"Muhafız filosu mu? Şaka gibi. Yani o koca armada sadece çerez niyetine mi duruyor orada?" Tatemiya’nın sesinde şüpheden ziyade katıksız bir şaşkınlık vardı. Yüz ifadesi, görmemiş bir sonradan görmenin rüküş takılarına bakıyormuş gibiydi ama Kamijou ona hak vermeden edemedi. Donanma tek başına bile yutulması zor bir tehditti zaten.
"E-evet. Adriyatik’in Kraliçesi’nin tam olarak ne olduğunu biz de bilmiyoruz. Fakat o kadar heybetli bir şey ki, aklımızın ermediği kesin."
Lucia sözü devraldı. "Kanun Kitabı olayında bizi alt etmenizin ardından üstlerimizden azar yedik ve ön saflardan çekildik. Katolik Kilisesi’ne olan borcumuzu ödeme kılıfı altında Kraliçe’nin Filosu’nda çalıştırılmaya başladık. Fakat elimize doğrudan emirler tutuşturulup durduğu için tam olarak neye hizmet ettiğimizi o zamanlar anlayamamıştık." Konuşurken bir yandan da Angeline’in tabağını tepleme sebzeyle doldurup önüne uzattı. Minyon rahibe neredeyse ağlayacak gibi olduysa da uzun boylu rahibenin bunu umursadığı yoktu.
Kamijou başını hafifçe yana eğdi. "Çalıştırılmaya başladık derken, ne iş yaptırıyorlardı ki size?"
Lucia ile Angeline bakıştı. Angeline alçak sesle, "Ş-şey... Biz deniz suyundaki rüzgarı ayıklamakla görevliydik," dedi.
"Ne? Rüzgar mı?"
"A-ama fiziki rüzgar değil tabii. Büyüsel anlamdaki rüzgardan bahsediyorum."
Büyüsel anlamda rüzgar mı, diye geçirdi içinden Kamijou. Gözleri şaşkınlıktan küçücük kalmıştı. İkisi arasındaki farka dair en ufak bir fikri yoktu. Tam, O da ne demek şimdi öyle? diye soracaktı ki Index söze girdi.
"Hmm. Rüzgar, simyanın ilk adımlarına işaret eder. Demek ki beden gücüyle değil, zihin gücüyle yapılan bir işti?"
"O zaman dört unsurdan biri söz konusu," dedi Orsola. "Eğer onu ayıklıyorduysanız..."
Tatemiya lafı tamamladı. "Bu da sizi bilerek istikrarsız bir şey üretmeye zorladıkları anlamına gelebilir."
Büyü dünyasından olanlar kendi aralarında hararetle fikir yürütürken, etraftaki Amakusa üyeleri de başlarıyla onaylayıp duruyordu. Kamijou soru sorma fırsatını tamamen kaçırmış gibiydi. Aklına gelen tek şey "hareket eden her havanın rüzgar oluşturduğu" yönündeki basit bilgiydi fakat beyni bundan fazlasına geçit vermiyordu.
"Eşlikçi gemilerin tamamı deniz suyu kullanıyor gibi görünüyordu. Muhtemelen başka bir büyü için devreye sokuluyorlardı," diye belirtti Lucia.
"A-ama aklıma Adriyatik’in Kraliçesi’nden başka hiçbir şey gelmiyor."
Ateş hattının dışında kalan Kamijou, sohbet zincirine yeniden dahil olmaya çalıştı. Ahtapot bacaklarıyla dolu salatadan tabağına alırken, "Peki bu Adriyatik’in Kraliçesi tam olarak ne?" diye mırıldandı. "Katolik Kilisesi haricinde de bu ismi bir yerlerden duyduğumu hatırlıyorum sanki."
Index yanıtladı. "Adriyatik’in Kraliçesi, Venedik’in lakaplarından biridir."
"Ha? Yani Venedik’le yakından alakalı bir büyüden bahsediyoruz, öyle mi? Venedik’teki şubelerinin geliştirdiği bir deniz büyüsü gibi bir şey sanki."
