir insan olarak anılmak istemiyorum...”
“Tam bir şehit sözleri. Aziz ilan edilmeyi falan mı bekliyorsun?”
Pat—Agnes’in tabanı, boş bir teneke kutuya vurur gibi bir hafiflikle Orsola’nın bacağına indi.
“Bu kadar çok ölmek istiyorsan, keyfin bilir. Direnmezsen bizim için de daha kolay olur zaten. Seni bu hale getiren o budalalara dilediğin kadar lanet oku ve sonra da geber!”
Oysa Agnes, Orsola’nın direnmesinin hiçbir yolu olmadığını biliyordu. Etrafında bekleyen iki yüzden fazla rahibe vardı. Ve kilisenin çevresine güçlü bir bariyer kurulmuştu; kaçması imkansızdı.
Bilinci gidip geliyordu; Agnes’in hemen kulağının dibinde söylediği sözler bile sadece parça parça ona ulaşıyordu. Ama Orsola hâlâ neredeyse devre dışı kalmış zihniyle düşünmeyi başardı.
“Neye... dünyada neye... lanet etmeliyim ki?”
“N... ne?”
“Onların... savaşmak için bir sebepleri yoktu. Ona sormuştum, Roma Ortodoksu... ya da İngiliz Püriteni olmadığını söylemişti... O sadece bir çocuktu. Ve buna rağmen, hiçbir gücü ya da sebebi olmadan, tamamen yabancı olan bana doğru koşarak geldi... Görüyor musun? Dünyanın başka neresinde... bundan daha çekici bir hediye bulabilirsin ki...? O insanlar... bana bu kadar güzel bir hediye verdiler... Öyleyse sen hangi hakla onlara lanet etmem gerektiğini söylüyorsun?”
Evet—onlara lanet etmeyecekti.
Asla onlara lanet etmeyecekti.
Orsola'yı sağ salim kurtaramamış olsalar bile yaptıkları asla kınanamazdı. Çünkü onu kurtarmak gibi bir zorunlulukları yoktu. Birileri onlara emrettiği için dövüşmüyorlardı. Onu kurtarmak için sahip oldukları hakları kullanma zahmetine bile girmeden, kendilerini savaşın ortasına atmışlardı.
Sırf onun için dövüşmeleri, onun yanında durmaları bile sonsuz minnet duyulacak bir şeydi.
Bu yüzden Orsola onlara asla lanet etmeyecekti.
Hiç tanımadıkları biri için bu kadarını yapan insanlarla tanışma şansına eriştiği için gurur duyuyordu. Yolun sonunda onlarla birlikte olacak kadar şanslı olduğu için Tanrı'ya şükretmek istiyordu.
Memnundu.
Bu kadarı yeterliydi.
Orsola Aquinas, böylesi bir mutluluğu elleriyle bir daha asla kavrayamayacağını düşünmüştü…
…ve yine de o mutluluk henüz sona ermemişti.
Çünkü bir an sonra…
Küt!! diye bir ses duyuldu; katedral çevresindeki bariyer yerle bir olmuştu.
Agnes refleksle gözlerini Orsola'dan ayırdı.
Buna mecbur kalacağı bir şey gerçekleşmişti.
“Kırıldı mı…? Olamaz… Hey! Çabuk biriniz şu kapıya yerleştirdiğimiz Giles’ın Koruması’nı kontrol etsin! Düşman var mı bakın! Bok yedik, hangi grup olabilir bu? Tek bir kişinin o seviye bir bariyeri kırması imkansız. Bize saldıran hangi düşman grubu olabilir…?!”
Emirler art arda yağıyordu.
Ancak hiçbir emir yerine getirilemeden, aradığı cevabı buldu.
“Ah…” Orsola Aquinas öylece bakakaldı.
Katedral girişindeki meşe ağacından yapılma çift kanatlı kapılar gürültüyle ardına kadar açıldı. Ve orada biri belirdi; tıpkı bir masal kitabında prensin prensesini kurtarmaya geldiği o sert sahnelerdeki gibi.
Orada duran yalnızca bir çocuktu.
Sıradan bir genç adamdı—ve buna rağmen ne kaçtı ne de geri çekildi.
Kimin için buradaydı?
Ne için buradaydı?
Orsola'yı çevreleyen iki yüz kadar rahibe, sert bakışlarını çocuğa dikti ama kimseden çıt çıkmadı. Ona şiddet uygulamaya hazır yüzlerce insan vardı ve hiçbiri normal değildi. Çocuk korku hissetmiş olmalıydı. Hissetmemesine imkan yoktu. Nihayetinde tamamen ortalama bir gençten fazlası değildi; yani korkmuş olması gerekiyordu.
Yine de.
Yine de tereddüt etmeden bir adım attı.
Orsola Aquinas'ı kurtarmak için karanlığa gömülmüş katedralin içine doğru bir adım…
Bu adımı onun için atmıştı.
Sanki her şeyin düzeleceğini ilan eder gibi.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.