Akademi Şehri, doğaüstü yetenek geliştirme amacıyla iki virgül üç milyon insanın bir arada yaşadığı devasa bir yerleşkeydi. Şehrin en seçkin beş okulundan biri olarak kabul edilen Tokiwadai Ortaokulu ise sadece kızlara hitap eden özel bir eğitim kurumuydu. Şu sıralar, bünyesinde Seviye Beş derecesine sahip iki Süper Güç ve Seviye Dört seviyesinde kırk yedi Üstat da dahil olmak üzere iki yüz kadar öğrencisi bulunuyordu. Okula adım atabilmek için en azından Seviye Üç Uzman derecesine sahip olmak gerekiyordu ki bu, aranan şartlardan yalnızca biriydi.
Tokiwadai’de sabah hayatının ritmi, yaz tatilinde bile hiç değişmezdi. Öğrenciler sabah yedi de uyanır, kendilerine çeki düzen vermek ve paspal görünmemek için otuz dakika süre bulur, ardından yedi otuz da yemekhanede toplanırlardı. Yoklamanın hemen sonrasında, saat sekize kadar kahvaltılarını bitirmiş olurlardı.
Bu arada, kahvaltının tam sekiz de sona ermesinin nedeni, okul yönetiminin öğrencileri servis otobüslerini kullanmaya teşvik etmesiydi.
Okulun kapıları sekiz yirmi de kapandığı için servis kaçırıldığında şehir boyunca deli gibi koşmak gerekirdi.
Bugün otuz bir ağustostu, yani hâlâ yaz tatiliydi. Bu yüzden akşam yemeği, yurda giriş saati ve ışıkların söndürülmesi haricinde öğrenciler diledikleri gibi hareket etmekte özgürdü. Dünyanın geri kalanındaki öğrenciler bu son günleri harıl harıl ödev yetiştirmeye çalışarak geçiriyor olmalıydı ancak buradaki havada o telaşlı gerginlikten eser yoktu.
Gereksiz derecede büyük ve görkemli yemekhanede, buradaki Seviye Beş yeteneklerden biri olan Mikoto Misaka, kollarını iki yana açıp gerindi. Mevsime rağmen üzerinde okul üniforması vardı. Tokiwadai kurallarına göre yurt binası ve okul tek bir yapı kabul edildiğinden sivil kıyafet giymek yasaktı. Mikoto’nun omuz hizasındaki kahverengi saçları, dik başlı bakışları ve bir şey sorulduğunda yirmi dakika boyunca susmaksızın konuşma huyu, asil bir genç hanımefendiden beklenecek en son özelliklerdi.
Fakat tek farklı olan o değildi. Çevresindeki diğer öğrenciler de kahvaltıdan sonra sohbet etmek için masalarda kalmıştı ve çoğunun tavrı Mikoto’dan farksızdı. Nerede olurlarsa olsunlar, günün sonunda hepsi birer Japon ortaokul öğrencisiydi. Mangalarda ve romanlarda resmedilen, binicilik hobileriyle ya da piyano çalma becerileriyle simgelenen o hanım hanımcık kızlar burada son derece nadirdi (yine de aralarında öyleleri de vardı).
Manga, manga... Sahi, bugün pazartesiydi, değil mi?
Mikoto bunu fark eder etmez sandalyesinden kalktı. Her pazartesi ve çarşamba markete gidip oradaki manga dergilerine göz atmayı alışkanlık edinmişti. Ancak, onun dokunduğu her derginin yıpranmış sayfalarıyla karşılaşmak zorunda kalan o bahtsız lise öğrencilerinin dramından tamamen habersizdi.
Normalde bu okuma seansını okul sonrasına bırakırdı ama yaz tatili sayesinde sabahın köründe gidebilirdi. İçinde gizli geçitlerin havada uçuştuğu o dedektiflik mangasında katilin kim olduğunu bir an önce öğrenmesi gerekiyordu. Hemen eşyalarını toparladı. Tam markete gitmek üzere kapıya yönelecekti ki bulaşıkları toplayan hizmetçi üniformalı kız onu fark etti. Bu kız, ev işleri eğitimi veren başka bir ortaokulun öğrencisiydi ve staj amacıyla kızlar yurdunda görev yapıyordu. Bu staj programı oldukça kapsamlı görünüyordu ancak kızın ta Tokiwadai yurtlarına kadar gönderilmiş olması, kendi okulundaki en başarılı öğrencilerden biri olduğunu gösteriyordu.
“Misaka, Misaka! Markete mi gidiyorsun? Yoksa kitapçıya mı?”
“Bugün ayın on ikisi değil ve günlerden pazartesi, o yüzden markete gidiyorum. Hem sen hizmetçi eğitimi almıyor musun Tsuchimikado? Konuklarla böyle teklifsiz konuşman doğru mu?”