"Ancak..." Orsola, Angeline’in tabağına taze füme et koymaya yeltendi ama Lucia, kızı şımartmaması gerektiğini belirterek bu hamleyi kibarca geri çevirdi. "...Tarihte, Venedik ile Katolik Kilisesi her ne kadar aynı yarımadayı paylaşsa da aralarının son derece bozuk olduğu bir dönem vardı."
Kamijou kaşlarını çattı. "Nasıl yani?"
Orsola anlatmaya devam etti. "Venedik şehri, işgallere ve baskılara boyun eğmek istemeyenlerin Adriyatik Denizi’ne kaçmasıyla kuruldu. İlerleyen zamanlarda da bu bağımsızlık ruhu geride son derece dirençli bir toplum bıraktı. Öyle ki kent, Katolik Kilisesi’ne veya Bizans İmparatorluğu’na bağlanmaları yönünde gelen tüm tavsiyeleri kararlılıkla reddetti."
Index, tereyağında sote edilmiş midyelerini atıştırırken söze karıştı. "Tarihi kayıtlara göre bir tüccar, On İki Havari’den Aziz Markos’un naşını 829 yılında Venedik adasına getirdi. Bu hamleyle birlikte şehir, azizin istirahatgahını koruma kılıfına sığınarak bağımsızlığını pekiştirdi. Venedikliler, Aziz Petrus’un muhafızlığını üstlenen Vatikan ile kendilerini eşit konumda görmek istemiş olabilirler."
Lucia da başıyla onayladı. "Venedik, tuz ve diğer malların ticaretiyle büyük bir servet kazandı. Bir yandan da Frank Krallığı ve Ceneviz gibi devasa güçlerin sayısız işgal girişimini püskürttü. Şehrin askeri gücü, Padova ve Chioggia gibi komşu şehir devletlerini birer birer yutacak seviyeye ulaşmıştı." Kısa bir es verdi. "Kilise’nin ana merkezinin dibinde yer almalarına rağmen Papa’nın yönetimine girmeden, denizlere hükmeden dev bir güce bu şekilde dönüştüler."
Lucia’nın yanındaki Angeline, tabağına biraz kıyılmış çipura koydu. "Anlatılana göre Venedik, sergilediği küstah tavırlar yüzünden Papa tarafından defalarca aforoz edilmiş. Normalde bu bir yıkım fermanıdır ama şehir buna hiç aldırış etmeyip sınırlarını genişletmeye devam etmiş... Katolik Kilisesi, bu şehir devletinin ne zaman dişlerini göstereceğini hiçbir zaman kestiremediği için onlara devasa bir armada büyüsü bahşetmiş olamaz. Aslına bakarsanız o filo..."
"...Venedik’e karşı savaşmak için inşa edilmiş devasa, özel bir donanmaydı," diye tamamladı Kamijou. Çatalı havada asılı kalmıştı.
"Tam olarak öyle." Index başını salladı. "O dönem Katolik Kilisesi büyük bir krizle karşı karşıya olduğunu hissediyordu. Bu yüzden, işler o noktaya gelirse Venedik’i tek bir hamlede haritadan silmek için Adriyatik’in Kraliçesi’ni tasarladılar. Geniş çaplı bir şehir yıkım büyüsü, onları karşılayacak Venedik donanmasını durdurmaya yetmeyeceğinden, Kraliçe’nin Filosu Venedik deniz gücüne karşı bir savunma ağı olarak konuşlandırıldı."
Koskoca bir ülkeyi tek celsede haritadan silebilecek büyüklükte bir büyü... Bu gerçek, Kamijou veya Tatemiya’dan ziyade Lucia ve Angeline’i dehşete düşürmüştü. Bunca zamandır neyin içinde oldukları ve neye hizmet ettikleri gerçeğiyle ilk kez yüzleşiyorlardı.
"Demek tozlu raflardan eski bir ekipman çıkardılar," dedi Tatemiya başını iki yana sallarken. Bakışları uzak denizde süzülen kirli beyaz ışıklara kaydı. "Böyle saçma bir şeyle neyi başlatmayı planlıyorlar ki?"
