Londra’nın Lambeth bölgesinde, Zorunlu Şer Kilisesi olan Necessarius üyelerine ait, kız yurdu tarzı bir bina yükseliyordu.
Dışarıdan bakıldığında, caddelere bakan ve sıkça rastlanan taş apartmanlardan pek bir farkı yoktu. Ahşap yapıların aksine, taştan inşa edilmiş bu binanın kaç yıllık olduğunu ilk bakışta kestirmek zordu. Biri çıkıp buranın asırlık bir geçmişi olduğunu söylese, dış cephesine bakan biri bunu kolay kolay hayal edemezdi. Bina işte o kadar iyi korunmuş ve özenle kullanılmıştı.
Başpiskoposun ikametgahı olan Lambeth Sarayı gibi bir kaleye dönüştürülmemişti. Aksine, yıkılması ihtimaline karşı kolayca yenisiyle ikame edilebilecek bir bina olarak hazırlanmıştı; gerçi şimdiye kadar yıkıldığını hatırlayan tek bir kişi bile yoktu. Binanın gerçekte ne işe yaradığını keşfeden düşman büyücü topluluklarının buraya saldırı düzenlemeye yeltenmesi işten bile değildi... Ancak burayı hedef alan her türlü tehlikeli unsur, planlarını hayata geçiremeden mezarı boylamıştı. Yurt, Necessarius’un askeri başarılarını gizliden gizliye sergileyen bir nevi nişaneydi. Diğer bir deyişle, açık bir yemdi.
Devam edelim.
Japonya’da öğleden sonra erken saatler yaşanırken, Londra’da gece çöreli çok olmuştu.
İngiltere’nin başkentinde bile ana caddelerin uzağındaki mahalleler karanlığın beşiğine gömülmüştü. Ancak pencerelerden birinde, birinin uykusuz kaldığını simgelercesine ışık yanıyordu.
Burası giyinme odasıydı.
Geniş bir banyo alanının hemen yanında yer aldığından, oda oldukça büyüktü. Köşede, içine bir okul sırasının rahatça sığabileceği devasa, boş bir karton kutu duruyordu. Ürün kılavuzları ve garanti belgeleri ise yerde yan yana dizilmişti.
Kılavuzların hangi ürüne ait olduğuna gelirsek; bunlar çamaşır makineleri içindi.
Ve üzerlerinde Akademi Şehri Yapımı ibaresi basılıydı.
Asırlık yurtla hiç uyuşmayan çeşitli elektronik cihazlar odada boy gösteriyordu.
“Başpiskopos... Neden bize bu kadar karmaşık ve zahmetli bir şey gönderir ki?”
Topraklama kablosunu sinirli bir yüz ifadesiyle bağlamaya çalışan kişi Kanzaki Kaori’ydi.
Siyah saçları o kadar uzundu ki at kuyruğu yaptığında bile beline kadar iniyordu. Normalde, göbeğini açıkta bırakacak şekilde belinden bağlanan kısa kollu bir tişört ve tek paçası uyluğuna kadar kesilmiş bir kot pantolon gibi hareketli kıyafetleri tercih ederdi. Ancak şu anda üzerinde sade bir yukata vardı. Yine de akılalmaz derecede uzun katanası, hemen yanı başındaki duvara yaslanmıştı.
Şimdiye kadar, çalıştırıldığında o kadar şiddetli sallanan bir çamaşır makinesi kullanıyordu ki her an dumanlar çıkacağını düşünürdü; fakat makine nihayet geçenlerde tamamen bozulmuştu. Başpiskopos, genel tavırlarının aksine, astlarının isteklerine kulak veren biri gibi görünüyordu.
Yeni çamaşır makinesi o akşam ulaşmıştı. Yapay zekaya sahip, tamamen otomatik ve son teknoloji bir üründü. Ancak ne Kanzaki ne de diğerleri makinelerle pek haşır neşir olmadığından, bu durum onlar için neredeyse gizemli bir üstün uygarlıkla karşılaşmak gibiydi. Şaşkınlık içinde kafasını yana yatırıp kullanım kılavuzunu tekrar tekrar incelemiş, ne olduğunu anlayamadan vakit epey geç olmuştu.
Bu arada, işine bu kadar gömülmesinin asıl sebebi, Tsuchimikado’nun o öğleden sonra Japonya’dan gönderdiği karton kutuydu. Kutunun içinden bir hizmetçi üniforması ve yanında küçük bir sürpriz (hale ve kanatları da içeren bir düşmüş melek kostümü seti) çıktıktan sonra, bunu unutmak için elinden gelen her şeyi yapmaya razıydı.
“Başpiskopos Laura, ‘Bu son teknoloji meretle, o nefretlik temizlik işleri çocuk oyuncağı olacak!’ demişti ama...”
Bunu gülümseyerek söyleyen Orsola Aquinas’tı. Birkaç gün öncesine kadar Roma Ortodoks Kilisesi’nin bir parçası olan rahibe, saçından ayak tırnağına kadar siyah bir rahibe kıyafetine bürünmüştü. Vücut hatları Kanzaki’ninkilere benziyordu, ancak Kanzaki’nin verdiği o sıkı ve atletik izlenimin aksine, Orsola daha çok dinginliği çağrıştırıyordu.