“Misaka, Misaka! Madem markete gidiyorsun, bana da şu tuhaf mangalardan alabilir misin? Hani kızlara yönelik olan, biraz şehvetli ama yetişkin içerikli olmayanlardan!”
“Öğğ, sen erkek erkeğe aşk konulu mangalar okuyan tiplerden miydin? Ayrıca Tsuchimikado, madem hizmetçi eğitimi alıyorsun, konuklara kendi ayak işlerini yaptırmamalısın.”
“Misaka, Misaka! O hobiler bana ait değil, baş aşçımız Genzou’nun işi! Benim sevdiklerim hani şu abiyle kız kardeşin birbirine sokulduğu türden şeyler!”
“Onlar genç kızlar için değil, genç erkekler için değil mi? Hem madem hizmetçi eğitimi alıyorsun Tsuchimikado, konukların önünde kardeşine olan aşırı sevginden bahsetmemelisin.”
Mikoto iç çekerek yemekhaneden çıktı ve upuzun bir koridoru geçerek lobiye yöneldi. Yolda kimseye rastlamadı. Öğrencilerin büyük kısmı kahvaltı sonrasında sohbet etmek için hâlâ yemekhanedeydi.
Giriş salonuna ulaştığında ağır kapıları ardına kadar açtı.
Yurdun o eski, batı tarzı lüks daire havasına tezat olarak, dışarıda göz alabildiğine uzanan fütüristik bir şehir manzarası vardı. Elektrik direkleri yerine topraktan yükselen rüzgâr türbinleri, sokaklarda devriye gezen varil şeklindeki otonom polis robotları ve gökyüzünde devasa bir ekran taşıyarak süzülen zeplin... Normal şehirlerden çok farklı bir yerdi burası ancak burada yaşayanlar bu duruma o kadar alışmıştı ki dış dünyaya kıyasla ne kadar tuhaf bir yerde olduklarını artık fark etmiyorlardı.
Taş duvarlı yurdun tam karşısında, yirmi dört saat açık bir market bulunuyordu. Mikoto aradaki bu keskin tezat karşısında hafifçe sırıttı. Yola doğru adımını atmıştı ki aniden yakından gelen bir erkek sesi onu durdurdu.
“Şey, Misaka Hanım değil mi bu? Günaydın. Nereye böyle? Yoksa bir okul kulübüne mi yazıldınız? Eğer sakıncası yoksa, yolun bir kısmında size eşlik edebilir miyim?”
Mikoto inleyerek bir an için kaskatı kesildi. Yüzünde belirmek üzere olan o hoşnutsuz ifadeyi büyük bir çabayla bastırarak sesin geldiği yöne döndü.
Karşısında kendisinden bir yaş büyük, uzun boylu bir genç duruyordu. İnce ama atletik bir fiziğe sahipti. İpeksi saçları ve pek çok Japon’a kıyasla daha açık renk teniyle, sporla mantık çerçevesinde uğraşan o tiplerdendi. Çekiciliği gerçekten haksızlık denecek düzeydeydi. İster elinde bir tenis raketi tutsun ister bilgisayar başında çalışsın, her durumda kusursuz görünüyordu. Terlediğinde bile ışığı yansıtıp parıldayacakmış gibi bir izlenim bırakıyor, nerede ve ne durumda olursa olsun her zaman huzur dolu, sıcak bir gülümsemeyle bakıyordu... İşte öyle biriydi.
Mitsuki Unabara.
Mikoto’nun baş etmekte en çok zorlandığı kişilerin başında geliyordu. Tokiwadai müdürünün torunu falan olduğunu duymuştu. Temel amacı doğaüstü yetenek geliştirmek olan Akademi Şehri’nde, onun nüfuzunun özü, devasa bir holding patronunun ailesiyle eş değerdi. Okul sadece kızlara özel olduğundan kampüse veya yurt binasına giremezdi ancak dışarıdaki hiçbir alanda kendini göstermekten geri durmazdı.
Yine de Mikoto’yu en çok zorlayan şey, onun bu otoritesini gözler önüne sermesi değildi.
“Bir kulübe üye değilseniz bile hobilerinizle meşgul olmanız çok güzel. Misaka Hanım, herhangi bir sporla ilgileniyor musunuz? Eğer isterseniz size tenis, binicilik, squash veya golf gibi pek çok spor konusunda yardımcı olabilirim, çekinmeden sorabilirsiniz... Hmm? Bir sorun mu var? Kendinizi iyi hissetmiyor musunuz?”
“Şey... Hayır, bir şey yok.”
Mikoto, Unabara’nın samimi ve endişeli ses tonu karşısında hafifçe içini çekti.
