Yedi Dakikalık Şans

Ondan sonra yaklaşık on dakika daha sürdüler.

Accelerator’a göre arabayla on dakika "makul" bir mesafeydi. Ama sadece makul. Düşük bir ihtimal olsa da, eğer Kihara’nın ekibi uyduyla falan kaçış rotasını açıkça takip ediyorsa, ona yetişmeleri çok uzun sürmezdi.

Accelerator’ın önünde, sürücü koltuğunda oturan, sırtına metal saplanmış ve tir tir titreyen adam boğuk, kısık bir sesle konuştu. "…D-daha ne kadar süreceğiz? Ha-ha, şaka yapıyor olmalısın. Bu gidişle gerçekten öleceğim—"

"(…Kes sesini. Ben dur diyene kadar durmak yok, anladın mı?)" diye fısıldadı Accelerator, sürücü koltuğunu delip geçen metal silaha parmağıyla dokunarak. Adamın gövdesi öne fırladı ve aracın içinde bir inleme yankılandı.

Bir şeyler duyup başını kaldıran Index, "Bir sorun mu var?" diye sordu.

"Yok bir şey. Değil mi?" dedi Accelerator, sürücü koltuğuna yaslanıp elindeki silahı gizleyerek. "Yine de..." diye mırıldandı elinde olmadan.

Bu minibüsün sürgülü kapısı yoktu. "Ben çalıntı bir aracım, özür dilerim," diye bas bas bağıran şüpheli bir hali vardı. İnsan normalde sokaklarda böyle gezmenin Anti-Skill ile başını belaya sokacağını düşünürdü ama etrafta hiçbiri görünmüyordu. İşler yolunda gitse Yomikawa ile iletişime geçmek onu bu zahmetten kurtarabilirdi ama bu Accelerator için fazla sönük bir son olurdu.

Sakın bana bu sessizliğin o pisliğin kurguladığı oyunun bir parçası olduğunu söyleme...

Şu an Accelerator’ın elektrot tasması normal moddaydı. Tamamen batarya tasarrufu içindi bu. Zaten yetenek kullanım moduna geçtikten sonra en fazla on beş dakika dayanabiliyordu. Kihara ile olan dövüşünde epey vakit harcamıştı ve normal faaliyetler bile şarjı azar azar tüketiyordu.

Elinde kalan enerjiyi hesap ederse, tam güçle yedi dakikadan fazla dövüşemezdi.

Elbette şu an en temel "yansıtma"yı bile kullanmıyordu. Kihara ve Tazılarıyla dövüşmek için bataryayı saklaması gerekiyordu. Ancak Accelerator fark etmeden minibüse bir füze falan fırlatırlarsa her şey biterdi.

Bu yüzden, kapısı olmayan boşluktan akıp giden gece sokaklarını dikkatle inceliyordu ama...

"A-ha, Çirkin Ördek Yavrusu’nu buldum!"

...tam yanında, dünya görüşü onunkine pek uymayan bembeyaz giyimli bir rahibe, çalıntı minibüsün arka koltuğunu karıştırıyordu.

Aracın asıl sahibinin bir çocuğu olmalıydı; Index, sert ve kalın sayfalardan yapılmış bir çocuk kitabı çıkardı. Kucağındaki alaca kedi, herhalde kapaktaki şekilsiz ördeği görünce avcılık güdüleri depreşmiş olacak ki, mesafeyi ölçerek geri çekilmeye çalışıyordu.

Bu kitap kurdunun nesi var böyle? Bir kitap için gözleri parlayan birini hiç görmemiştim… "Gerçekten de olan biten hiç umurunda değil, değil mi? Hem, senin orada ne işin vardı?"

"Ha? Ödünç aldığım şeyi geri vermeye geldim." Index elini cübbesinin koluna sokup bir şeyler aradı. "Bak, son teknoloji bir günlük ihtiyaç! Bu kadar önemli bir şeyi sonsuza kadar bende bırakamazsın! Eminim endişelenmişsindir ama merak etme, artık her şey yolunda!!"

"Aptal mısın sen?! Bu kullanılmış ve buruş buruş kağıt mendilleri ne yapayım ben?! Onları geri vermen asıl beni endişelendiriyor!!"