Eski Roma Ortodoks takipçilerinden başkaları da oradaydı; ufak tefek ve dikbaşlı Agnes Sanctis, aşırı titiz Lucia ve tatlı yiyeceklere karşı koyamayan, sabahları uyanmakta zorlanan Angeline.
Doğrudan İngiliz Protestanlığına geçmekten kaçınmış görünüyorlardı. Zaten iki yüz elli kişi oldukları için Roma Ortodoks Kilisesi’nden ayrılan kendi kollarını kurma fikrini tartışıp duruyorlardı. Londra Kalesi’nde kilitli tutulan Lidvia Lorenzetti gibi biri bunu duysaydı, sonu hiç iyi bitmezdi. Yine de Laura Stuart’ın olaylara karşı nispeten rahat yaklaşımı göz önüne alındığında, onları Amakusa Kilisesi’nde yaptığı gibi kendi yetki alanı altında bağımsız, küçük bir dini topluluk olarak kabul etmeye dünden hazır görünüyordu.
Bu beşlinin dışında, giyinme odasında katıksız bir İngiliz Protestanı olan Sherry Cromwell de vardı. Yıpranmış sarı saçları ve açık kahverengi teniyle, normalde gotik lolita tarzını benimsemişti ama şu anda üzerinde ince bir gecelik bulunuyordu. Bunun üzerine bir pijama takımı daha giymişti; bu yüzden vücut hatları seçilse de detaylar adaletsiz bir şekilde gizlenmişti. Bu durum, banyodaki buharın tüm hassas noktaları kapatmasıyla aynı seviyedeydi.
Kraliyet Sanat Akademisi’nde de denetmenlik yapan Sherry, onların konuşmalarını görmezden gelerek elindeki oyma bıçağıyla küçük bir mermer parçasını yontuyor, ondan bir satranç taşının hatlarını çıkarıyordu. Omzunun yakınında biriken ince tozlar bir araya gelerek bir top oluşturuyordu. Anlaşılan bu işi yapmak için golem’i Ellis’i kullanıyordu.
Gözlerini yontmakta olduğu satranç taşından ayırmadan, “Çamaşırlarınızı bir nehirde falan yıkayamaz mısınız?” dedi.
Gürültüyle sarsılan büyük çamaşır makinesini duvara doğru iterken topraklama kablolarını bağlamayı bitiren Kanzaki, “Bana sadece bir yıkama tahtası yeterdi ama nehirde yıkamak çevre sorunlarına yol açar,” diye karşılık verdi.
Bu manzara, bu tür işler için Ellis’i kullanan Sherry’yi hiç etkilememişti. Kanzaki ise dünyadaki sadece yirmi azizden biri olarak inanılmaz bir güce sahiptü. Diğerleri ise bu durum karşısında hafifçe irkilmeden edemedi.
“Bu alet... Depreme karşı güçlendirmeleri ve anti yıldırım ekipmanını kurmak epey zahmetli oldu ama sadece çalıştırmakta bir sorun çıkmaması gerek.”
Bip. Kanzaki büyük bir düğmeye bastı, ancak onu küçük, su geçirmez bir LCD ekranda beliren sayısız sayı ve sembol serisi karşıladı.
Bir an için tepkisizce ekrana baktı. “...Bu işi dürüst yoldan yapıp çamaşırları elde mi yıkasak?”
“H-hayır, hayır! Lütfen devam edin, birazcık daha gayret!!”
Yarı ağlamaklı bir halde itiraz eden, grup içindeki en beceriksiz kişi olan Angeline’di.
“Biraz daha dayanın! T-tamamen otomatik bir çamaşır makinesi hemen elimizin altında! Bu makine gelmeden önce, geçici bir çözüm olarak tüm kıyafetlerimizi diğer binadaki çamaşır makinesine taşımaktan kollarım kopacaktı zaten! Şimdi istesem bile elde yıkayacak gücüm kalmadı!”
Bu duruma ve Angeline’in küçük ellerine bakılırsa, çamaşır yıkama sırası tekrar ona geldiği an bayılıp kalacak gibi görünüyordu.
Orsola kullanım kılavuzuna göz attı. “Ah, Bayan Kanzaki. Kılavuzda gördüğüm kadarıyla, sadece Yıkama yazan düğmeye basıyorsunuz ve makine geri kalan her şeyi sizin yerinize hallediyor.”
“?”
“Deterjanı buradaki küçük kutuya koyarsanız, makine bileşimini analiz ediyor, ardından içindeki kıyafetlerin ağırlığına göre su ve deterjan miktarını otomatik olarak ayarlıyor. Suyu doldurmaktan durulamaya, sıkmaya ve kurutmaya kadar her şeyi kendi kendine yapıyor gibi görünüyor.”