Mitsuki Unabara, sahip olduğu gücün ne denli büyük ve etkili olduğunun kesinlikle farkındaydı ancak bunu asla bir üstünlük taslama aracı olarak kullanmazdı. Her zaman gözlerini dikmek yerine Mikoto ile aynı seviyeden bakar, onunla eşitmiş gibi konuşurdu. Başkalarına sorulacak olsa, onun bu mesafeli ve olgun tavrı yaşıyla pek bağdaşmıyordu fakat o böyle ağırbaşlı yaklaştığı sürece, Mikoto da aralarındaki sorunu çözmek için (malum lise öğrencisine yaptığı gibi) ona elektrik fırlatmaya yeltenemiyordu. Bu, kendisini son derece çocuksu gösterirdi.
Mikoto’nun onunla anlaşmakta zorlanmasının sebebi, onun yanındayken her hareketine ve her kelimesine aşırı dikkat etmek zorunda hissetmesiydi. Bir arkadaşla konuşmak gibi değil de, okul kulübündeki bir üst sınıfa yaranmaya çalışmak gibi bir histi bu.
Yine de bu işte bir gariplik var. Bir hafta öncesine kadar peşimde bu kadar dolanmazdı. Son zamanlarda bunu her gün yapıyor... Öğğ, yaz sıcağı bu çocuğun ayarını mı bozdu ne? Ne kötü bir değişim ama.
Geçmişi düşündüğünde, Unabara onunla sadece şehirde karşılaştıklarında konuşurdu. Bir iki dakika ayaküstü sohbet ederler, programına müdahale etmezdi. Fakat şimdiki durum farklıydı. Sanki her adımını takip ediyor gibiydi ve daha saldırgan bir bakış açısıyla bakacak olursak, gerçekten de öyleydi...
“Misaka Hanım?”
Eyvah, diye düşünerek irkildi Mikoto. O kendi düşüncelerine dalmışken Unabara aradaki mesafeyi aniden kapatmıştı. Yetmezmiş gibi, yukarıdan gözlerini dikmiş, doğrudan yüzüne bakıyordu.
“Lütfen endişelenmeyin. Buradan sonra nereye gidiyorsunuz?”
“Şey, ben... (Açıkçası, gidip bir markette dergi okuyacağımı söylesem benimle dalga geçecek birisin. Bu yüzden bunu yaparken tanıdığım birinin yanımda dikilmesini istemiyorum. Yani, yanımda Kuroko Shirai veya o aptal olsaydı sorun olmazdı ama...)”
“Efendim?”
“Y-yok bir şey! Hiçbir şey! Kendi kendime konuşuyorum sadece!”
“??? Acil bir işiniz yok mu yani? O zaman şöyle yapalım. Yakınlarda çok lezzetli deniz ürünleri yapan bir yer var, eğer uygunsanız...”
Bu çocuk daha yeni kahvaltı etmişken beni yemeğe mi davet ediyor?! diye düşündü Misaka, içindeki şaşkınlığı dışa vurmamaya çalışarak.
“Şey, teklifiniz için teşekkür ederim ama aslında yapacak bir işim vardı...”
“O zaman hemen gidelim mi? Size eşlik ederim.”
“Iıı, şey, bir işim var ama nasıl söylesem...?”
“...?” Unabara hafifçe kaşlarını çattı. “Yoksa benim sizinle gelmemin uygun olmayacağı bir yer mi?”
A-evet, aynen öyle! Mikoto yumruğunu avucuna vurdu. Ben de tam... Şey... Doğru ya, iç çamaşırı bakmak için alışveriş merkezine gidiyordum. Yani takdir edersiniz ki bir erkeğin gelmek isteyeceği bir yer değil, haksız mıyım?
Size eşlik ederim. Cevap hiç gecikmedi. Aklını yitirmiş gibi bir hali de yoktu. Aksine, gülümsemesi ışıl ışıl parlıyordu.
Bunu da mı sineye çekti yani?! Mikoto zihninde kafasını ellerinin arasına alıp dövünmeye başladı.
Öğğ, ne yapacağım şimdi, ne yapacağım? Tamam, buldum, başka bir erkeği bekliyormuş gibi yaparım. O zaman kesinlikle benimle gelemez. Tamam, biraz bayat bir numara olacak ama gözüme kestirdiğim birine sokulup, "Ü-üzgünüm, çok mu beklettim sevgilim?" der, sonrasını da doğaçlama hallederim! Olan araya kaynayan zavallıya olacak ama artık bir otomat bulup meyve suyu falan ısmarlayarak gönlünü alırım.
Mikoto, erkek arkadaşı rolünü üstlenecek bir kurban bulmak için başını sağa sola çevirdi. Fakat ne yazık ki günlerden otuz bir ağustostu.
Nüfusunun yüzde seksenini öğrencilerin oluşturduğu Akademi Şehri sakinleri için bugün, eve kapanıp kalan ödevlerle boğuşma günüydü.
Yani görünürde neredeyse in cin top oynuyordu.
Yok artık, sahiden bittim ben! diye içten içe feryat ederken, tam o bir an, sanki göklerden gelen bir lütufmuş gibi, köşeyi dönen üç genç belirdi.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.