Anne ve babası öldürülmüştü.
Sonrasında pek çok badire atlatmış, hayatın rüzgârıyla oradan oraya savrulmuştu ama en nihayetinde Agnes Sanctis’in sokaklardaki yaşamını başlatan kıvılcım bu olmuştu.
Yiyecek bir şeyler bulmak, kalitesini umursamadığı sürece o kadar da zor sayılmazdı. Restoranların çöpe attığı çöp yığınlarını yiyecek olarak kabul edene kadar epey zorlanmıştı tabii. Ancak asıl korkunç olan, dondurucu kış soğuklarıydı. Avrupa’yı etkisi altına alan ne zaman bir Sibirya soğuğu gelse, o ayaz gökyüzü adeta ölümün habercisine dönüşürdü.
Küçük bir kızken Milano’nun ticaret merkezinde yaşamıştı. Her şeyin fazlasıyla kusursuz bir düzen içinde olduğu o sokaklarda, soğuktan korunmak için kullanabileceği tek bir gazete parçası veya yırtık pırtık bir bez bulmak bile imkânsızdı. Asırlık taş binaların ve kalın asfalt yolların öğleden sonra hapsettiği o sıcaklık, gece çöktüğünde uçup gider, günler geçtikçe dünya yavaş yavaş sert ve keskin bir buzhaneye dönerdi.
Bazen çöp kutularını karıştırırken eline geçen tek şey, çivi çakacak kadar kaskatı kesilmiş bir yiyecek olurdu.
İşte Roma Ortodoks Kilisesi, Agnes’i tam da bu çaresizlikten çekip çıkarmıştı.
Kendisinden başka her yaştan, her kesimden pek çok kişinin de buraya alındığını düşünüyordu; yetişkinler, çocuklar, kadınlar ve erkekler... Her birinin buraya gelmek için kendi sebepleri vardı ancak hiçbirinin Agnes gibi ağır travmalar atlattığı ya da her günün bir hayatta kalma savaşına dönüştüğü sokaklarda yaşadığı pek sanılmıyordu. Çoğunluğu normal hayatlar sürmüş, Kilise tarafından seçilmeyi bir lütuf olarak gören insanlardan oluşuyor gibiydi.
O zamanlar Agnes’in bunu bilmesine imkân yoktu ama Roma Ortodoks Kilisesi, iki milyardan fazla inananıyla dünyanın en büyük dini oluşumuydu. Çeşitli sebeplerle, hiçbir yeteneği olmayan sıradan insanları eğitip profesyonel yapmak yerine, en başından yetenekli olanları bünyelerine katmak her zaman daha pratik bir yol olmuştu. Yapılan hesaplara göre, on bin yetenekli insandan biri aralarından sıyrılsa, bu onlara iki yüz nitelikli kişi kazandırırdı. Belki de bu, tamamen rakamların zaferiydi.
Bir insanın seçilmesinde pek çok etken rol oynuyor gibi görünse de bunların tam olarak ne olduğunu kestirmek zordu.
“Ş-şimdi bize ne olacak?”
Bu sözleri fısıldayan, Angeline adında bir kızdı. Eskiden Fransa’da yaşadığını, anne ve babasının onu Milano’ya getirip sokakta bıraktığını anlatmıştı. İstese evine dönebilirdi belki ama bunu her sorduklarında, yüzünde acı dolu bir tebessümle, “Dönsem ne değişecek ki?” demekle yetiniyordu. Durumu Agnes’ten daha iyi olsa da grubun içinde geçmişi nispeten ağır olanlardan biriydi.
“Bunu sorgulamaya gerek yok. Eğer Rabbimiz bir şeyin gerekli olduğunu buyuruyorsa, O’na cevap vermek kullarının görevidir.”
Bu resmi ve mesafeli sözler Lucia adında bir kızın ağzından dökülmüştü. Agnes ve Angeline’den birkaç yaş büyüktü ve söylenenlere göre Kilise tarafından seçilmek için kendi rızasıyla çaba göstermişti. Agnes’in grupta tanıştığı diğer iki kızın isimleri ise Agatha ve Catherine idi.