Index’in yüzü asıldı. "Adriyatik’in Kraliçesi gibi devasa bir büyü, yalnızca Venedik’e karşı aktif edilebilir. Sebebi çok basit. Büyünün çalınıp kendilerine karşı kullanılmasından korkuyorlardı."
"Y-yani gerçekten Venedik’i mi yok edecekler?!" Angeline’in yüzü kireç gibi oldu.
Ancak bu kez kaşlarını çatan taraf Orsola oldu. "Katolik Kilisesi ile Venedik arasındaki husumet yüzyıllar öncesinde kaldı. Burası artık dünya çapında bir turizm merkezi ve Kilise de bundan fazlasıyla faydalanıyor. Durup dururken buraya gelip şehri yerle bir etmeleri için hiçbir mantıklı neden göremiyorum."
Sessizliğin ortasında Index’in sesi duyuldu. "...Belki de vardır. Venedik’e saldırmak için yeterince büyük bir neden."
Kamijou sesli bir şekilde yutkundu. "Adriyatik’in Kraliçesi büyüsü de yüzlerce yıllık neticede... Orsola gibi süslü ifade edemem ama neden şimdi?"
"Hmm... Dış güçlere gözdağı verip otoritelerini kanıtlamaya çalışıyor olabilirler."
"İyi de Katolik Kilisesi zaten dünyadaki en büyük oluşum değil mi? Son zamanlarda başlarına bir şey mi geldi de böyle bir çılgınlığa kalkışıyorlar...?"
Kamijou cümlesinin ortasında bir an duraksadı.
Ardından, "...Petrus’un Haçı mı?" diye fısıldadı.
Lucia ve Angeline bu beklenmedik terim karşısında afalladı. İşin arkasındaki detayları bilen Index ve Orsola ise Kamijou ile aynı endişeli ifadeyi paylaştı.
Olaydan bihaber görünen tek kişi Tatemiya’ydı. "Katolik Kilisesi’nin şu üst düzey kutsal emanetinden bahsediyorsunuz, değil mi? Daihasei Festivali sırasında Bilim Şehri’ne saldırmak için kullanmışlar ama hiçbir işe yaramamıştı. Biraz paniklemiş olmaları çok doğal."
Sihir tarafının bilim tarafına yenilmesi sadece bundan ibaret değildi elbette ama Katolik Kilisesi üzerinde devasa bir darbe bıraktığı kesindi. En güçlü kozları boşa çıkmışken ellerindeki diğer kartların ne anlamı kalırdı ki?
"Paniklediklerini kabul etsek bile neden hedef olarak Venedik’i seçtiler? Bunu planlayan budala ne düşünüyordu acaba...? Index, Adriyatik’in Kraliçesi’ni kullanmanın ellerine ne geçireceğine dair bir fikrin var mı? Yani, Petrus’un Haçı’nda olduğu gibi şehirlerin kontrolünü ele geçirmek gibi bir şey mi bu?"
"Öyle bir şey değil. Adriyatik’in Kraliçesi’nin tek bir işlevi vardır, o da yıkım. Temelde Sodom ve Gomora’ya indirilen ilahi gazabın bir benzeri. Dokunduğu her şeyin değerini yok eder. Geride değerli hiçbir şey bırakacağını sanmıyorum."
"Sodom ve Gomora..." Tatemiya şarap dolu ahşap kupasını hafifçe salladı. "Şu başmeleğin, yani Tanrı'nın Gücü'nün gökten ateş yağdırdığı hikaye mi?" Bir kitabın sayfalarını çevirir gibi konuşmaya başladı. "Bir meleğe, yozlaşmış bir şehri cezalandırma emri verilir ama şehirde inançlı tek bir aile vardır. Melek, şehri yok etmeden önce o aileye kaçmalarını söyler ve tek bir kural koyar. Fakat yıkım günü kadın o kuralı çiğner ve şehirle birlikte can verir..."
"Evet. Adriyatik’in Kraliçesi önce Venedik’i yozlaşmış bir şehir olarak hedefler, ardından üzerine ateş mermileri yağdırır. Şehrin merkezinden varoşlarına kadar her şeyi yok eder. Bu ilk aşamadır." Index’in sesi dümdüzdü. "İkinci aşama ise Venedik’ten ayrılmış olan insanları ve nesneleri hedef alır. Tatildeki insanlar, müzelere bağışlanmış sanat eserleri, Venedik kültürünü oluşturan temel taşlar... Hepsini silip süpürür. Şehrin tarihine ve akademik mirasına dair ne varsa bir anda yok olabilir..."