"Hadi canım, gerçekten mi?" dedi Index, küçük elleriyle kağıt mendil paketini bir kez daha ona uzatarak.

Kabul etmediği sürece bu iş bitmeyecek gibiydi. Sabrı taşan Accelerator mendilleri Index’in elinden kaptığı gibi gelişigüzel bir tavırla pantolon cebine tıktı.

"Bu arada, yaraların ne alemde?"

"Ha?"

"Yaraların diyorum. Az önce yere yığılmıştın—"

"Önemli bir şey değil. Bir daha lafını açarsan yine kendimden geçebilirim, haberin olsun."

Index, sürücünün zangır zangır titremeye başladığının farkında bile değildi. Accelerator’ın terslemesiyle içi rahatlamış gibi dikkatini tekrar elindeki kitaba verdi.

"Hmm, hmm. Demek Japoncaya böyle çevriliyor." Masalın ne hakkında olduğunu zaten biliyor olmalıydı ki sayfaları hızla geçti, sadece son sayfada durup okudu. "Ve herkesin işe yaramaz dediği çirkin ördek yavrusu, aslında çok çekici bir kuğuymuş. Son... 'Çok çekici' derken neyi kastediyorlar?"

"Senin tam zıttın olan bir canlı türünü kastediyorlar."

"Anladım." Index kitabı kapattı. "...Bu hikaye, kuğunun doğduğu andan itibaren her zaman kazanacağı hakkındaymış."

"Çirkin Ördek Yavrusu’nun konusu o değil."

"O zaman ne? Masalları yorumlamanın sayısız yolu var, bu yüzden onları çözmekte zorlanıyorum."

"Ne? Şey, evet, neydi o? O aptal veletin dediğine göre, 'kuğu ördeklerle arkadaş olmak istemiş ama aslında hiçbir zaman onlardan biri olamayacağı gerçeğiyle yüzleşince gerçekten mutlu olmuş.'" Accelerator tiksinerek tükürdü. Veletlere katlanamıyordu; ağızlarından çok sık, hiç de sevimli olmayan fikirler çıkıyordu.

Sürücü koltuğundan yine sinir bozucu inlemeler gelmeye başlayınca, adamı susturmak için koltuğa saplanmış demiri hafifçe sarstı.

Index hâlâ fark etmemişti. Kitabından başını kaldırıp sordu: "Velet derken, aradığın o kayıp çocuğu mu kastediyorsun?"

"Evet. Aslında hâlâ onu arıyorum."

"Yine mi ayrı düştünüz?"

Accelerator duraksadı. "Evet, öyle," diye onayladı. "Bundan sonra onu aramaya gitmem lazım. Sinir bozucu ama kendi başına geri dönebileceğini sanmıyorum. Yani şimdilik hoşça kal dememiz gerekiyor."

"Yardım edebilirim." Index’in cevabı anında gelmişti; gözlerini bir an olsun Accelerator’ın kırmızı gözlerinden ayırmıyordu. "Senin de endişelendiğini görebiliyorum. Eğer Touma burada olsaydı, o da aynı şeyi söylerdi."

"Hıh." Hafif bir öfkeyle bakışlarını kaçırdı ve sürücüye seslendi. "Kenara çek."

Hayatı tam anlamıyla Accelerator’ın ellerinde olan adam, itaat ederek arabayı bankete çekti.

Accelerator Index’e baktı. "Bana yardım et."

"Tamam. Ne yapmam gerekiyor?"

"Yakınlarda büyük bir hastane var. Yürüyerek beş on dakika sürer. Oraya git ve kurbağa suratlı bir doktor bul. Onu gördüğünde..." Accelerator durup boynunu ovdu. "Ona Misaka ağı bağlantı elektrot bataryası lazım de. O ne demek istediğini anlar. Batarya çok önemli. O olmadan veledi arayamam. Alınca hemen buraya koş. Anladın mı?"