“Bilmem,” dedi Agnes.
Tanrı’ya kesinlikle inanıyordu. Ancak Tanrı, her çağrıldığında hemen yardıma koşacak bir varlık değildi. Babası bir rahip olarak yaşamış ve dua ederken can vermişti. Katil, babasının canını alıp onu bir kenara fırlatırken Agnes daha adamın adını bile soramamıştı. Eğer Tanrı yakınlarda bir yerde olsaydı, bunların hiçbiri yaşanmazdı.
“Ben daha çok bu gece ne yiyeceğimizi merak ediyorum.”
Şimdiki zamanda, Japoncayı biraz tuhaf bir şekilde öğrendiği için konuşma tarzı kulağa kaba geliyordu ancak kendi ana dili olan İtalyancayı konuşurken son derece düzgün ve terbiyeliydi.
Lucia ise bu sözlere karşılık, “Nasıl yani, ‘daha çok’? Bu dünyada Rabbimizden daha önemli ne olabilir ki...” diye çıkıştı.
“B-ben de merak ediyorum aslında. Son on iki gündür yemeklerin gizli malzemesi hep zeytin. Gerçekten bıktım artık. Şey... Ors... Adını bir türlü hatırlayamıyorum. Şu çok tatlı olan çırak rahibe. Yemek listesini hazırlarken bunu kesinlikle unutuyor olmalı. Bir de banyolarımız çok tuhaf. Suyu biraz fazla sıcak. Sizce de öyle değil mi, Lucia Abla?”
“Gizli malzemenin ne önemi var! Hem banyolarımızın suyu sadece biraz ılık!!”
“Ö-yle mi? Düşününce, büyükler bu durumu pek dert etmiyor gibi sanki... Yani bu durumda, yaşınızı hesaba katarsak... Şuradaki Agatha ve Catherine ablalar banyonun çok sıcak olduğunu söylüyorlardı. Bu... Bu demek oluyor ki siz... Onlardan bile daha—”
Lucia, Angeline’in kendisini işaret ettiği yöne doğru öfkeyle baktı. Karşı taraftaki kızlar aceleyle gözlerini kaçırdılar.
Kulaklarındaki bu tatlı atışma sesleriyle birlikte Agnes gözlerini hafifçe kıstı ve yüzünde belli belirsiz bir tebessüm belirdi.
Tanrı pek de yakınlarda görünmüyordu.
Çağrıldığı an yardıma koşan bir uşak değildi nihayetinde.
Fakat...
Lucia, Angeline, Agatha ve Catherine... Eğer Roma Ortodoks Kilisesi sayesinde bu insanlarla yolları kesiştiyse, Agnes içinden Tanrı’ya gerçekten şükredebileceğini hissetti. Ve Haç inancının öğretilerine gerçekten inanmaya başlayabilirdi.
Dahası da vardı...
Eğer hayatta aldığı tek kutsama onlarla tanışma fırsatıysa, bu kutsamayı kendi elleriyle sonuna kadar koruyacaktı.
Ne olursa olsun.
Tanrı’nın kendisine sunduğu bu fırsatı en iyi şekilde değerlendirecek ve inancını kendi bildiği yolla kanıtlayacaktı.
“Ne oldu? Birden çok ciddi göründün.”
“L-Lucia Abla, Agnes de banyoların çok sıcak olmasına daha fazla dayanamayacağını söylemeye çalışıyor. E-ğer gidip onlarla konuşmak istersen ben de seninle gelirim! Bak, Agatha ve Catherine ablalar da ayağa kalktı bile!!”
“Evet,” diyerek bu yanlış anlaşılmayı hafifçe onayladı Agnes.
Madem bundan sonra evi burası olacaktı...
...o halde işe ilk olarak, burayı gerçekten huzur bulabileceği bir yer haline getirmeye çalışarak başlamalıydı.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.