“Ne sinir bozucu bir icat. Deterjanı zaten kendimiz ölçüyoruz, kullanımı daha da basit olabilirdi.”
Ama sadece tek bir düğmeye basmanız yeterli, diye düşündü Agnes, Lucia ve Angeline neredeyse aynı anda. Ne yazık ki buranın yeni üyeleri oldukları için sessiz kalmayı tercih ettiler.
Orsola yeni çamaşır makinesine şefkatle vurdu. “Eğer gerçekten iddia edildiği kadar pratikse, çalıştığını görmeyi çok isterim.”
“...Orsola, gecenin bir yarısı oldu zaten,” dedi Kanzaki bıkkınlıkla. “Bu saatte çamaşır makinesi çalıştırmak doğru mu?”
Rahibe bir kez daha kılavuzu işaret etti. “Burada ses yalıtımlı tasarlandığı ve gece çalıştırılmasında bir sakınca olmadığı yazıyor.”
“Burada telefonlar ve desibellerle ilgili bir şeyler var. Gerçekten anlıyor musun bunu? Hem bugünün çamaşırları çoktan kaldırıldı, değil mi?”
Bu yurt, Necessarius’un kadın üyelerine aitti. Kıyafetleri, dikişlerinden üzerindeki desenlere kadar büyüyle güçlendirilmişti. Giysileri onlar için hem silah hem de zırh sayılırdı. Hepsini bir çamaşır sepetine öylece fırlatsalar, tüm savunma mekanizmaları birbirini tetikleyerek istenmeyen, şiddetli tepkimelere yol açabilirdi. Büyünün ait olduğu dine veya ekole göre belirli uyumluluk kuralları vardı ama artık yıkama sırasında bunu dikkate almak temel bir kural haline gelmişti.
Hâlâ satranç taşını yontmakla meşgul olan Sherry, hafif bir huzursuzlukla, “Kasa üçlü bir büyü kilidiyle korunuyor, değil mi? Hepsini aşmak saatler alır, sonra her şeyi eski haline getirmek daha da zahmetli olur,” dedi.
Kanzaki, istediği cevabı almış olmanın rahatlığıyla doğruldu. Yüzü aydınlanmıştı. “Gördünüz mü? Yıkayacak hiçbir şeyimiz yok, bu yüzden çamaşır makinesini kullanamayız. Yarın yine erken kalkacağız, hadi ışıkları kapatıp hemen uyuyalım.”
“Ah, ama yıkanacak çamaşır tam da burada var.”
Orsola bu sözü söyler söylemez, üzerindeki rahibe kıyafetini hiç çekinmeden üzerinden sıyırmaya başladı.
Kanzaki dehşet içinde ona baktı. “Y-yeni çamaşır çıkarmak için bilerek soyunmana gerek yok! Bu tür hareketler yeni gelenler üzerinde de kötü bir etki bırakacak. Agnes, ve diğerleri, yüzünüzden bunun bir gelenek olup olmadığını merak ettiğiniz anlaşılıyor ama öyle bir şey yok, bu yüzden lütfen Orsola’ya uymayın!”
“Neler söylüyorsunuz öyle. Japonya’nın yukatası çok kolay çıkarılacak şekilde tasarlanmış. Obi kuşakları da çok güzel boyanmış.”
Beni dinleyip durup dururken kuşağıma yapışmasaydın çok daha iyi olacaktı.
Kanzaki onu durdurmaya yeltenene kadar, belindeki çivit mavisi kuşak çoktan çözülüp yere düşmüştü bile. Yukatasının önü, bir paltonun bütün düğmeleri aynı anda kopmuş gibi iki yana açılıverdi.
Orsola’nın gözleri fal taşı gibi açıldı. Kanzaki, sen çamaşır giymeyenlerden misin?
Yukatanın altına bir şey giyilmez ki.
Kanzaki, bir azizenin patlayıcı gücünü barındıran elleriyle bedenini alelacele örttü. Bu yüzden Orsola bile yukatayı onun üzerinden tamamen çekip almayı başaramadı.
Yapacak başka bir şey kalmayınca Orsola kendi rahibe elbisesini ve diğer kız kardeşlerin kıyafetlerini çamaşır makinesine tıktı. Bu sırada diğerleri, yatakta ne giyeceğiz şimdi, ya da Rahibe Agnes, nasılsa yorulduğunda eninde sonunda üzerinde sadece iç çamaşırlarınla kalacaksın, diye söylenip duruyordu. Orsola, Kanzaki’nin yukata kuşağını da arkalarından makineye atıp şeffaf kapağı kapattı ve üzerinde Yıka yazan büyük düğmeye bastı.
Söz verildiği gibi makineden çıt çıkmıyordu. İçerideki kazana su dolarken, makine yerinden bile kıpırdamadan içindekiler dönmeye başladı. Kazan, eski usul varil şeklindeki modellerden ziyade küre biçimindeydi ve üç yüz altmış derecelik bir açıyla her yöne dönüyordu. Sadece çalışmasını izlemek bile bu aletin ne kadar sıra dışı olduğunu anlamaya yetiyordu.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.