"Anladım. 'Misaka ağı bağlantı elektrot bataryası.'" Kusursuz bir şekilde tekrarladı. Tabii ne anlama geldiğini muhtemelen bilmiyordu. Ancak Accelerator onun şaşırtıcı derecede zeki olduğunu düşünecek vakit bulamadan, Index kediyi kapmış ve tereddüt etmeden yağmurlu sokağa çıkmıştı bile.

"Beni bekle."

"Ha?"

"Ben dönene kadar burada beni beklemek zorundasın, tamam mı?"

"...Tamam," diye cevapladı Accelerator. "Hadi git artık."

Index birkaç kez arkasına baksa da sonunda su birikintilerine basa basa koşarak uzaklaştı. Cılız sırtı karanlıkta kayboldu.

"Bok parçası," diye tükürdü Accelerator koltuğuna yayılırken.

Hastanede yedek falan olmazdı. Bu elektrot tasma zaten bir prototipti. Bataryası da özeldi, seri üretim değildi. Öyle olsaydı ceplerini bataryayla doldururdu zaten.

Basit bir yalandı.

Kurbağa suratlı doktoru bulmaya gitmesi dışındaki her şey.

O kız nereye giderse gitsin tehlikede olacaktı ama tek başına kalması en kötüsüydü. Hayatta kalma ihtimalini bir gıdım bile olsa artırmak istiyorsa, insanların olduğu bir yere ulaşması gerekiyordu. Accelerator onu kurbağa suratlı doktora gönderdiği için hâlâ huzursuzdu ama hiçbir şey yapmamaktan iyiydi.

Başlamak üzere olan şey, basitçe söylemek gerekirse, kendisi ile Amata Kihara ve Tazıları arasında geçen bir Last Order savaşıydı. Sadece yedi dakikalık tam güç dövüş süresi kalan Accelerator’ın savaş potansiyeli zaten yetersizdi; böylesine güçlü rakiplere karşı o Index kızının yükünü sırtlanmak saçmalık olurdu. Bu yüzden onu göndermişti. Bir engeli, engel olmayacağı bir yere geri yollamıştı.

Hepsi buydu.

Hepsi bu kadardı.

"..." Accelerator içini çekti ve odağını değiştirdi. "Sür arabayı."

"Beni... hâlâ bırakmayacak mısın— Agh?!"

"Yaşamak ya da ölmek. Karar senin."

Koltuğa saplı çelik çubuğu hafifçe dürttüğünde, otomobil sessizce hareket etti.

Beş dakikalık bir sürüşün ardından Accelerator, adamı küçük bir parkın önünde durdurdu. Görünüşe göre 7. Bölge’nin kıyısındaydılar. Parkın hemen yanındaki bir ulaşım tabelası 5. Bölge’yi işaret ediyordu.

Ayakucunda, arka kısımdaki büyük bir çantayı kavrayan Accelerator, onu yanındaki koltuğa koydu. Muhtemelen Tazıların yedek ekipmanıydı. Ceset torbasını andıran sentetik deri çanta bir metreden uzundu.

Fermuarı açıp içine baktığında bir yığın cinayet aletiyle karşılaştı. Avuç içine sığabilecek küçük bir tabanca, bir ansiklopedi kutusuna gizlenebilecek bir hafif makineli tüfek ve paspas kadar uzun olan bir tane; muhtemelen bina içi baskınlarda kullanılan bir pompalı tüfek. Çantada ayrıca oyun hamuruna benzeyen patlayıcılar, fünyeler, telsizler ve maskeler vardı.

Şimdilik tek bir şeyin peşindeydi.

Baston olarak kullanabileceği bir şey.

Kihara ile dövüşürken her zamanki T şeklindeki koltuk değneği elinden kayıp gitmişti. Yetenek kullanım modunda değilken vücudunu desteklemek için bir tanesine ihtiyacı vardı. Ne yapmaya karar verirse versin, önce bir değnek bulmalıydı.

Çantanın içindekilere şöyle bir göz gezdirdi. "Şu pompalı iş görür herhalde," diyerek neredeyse rastgele bir silah seçti.