Duyulanlar dondurucu boyuttaydı.
Sadece düşüncesi bile akıl almazdı; olayın dehşeti ve büyüklüğü zihinleri zorluyordu.
Sıradan bir insanın hayal gücünü aşan bir yıkımdı bu.
"Rahibe Agnes..." dedi Angeline birden. "Hiçbir şeyden haberi olduğunu sanmıyorum. Adriyatik’in Kraliçesi’nin ne işe yaradığını bilseydi asla susmazdı. Daha önce size saldırdığımız için bana inanmayabilirsiniz ama profesyonellerle dövüşmek başka bir şey. Rahibe Agnes’in, büyüden habersiz masum Katolik müminlerinin katledilmesine göz yumacağını hiç sanmıyorum."
“Benim gözümde öyle pek melek gibi biri sayılmaz,” diyerek söze devam etti Lucia. “Ama detaylardan haberdar olmadığı kesin. Mevcut durum düşünüldüğünde, Roma Katolik Kilisesi’nin ona hiçbir şeyi açıklamasına gerek yok; kadını sadece kullanıp bir kenara atacaklar. Agnes onlar için bir anahtar, hepsi bu. Sadece bir araç.” Şaşırtıcı derecede acı doluydu sesi.
Kamijou ikisinin de düşüncelerini anlar gibiydi. Yanına baktığında Index’in hafifçe kaşlarını çattığını fark etti. Kızın canını sıkan, bu konuşmalarda gözünden kaçmayan bir şeyler vardı sanki.
Tatemiya derin, sessiz bir nefes koyuverdi. “Her neyse. Büyü tetiklenmeden önce Agnes Sanctis’i oradan söküp almamız gerekiyor, orası kesin. Tabii söylemesi yapmaktan katbekat kolay. Yani Venedik’i haritadan sileceklerini söylüyorsanız, vicdanım el kol bağlayıp oturmama izin vermez.”
Lucia ile Angeline, adamın bu katı gerçekliği karşısında susakaldı.
“Belirli bir zaman sınırımız var mı?”
“…Hayır. Ama donanma bir araya geldiğine göre fazla vaktimiz kaldığını sanmıyorum. Büyüyü ayakta tutmak devasa miktarda enerji gerektirir. Üstelik güneş doğduğunda fazlasıyla göze batacaktır. İnsanları uzak tutan o gizleme büyüleri bile bu büyüklükte bir şeyi saklamaya yetmez…”
“Ş-şimdiye kadar gemilerin her biri kendi hazırlıklarını ayrı ayrı yürütüyordu. Sayıları da şu ankinin sadece küçücük bir kısmıydı… Fakat nihayet büyük hamleyi yaptıklarına göre, bile bile uzun süre bekleyeceklerini hiç sanmıyorum.”
“…Yani kıçımızı sıkıp elimizi çabuk tutmamız lazım, öyle mi?” diyordu Tatemiya. Sesine hafif bir gerginlik çökmüştü.
“Hey, bu büyüsel bir mesele değil mi?” diye araya girdi Kamijou. “Neden İngiliz Anglikan Kilisesi’nden yardım istemiyoruz?” Detaylara pek hakim değildi ama Index’in mensup olduğu Necessarius grubunun tam da bu tarz krizleri çözmek için kurulduğundan neredeyse emindi.
Ancak Tatemiya başını iki yana salladı. “Onu çoktan denedik. Londra buradan çok uzak. Ayrıca karşı karşıya olduğumuz şey sıradan bir büyücü cemiyeti değil. Roma Katolik Kilisesi’nin ta kendisi. İşin özü bu. İngiliz Kilisesi bütün gücüyle buraya yüklenip onları ezmeye kalkarsa, bu durum dünya genelinde devasa çatlaklara ve krizlere yol açar. Burası zaten adamların öz malı, kendi bölgeleri. Başka bir dini grup buraya büyük bir kuvvet yığmaya kalktığı an tepelerine binerler.”