Siyah, parlak metalden yapılmış yarı otomatik bir pompalı tüfekti bu. Namlunun altı boyunca, namlu ağzından tetiğin on santimetre yakınına kadar yan yana dizilmiş şarjörler vardı. Toplamda otuz mermisi var gibi görünüyordu. Accelerator, bazı hafif makineli tüfeklerin benzer bir doldurma mekanizmasına sahip olduğunu hayal meyal hatırlıyordu.

Pompalı tüfeğin sadece gövdesi yaklaşık bir metre uzunluğundaydı; dipçiği isteğe göre uzatılıp kısaltılabilecek şekilde tasarlanmıştı. Üst kısmına dürbüne benzeyen bir parça sabitlenmişti ama Accelerator içine baktığında bunun bir büyütme işlevi olmadığını fark etti. Bir düğmeye bastığında cihazın ortasında kırmızı bir ışık yandı. Anlaşılan bu bir lazer nişangâhtı. Kullanıcının tercihine göre değişse de, hassas atışlar için kullanılan bir nişancılık desteği olduğunu hayal meyal hatırlıyordu.

Saçma dağıtan bir tüfeğe neden nişan alma zımbırtısı takarlar ki?

Sinirle nişangâha hafifçe vurdu ama asıl mesele bu değildi. Eğer tüfeği kabzasından kavrar ve dipçiği koltuğunun altına sıkıştırırsa, ucu ucuna da olsa onu bir koltuk değneği gibi kullanabilirdi. Ağırlığım namluyu yamultacak ama zaten bununla ateş edecek değilim. Yürümemi sağladığı sürece yeterli.

Accelerator bunları tartarken, şoför koltuğundaki adam konuştu.

“Boşuna uğraşıyorsun...”

Sesi pürüzlüydü. Günlerce susuz kalmış gibi kondisyonu tamamen tükenmişti.

“...Onunla yüz yüze gelseydin anlardın. Kihara mutlaktır. Senin gibi paslanmış ve barış sarhoşu olmuş biri, elindeki o uydurma çöple ona karşı hiçbir şey yapamaz.”

“...Bunu kırmamı mı istiyorsun?”

“İ-iyi olabilir aslında.”

Adamın verdiği karşılık beklenmedikti.

“Ölmek istemiyorum. Ama... Kihara’nın ne kadar korkunç biri olduğunu biliyorum. Keşke bilmeseydim. Ben... Ben bir dahaki gün doğumunu göremeyeceğim. O, ölçü nedir bilmez. Merhametten bahsetmiyorum, sınırdan bahsediyorum. Ben bittim. Belki... belki ölmeme bile izin vermez. Kihara... O öyle biridir ki, sırf Guinness Dünya Rekoru kırmak ya da Dünyayı Sarsan Üç Olay’ı dörde çıkarmak için uğraşır ve bunu yaparken kılı bile kıpırdamaz...”

“Çok dırdır ediyorsun,” diyerek adamın sözünü kesti Accelerator. “Mızmızlanmayı kes.” Koltuğa saplanmış çelik silahı parmaklarıyla sıkıca kavradı. “Biliyor musun, bu durum canımı çok sıkmaya başladı. Seni öldürmek mi? Bu çok belirsiz bir ifade. Bu şeyi iç organlarını deşmek için kullanacağım! O pis ağzından kan pıhtılarıyla birlikte bugün öğle yemeğinde ne yediysen kusturacağım seni, seni bok çuvalı!”

“H-hiiiieeee!!”

Sadece adamın kulağına bağırması bile, herifin sahte cesaretini yerle bir etmeye yetmişti. Ölümle hiçbir yakınlığı olmayan bir adamın saçmalamalarından ibaretti her şey. Sözlerinin gram değeri yoktu.

Şoför, göz bebekleri yuvalarından fırlayacakmış gibi oradan oraya bakarak feryat etti. “Bok, kahretsin!! Beni rahat bırak! Burada ölmek istemiyorum!! İkiniz de iblissiniz, ikiniz de! Artık bu işlerle hiçbir alakam olsun istemiyorum!! Eve gidip duş alacağım, bira içip kaydettiğim programı izleyeceğim!”

Ardında bıraktığı tek şey, zavallı ve derme çatma umutlardı.

Kendi yerini bilmeden devlerin arasındaki bir kavgaya burnunu sokanların sonu hep böyle olurdu.

Accelerator, şoför koltuğunda titreyen Hound Dog üyesine yumuşak bir sesle sordu. “Ölmek istemiyorsun, değil mi?”

“H-hayır.”

“Yaşamak mı istiyorsun?”

“Evet!! Ne var yani?! Tabii ki yaşamak istiyorum! Ölmek istemek yaşamak değildir! Özgürce ve onurlu bir şekilde yaşamak istiyorum!! Aptalım, değil mi?! Buradaki en budala benim, değil mi?! Neler diyorum ben böyle?! Bu artık imkânsız!!”

Adam resmen kendi mezarının kıyısına kadar itilmişti.

Aksi takdirde bu kadar dramatik konuşmazdı.

“O zaman anladın meseleyi, öyle değil mi?” dedi Accelerator, yüzüne yayılan çarpık bir sırıtışla.

Şoför koltuğundaki adam bunu dikiz aynasından gördü ve bir çığlık attı.

“Buradan bir çıkış yolu bulabileceğini mi sandın? Bu dünyada yaşadın, kim bilir kaç kişiyi ezip geçtin ve üstüne hem o bok kafa Kihara’yı düşman belleyip hem de benimle takıştın, sonra da öylece mutlu bir hayat süreceğini mi sanıyorsun? Asıl bunak olan sensin be aptal.”

“W-waaah...”

“Seni pislik. Kaç kişiyi öldürdün?”

“...O-on dört,” diye inledi adam.

Accelerator bunu duyunca biraz hayal kırıklığına uğramaktan kendini alamadı.

Hepsi bu mu?

Eğer sadece bu kadarsa, Accelerator’a kıyasla çok daha barışçıl bir insandı.

Peki ya bunu duyup da karşısındakini "barışçıl" biri olarak gören Accelerator ne kadar büyük bir canavardı?

“Seçimini yap. Ya burada kan kaybından geberirsin ya da Amata Kihara’nın ellerinde gülünç bir şekilde can verirsin.”

“H-hayır, ölmek istemiyorum. Ben bile yaşamak istiyorum!”

“Hah. O zaman istikamet hastane,” diye devam etti Seviye Beş, gülümseyerek. “Ölemezsin. Öyle kolay değil. Buna izin vermeyeceğim. Yüz kere öldürsen de doymayacak birisin. Senin gibi bir bok çuvalını öylece bırakacağımı mı sandın? Seni daha da uzun süre süründüreceğim. Sırf ben tüm stresimi senin üzerinde boşaltabileyim diye yaşamaya devam edeceksin.”

“Kahretsin...” Adam, tedavi olacağı söylenmesine rağmen öfkeyle dişlerini sıktı. “Öldürüleceğim. Kihara beni dünyanın öbür ucuna kadar takip eder. Benim kurtuluşum yok...”

“Tanıdığım o lanet doktor, o halde bile bir hastayı kolay kolay terk etmez. İnsanın gözlerini yaşartıyor, değil mi? Belki bir gün daha yaşarsın, ha?”

“A-ama bunun garantisi yok.”

“Anlıyorum. Ama biliyor musun, bu arada Kihara’nın kalbi de vücudunun dışına çıkıverir belki.”

Adam sustu. Eğer Accelerator gerçekten Kihara’yı öldürürse, bir şansı olabileceğini düşünmüş olmalıydı.

Sonra konuştu. “Kihara’yı kimsenin yenmesi mümkün değil.”

“Muhtemelen. Kendimi bir kenara bırakırsam, senin yapman imkânsız,” dedi Accelerator, sentetik deri kılıfın içinde pompalı tüfekten başka işine yarayacak bir şey var mı diye tekrar bakarak. Aradığını buldu.

Görünüşte susturucu takılmış bir tabancaya benziyordu ama ucunda mikrofon benzeri, sünger yapılı bir sensör vardı. Ayrıca kabzanın hemen üzerinde, horozun olması gereken yerde, yaklaşık üç inçlik küçük bir LCD ekran bulunuyordu.