Söylediğine bakılırsa, Kamijou ve diğerlerine yardım etmeleri bile tam anlamıyla bir ip üstünde yürüme sanatıydı. Sadece aleyhlerine olan koşulların üst üste binmesine dişlerini sıkarak öfkelendi. Ancak diğer yandan… Henüz her şey bitmiş sayılmazdı. Bu da en azından hâlâ o ipin üzerinde yürüyebilecekleri anlamına geliyordu.
Örneğin, büyük çaplı destek birlikleri çağırmadan da, sırf ellerindeki mevcut güçle meşru müdafaa sınırları içinde kalabilir, durumu bir şekilde kılıfına uydurabilirlerdi.
Tatemiya ve Amakusa’nın, Kamijou ile diğerlerini kurtarmak için harekete geçmelerinin sebebi de muhtemelen buydu. Keza Lucia ve diğer rahibelere kendilerini açıklama fırsatı vermeden ipleri koparmamalarının arkasında da bu mantık yatıyordu.
Vekil önder, masadaki tabağını ve fincanını kenara çekip bol salatalı büyük bir tabağı Orsola’ya doğru sürükledi.
“Vaziyet şu.”
Tatemiya tuzla dolu ahşap bir kabı açılan boşluğun tam ortasına pat diye bıraktı.
“Bu, Kraliçe’nin Donanması. Şu an Venedik’in güney kıyısının on kilometre açığındalar. Hem ana karadan hem de çevre adalardan oldukça uzaktalar. Mevzileri harika; gizleme büyüsü kullanmasalar bile kimsenin onları tesadüfen görme şansı yok.”
Ardından sos kabını aldı, yaklaşık otuz santim kadar geriye yerleştirdi.
“Bizim bulunduğumuz yer de burası. Bir on kilometre daha güneydeyiz. Kraliçe’nin Donanması’nın ışıklarını buradan görmemiz imkansız. Bu tarafa baktığımızda geceleri sadece Lido’nun kum tepelerini görürüz. Bulunduğumuz Chioggia’dan Venedik’in ana adasına kadar uzanan uzun, ince bir ada parçası.”
“Kumarhaneleri çok meşhurdur,” dedi Angeline. Bir rahibeye hiç yakışmayan bu fuzuli bilgiyi verdiği için Lucia’dan kafasına bir darbe daha yedi.
“Ve…” Tatemiya ahşap bir çatalı eline aldı. “Güllelerin büyüklüğü ve topların açısı düşünüldüğünde, Donanma’nın menzili muhtemelen beş buçuk kilometre kadar. Bu çemberin içine girdiğimiz an toplar üzerimize yağmaya başlar ve bir daha da durmaz.”
Gıırrrttt! Tatemiya ahşap masaya dairesel bir çizik attı. Tuz kabı merkezdeydi, çizdiği çember ise tuz ile sos kabının tam ortasından geçiyordu. Adeta bir cephe hattı çizmişti.
“Tabii gerçekte menzile girer girmez ateşe başlamazlar. Yaklaşık dört ile beş kilometre arasında sağlam bir kör nokta vardır büyük ihtimalle.”
Tatemiya ilk halkanın içine bir tane daha çizdi. Masadaki şekil iyice bir ağacın yaş halkalarına benzemeye başlamıştı. Sonra tak diye çatalın ucunu beş kilometrelik halkanın üzerine vurdu.
“Sade anlatmam gerekirse, Kraliçe’nin Donanması’na sızmak için bu kadar yaklaşmamız şart. Gemimiz tek bir isabet aldığı an yok olur. Heriflerin elinde yüze yakın gemi var, her birinin yan tarafında otuz kırk tane top dizili. Birbirlerine çok yakın seyrettikleri için hepsi aynı anda ateş edemez belki ama… yine de üzerimize mermi yağmuru yağdıracaklardır.”
Gırt! Tatemiya masadaki tuzdan sosa doğru düz bir çizgi çekti, ardından çatalı ateş menzilini belirten halkanın içinde tıkırdatmaya başladı.