“...O bir koku dedektörü,” diye seslendi Hound Dog üyesi, dikiz aynasından bir göz atarak. “Normalde parfüm ve deodorant sektöründe kullanılır ama onu askeri kullanım için modifiye ettiler...”

“Mekanik bir polis köpeği yani.”

Muhtemelen bir köpekten daha etkiliydi. Eğer beş duyudan gelen bilgileri veriye dönüştürebiliyorsa, karmaşık ve birbirine karışmış kokuların arasından sadece ihtiyacı olanı seçip hafızasına da kaydedebilirdi.

Kokular birkaç kategoriye ayrılıyordu ve her grup benzer moleküler yapılara sahipti. Cihazın tasarımı muhtemelen bunu da hesaba katmıştı.

“Hedefleri bulmak için her zaman bunları kullanırız. Hızlı ve güvenilir bir şekilde. Kihara birine ters ters baktıktan sonra elinden kurtulabilen birini hiç görmedim...”

“...” Accelerator’ın yüzünde bariz bir hoşnutsuzluk belirdi.

Hound Dog tayfasını ezmekle ilgili bir derdi yoktu ama sürekli baskına uğrayan taraf olma durumu hiç hoşuna gitmiyordu. Baskın yapan taraf olmayı tercih ederdi.

“Arabayı da kullanamayız. Lastiklerin kokusunu takip eder, bu minibüsü bulur, sonra da seni buraya kadar izlemesi yeterli olur; işimiz biter. Hedeflerimizin peşini, onları sırtından bıçaklayana kadar bırakmayız. Bizi de yakında bulacaktır.”

Accelerator dinlerken bir yandan koku dedektörüyle oynuyordu. “Bu alet nasıl kullanılıyor? Veleti bulmak için işe yarayabilir.”

“...Artık kullanamazsın,” dedi adam, hafifçe gülümseyerek. Solgun ve bitkin bir gülümsemeydi bu. “Hound Dog’un sensörü etkisiz kılan bir temizleme ajanı var. Kokuların moleküler yapısını bozuyor. Saldırı bölgesinde bunu istediğin kadar kullanabilirdin, hiçbir şey elde edemezdin...”

Adamın dediğine göre, bu "deterjandan" iki çeşit vardı; biri üyelerin kıyafetlerine sürülüyordu, diğeri ise olay mahalline sıkılıyordu.

“Sende o şeyden var mı?”

“Olsaydı çoktan kullanırdım. Ben farklı bir birimdeyim. İz sürenlerle izleri silenleri birbirinden ayırırlar...”

Accelerator dişlerinin arasından bir ses çıkardı. Ama koku dedektörünü kandırabilecek bir eşya olduğunu öğrenmek bile iyiydi. Sensörü bir kenara fırlatıp, “...Başka soracağım bir şey yok. Yerinden kıpırdama,” dedi.

Adam, arka koltuktan yayılan o tekinsiz ve huzursuz edici havayı hissedince yutkundu. Sonuçta öldürüleceğini düşündü.

Ya da o öyle sanıyordu; çünkü Accelerator arabadaki devasa deliğe doğru yöneldi. Gitmek üzereydi.

“N-nereye gidiyorsun?”

“Ha? Kihara’yı öldürüp veleti kurtarmaya gidiyorum,” diye yanıtladı Accelerator, sinirle.

Adam hayretler içinde kalmıştı. “Neden... neden vazgeçmiyorsun? Nereye kaçarsan kaç, Kihara seni yüzünde bir gülümsemeyle öldürmeye gelecek. Savaşa hazırlanmak için vaktin bile yok. İnisiyatif tamamen onlarda, sende değil. Ve hâlâ bunu yapacak mısın?”

“Tabii ki yapacağım.”

“...Çok net bir cevap, ama işe yarayacağına dair kanıtın ne? Ne kadar zamandır bu dünyadasın? İhtimallerin ne kadar düşük olduğunu bilmiyor musun?”

“Umrumda bile değil,” diye tükürürcesine konuştu Accelerator. Elini arka koltuktaki kapısız çıkışa koydu; kurbağa suratlı doktoru arayacaktı. “Ben barış sarhoşu olmuş ve paslanmış biriyim ya, unuttun mu?”

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.