“Asıl mesele şu: Bundan kaçınarak içeri nasıl bodoslama dalacağız?” diye sordu. Sonra devam etti, “Ki içeri girmeyi başarsak bile gemilerin üzerinde çok daha fazla düşmanla boğuşmak zorunda kalacağız.”
Herkes derin bir nefes tuttu.
Baraj ateşi diye bir kavram vardı. Yıkıcı bir mermi duvarı anlamına geliyordu bu. Adam, deliksiz, geçit vermez, etten ve çelikten o kalın duvardan nasıl sıyrılacaklarını soruyordu. İmkansız bir teklifti.
“Beş kilometre… Trenle üç dakika kadar sürer herhalde?”
“…Ufuk açıcı benzetmelerine hayran kaldım doğrusu,” dedi Tatemiya gözlerini devirerek.
Açıklamaya girişti. “Karadaki beş kilometreyle denizdeki beş kilometre geceyle gündüz kadar farklıdır. Bir savaş gemisinin motorunu arabaya takmayı dene bakalım. Araba havalanabilir bile. Yani, aslında araba sırf motorun ağırlığından paramparça olurdu büyük olasılıkla.”
Birçok insan deniz taşıtlarının arabalardan ya da uçaklardan daha yavaş olduğunu düşünürdü ancak bunun sebebi suyun gösterdiği muazzam dirençti. Bodoslama gitmek beş kilometreydi belki ama adama sanki katbekat uzunmuş gibi hissettirirdi. Mesafeyi uzatır, gelen ateşten kaçınırken milim milim ilerlemek zorunda bırakırdı insanı.
Meseleyi dinledikçe içleri daha da kararıyordu. İnsanın iştahını kaçırmaya yeter de artardı bile.
“Affedersiniz. Neden daha önce yaptığınız gibi suyun altından gizlice gitmiyoruz?” diye sordu Orsola en sonunda.
“…Ş-şey, biz kaçarken aşağı yukarı benzer bir şey yapmıştık. Deniz tabanı raylarını kullanarak kaçtık. Ama sırf bu yüzden…”
Angeline’in bıraktığı yerden lafı alıp son noktayı koydu Lucia. “Kraliçe’nin Donanması’nın komutanı bir budala değil. Aynı şeyin üçüncüler yaşanmasına göz yummaz. Adamın adı Biagio Busoni. Piskopos rütbesinde ama kurnazlığının kardinalleri bile geride bıraktığı söylenir. Şu an bile deniz kontrol sistemlerini su altı savaşlarına uyarlamak için sil baştan tasarladığına eminim.”
Biagio Busoni.
“Tek başına dövüşmektense birkaç piyonu aynı anda hareket ettirmekte üstün bir yeteneği olduğunu duymuştum. Ancak sadece eşlikçilerinin arkasına saklanıp oturduğunu sanmıyorum. Böyle kusursuz bir savunma hattı kurabilmesi, düşmanın her hareketini adeta iliklerinde hissettiğinin kanıtı. Piskoposluk rütbesi öyle kolay kazanılmıyor.”
“??? Bir dakika, piskopos tam olarak ne kadar yetkili ki?”
“Bir… Bir piskopos, biz rahibelerden bin tanesini sırf bir anlık hevesi uğruna emir er gibi çalıştırabilir,” dedi Angeline. Sesi ezik değil, son derece sıradandı.
Tatemiya dilini şaklattı. “Şanslıymışız ki peşimizde o kadar çok insan yok, ha? Her neyse, konumuza dönersek, asıl mesele Kraliçe’nin Donanması’nın savaş gücünün ne kadar esnek olduğu. Gemilerin hepsi buzdan yapıldığı için ikmal yapmak adına bir askeri limana uğramalarına bile gerek yok. Başımıza bela olacaklar, çok net.”
Kağıt parçalarından denizaltı yapan bir dini grubun bu konuda laf etmeye ne kadar hakkı vardı Kamijou emin değildi ama gerçekler ortadaydı. O devasa donanma zaten Venedik deniz kuvvetlerinin tamamını atlatmak için tasarlanmıştı. Bir iki küçük su altı aracıyla buna karşı koyabileceklerini düşünmek belki de baştan yanlıştı.
Lucia ve Angeline çaresizlikle dişlerini sıktı. Dışarıdan birinin savaş potansiyellerini böyle objektif bir şekilde değerlendirmesi, bulundukları konumu onlara bir kez daha sertçe hatırlatmış olmalıydı.
“Ama… Yine de gitmeliyiz,” dedi Lucia, yüzü taş gibi sertleşmişti.
Tatemiya başını kaşıdı. “Yapma ama.”
“Bizimle gelmenizi istemeyeceğim. Sizden gemi ödünç almayı talep etmek bile bizim adımıza büyük bir küstahlık olur. Elimizde deniz tabanı rayı oluşturacak bir büyü var. İçeri girmek için bunu kullanmaktan başka çaremiz yok.”
“K-kazanma şansımız hiç yok değil…,” diye ekledi Angeline çekingen bir sesle. Gözlerindeki korku okunabiliyordu, omuzları titriyordu. Yine de susmadı. “Deniz tabanı raylarını suyun içinde ağaç kökleri gibi sararsak… donanmanın hareket etmesini engelleyebiliriz. Ya da teknelerinin gövdelerinde delikler açıp onları karaya oturmaya zorlayabiliriz—”
Tatemiya sözünü kesti. “O mermilerden tek bir tanesi bile bizim gemimizi batırmaya yeter. Ama o buzdan gemiler birbirlerine onlarca mermi savuruyor ve aldıkları tüm hasarı anında iyileştiriyorlar. Onları kırmaya çalışmanın donanmada küçücük bir çizik bile açacağını sanmıyorum.”
Lucia ve Angeline bir an için sessizliğe gömüldü. Kamijou’nun duyabildiği tek şey, kızların bastırmaya çalıştığı nefesleri ve dışarıdaki dalgaların sesiydi.
Sonunda Lucia konuştu. "O zaman ne yapmamızı istiyorsun?" Dişlerini sıkıyordu. "Kimse Venedik'in yok olmasını istemiyor. Ama bu gidişle Biagio'nun o akılsızca emirleri yüzünden Agnes Rahibe bu şuursuz Adriyatik'in Kraliçesi için kullanılacak, işi bitince de bir kenara atılacak. Geride sadece kelimesiz, hareketsiz, boş bir kabuk kalacak. Şimdi bize öylece oturup bunu izlememizi mi söylüyorsun?" Konuşurken gözlerini yumdu. "Onun peşinden neden gittiğimizi sanıyorsun? Agnes Rahibe ilahi hizmete öyle sadık bir rahibe ki tüylerimi bile ürpertiyor. Bir kilisenin ihtiyacı olan hazine para ya da servet değildir, onun gibi insanlardır. Kabul ettiğim birinin böyle bir sonu hak ettiğini asla düşünmeyeceğim, durum ne olursa olsun."
"Benim için... inanç, eylemlerimi Lucia Rahibe için olduğu kadar belirlemiyor." Angeline hafifçe gülümsedi ve devam etti. Kimse ona hak versin diye değil, sadece düşündüklerini dile getirmek için söylüyordu. "Herkesin nedeni gerçekten kişiye göre değişiyor. Agnes Rahibe geçmişte beni defalarca kurtardı. Hayatımda büyük şeyler olduğunda sadece bir ya da iki kez değildi bu. Beni sürekli kurtarıp durdu. Ona bir şekilde borcumu ödemeden veda etmek istemiyorum. Ve eğer borcumu ödeyeceksem, tam zamanı."
Kamijou bir an için sustu. Hayır, nutku tutulmuştu. Lucia ve Angeline'in söyledikleri ikna edici falan değildi. Hatta diğerlerini reddeder gibi, onları kendilerinden daha da uzağa itmeye çalışır gibi bir halleri vardı.
Ama...
Mesele de buydu ya zaten.
"Hey, Tatemiya. Şuna bir son versen nasıl olur?"
"Ha?" Tatemiya kaşlarını çattı.
Kamijou devam etti. "Kazanma şansı, stratejiler, pratik sorunlar, beş kilometre içeri girmek, tek bir darbe alırsak ölmek... Hepsini anladık, tamam mı? Mesele bu değil. Şu an tartışmamız gereken tek şey Agnes'a yardım etmek isteyip istemediğimiz değil mi?"
Lucia ve Angeline şaşkınlıkla ona baktı.
Index ağır, yorgun bir iç çekerek omuzlarını düşürdü. Orsola rahatlatmak için hafifçe sırtını sıvazladı. İkisi de Kamijou'nun bu yönünü biliyordu, çünkü buna bizzat şahit olmuşlardı.
"Tatemiya," dedi, onun adını tüm Amakusa'yı temsil eden tek kişi olarak kullanarak. Bunun farkındalarmış gibi, gruptaki tüm genç erkekler ve kadınlar da ona baktı.
"Agnes Sanctis sütten çıkmış ak kaşık falan değil. Ama arkadaşlarının kaçabilmesi için kurtarılma şansını bile isteye feda etti. Adriyatik'in Kraliçesi için kullanılmak üzere ama bunun ne için olduğunu kendisi de bilmiyor. Duygularını istismar edecekler, kendi çıkarları için kullanacaklar ve sonra onu yok edecekler. Geride boş bir kabuktan fazlası kalmayacak ve o zaman onu gerçekten kurtaramayacağız, işte o zaman perde kapanacak. Önemli olan onu kurtarıp kurtarmamamız gerektiği, değil mi? Hem bu bütün Venedik'in yok olmasını da engellemeyecek mi? Şimdi yapılacak tek bir şey yok mu?"
Kamijou gözlerini kaçırmadı. Konuşurken bakışları Saiji Tatemiya'ya kilitlenmişti.
"Eğer onu kurtarmak istemiyorsan, gerekirse oraya tek başıma giderim."
"Hah," diye güldü Tatemiya. Küt! Tahta çatalı masaya sapladı. "Cidden, şimdi de beni kötü adam yapıyorsun..." Öfkeyle dilini şaklattı. "Bok yesinler, bu koydu işte. Söylemek istediğim bu değildi. Bütün bunları zaten çoktan çözdük. Bu yüzden bundan sonra ne yapmamız gerektiğini soruyordum. Şimdiye kadar bodoslama dalmak işe yaramadıysa, işe yaramasını sağlayacak bir yol bulmalıyız." Bu durumdan bıkmış halde başını salladı. "En başından beri hazır bir planımız vardı zaten."
Kamijou da dahil olmak üzere oradaki herkes şaşırdı.
"Önerdiğim planı kabul edip etmemeniz bunun iyi bir fikir olup olmadığını düşünmenize bağlı. Elimize yüzümüze bulaştırırsak hiçbir şikayet duymak istemiyorum. Zaten şikayet edecek olursanız çoktan iş işten geçmiş demektir. Benim bilmek istediğim tek şey, bunu yapacak götün sizde olup olmadığıydı. Ama sen gelip çomak soktun!"
Tatemiya, Kamijou'ya gerçekten hayal kırıklığına uğramış bir bakış attı, sonra etrafına bakındı. Müttefikleri, o genç erkekler ve kadınlar, yani değerli dostları etrafındaydı. Vekil Papa daha sonra onlara seslendi.
"Bizim için olay bundan ibaret. Hepimiz bu işten sağ çıkıp geri döneceğiz. İçinizden bugün ölmek istemediğini düşünen ya da ölse bile kendi adaletini yerine getireceğini söyleyen varsa, şimdi sessizce çekip gitsin. Taviz yok. O savaş alanına gidiyorsak, hepimiz geri döneceğiz. Anlaşıldı mı?"
İtiraz eden olmadı. Sessiz kabullenişleri, ortak niyetlerini simgeliyordu.
Tatemiya bir sonraki soruyu, budala öğrencilerine soru soran bir öğretmen gibi alçak sesle sordu. "Rahibemizin bize öğrettiği öğreti nedir?"
Amakusa Usulü Haçlı Kilisesi'nin tüm üyeleri gür bir sesle karşılık verdi.
"Kurtarılmayanlar için kurtuluş eli!"
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.