Marco Polo Uluslararası Havalimanı, kuzey İtalya’nın ve bilhassa Venedik’in giriş kapısı olarak ün salmıştı.
Havalimanı, Adriyatik Denizi’ndeki konumu sayesinde ana karada Sular Şehri lakabıyla anılan Venedik’in tam karşı kıyısında yer alıyordu. Burası genel itibarıyla turistlere hizmet veren bir duraktı. Yolcuların önünde kabaca iki ana rota vardı: Ya ana adaya ulaşan yaklaşık dört kilometre uzunluğundaki tek kara yolu olan Özgürlük Köprüsü’nü otobüs veya trenle geçeceklerdi ya da karşı kıyıdan bir tekneye atlayıp deniz yolunu tercih edeceklerdi.
Turistler Venedik’in merkez adası dışında Vicenza, Padua, Bassano del Grappa ve Belluno gibi farklı noktalara da yönelebiliyordu. Her ne olursa olsun, yurt dışından kuzeydoğu İtalya’ya seyahat edenlerin yolu mutlaka bu havalimanından geçerdi; Kamijou ve Index’i taşıyan yolcu uçağı da buna bir istisna teşkil etmiyordu. Normal şartlarda bu havalimanına Japonya’dan doğrudan uçuş yapılmazdı ama görünen o ki Akademi Şehri bu konuda özel bir ayrıcalığa sahipti.
Touma’nın pasaport kontrolündeki görevlilerin sorularıyla boğuşması ve valizlerini bekledikleri o uzun süre boyunca soğuk ter dökmesi gibi birkaç hareketli sahnenin ardından, nihayet havalimanından dışarı çıkmayı başardılar.
Index, Kamijou’nun Akademi Şehri’ndeki havalimanında ona aldığı sade bluz ve eteği çıkarmış, yeniden o alışıldık beyaz rahibe cüppesine bürünmüştü. Çengelli iğneleri uçağa sokamadıkları için Marco Polo Uluslararası Havalimanı’na ayak basar basmaz tedarik ettikleri yeni malzemelerle kumaş parçalarını bir araya getirip giysiyi yeniden çatmışlardı. Touma, İtalya’ya kadar gelip de yaptıkları ilk işin bir kızın peşinde bir avuç çengelli iğne için koşturmak olması nedeniyle kendi gençlik gururu hakkında ciddi ciddi endişelenmeye başlamıştı.
Yine de sağ salim havalimanından çıkmış ve yabancı bir toprağa ayak basmışlardı.
Şimdi farklı bir uçuşla gelecek olan tur grubunun geri kalanıyla buluşmaları ve rehberin talimatları doğrultusunda geziye başlamaları gerekiyordu. Kuzey İtalya’nın sunabileceği bir şey varsa o da zaten başlı başına bir Dünya Mirası olan Venedik’ti. Fakat görülmeye değer daha pek çok yer vardı. Kamijou, dün gece uykusundan feragat edip tüm broşürleri iki kez hatmettiği için hazırlıklıydı.
Venedik dendi mi akla San Marco Meydanı, Dükler Sarayı, Accademia Köprüsü, Doğa Tarihi Müzesi, Deniz Tarihi Müzesi ve dünyanın en meşhur tiyatrosu olan La Fenice gelir! Hediyelik eşya olarak cam işçiliği ve maskeler var! Hatta Venedik dışında bile görülecek bir sürü yer mevcut, mesela Galileo’nun ders verdiği o şehir! Bunların hepsi rehber kitaptan kapma bilgiler olabilir ama olsun! Yakında hepsi bizzat yaşanmış anılara dönüşecek! Va-ha-ha-ha-ha-ha! Müthiş! Bu gezi efsane olacak!
En azından planı buydu.
“Touma... Geç kaldılar.”
“Evet. Bırak aynı turdan birilerini görmeyi, ortalıkta rehber bile yok...”
Kararlaştırılan buluşma saatinin üzerinden zaten iki saatten fazla zaman geçmişti.
Rehberlerin, turistlerin gitmek istediği yerlerden ziyade kendi belirledikleri "turist dostu" noktaları seçme eğiliminde olduğunu biliyordu ama daha ilk adımdan çuvallayacakları aklına gelmemişti!
Şu an havalimanının önündeki otobüs terminalindeydiler. Burası büyük oranda kapalı bir alan sayılabilirdi. İstasyon boyunca uzanan tavan ve sütunlar havalimanının bir parçasıydı; etraf güneş ışığıyla değil, tavandaki dikdörtgen armatürlerle aydınlanıyordu. Yer ve tavan o kadar pürüzsüz ve hizzalıydı ki insan kendini dışarıda gibi değil, özel olarak ışıklandırılmış bir katlı otoparkta gibi hissediyordu.
Durmaksızın geçip giden otobüsler, mavi veya turuncu çerçeveleri gibi renk ayrımlarıyla birbirinden seçiliyordu. Kamijou, bu renklerin farklı güzergahları veya servis sistemlerini temsil ettiğini çözmüştü. Yine de sefer çizelgelerini okumak pek de kolay sayılmazdı.
Demek Orsola da otobüse binmeye çalışırken böyle hissetmişti... diye düşündü Touma; Roma Ortodoks Kilisesi’nin eski rahibesi olan o ağırkanlı kadının gülümsemesini anımsayarak. Yanı başında ise Index sıcağın etkisiyle iyice mayışmıştı. Bitkinlikten omuzları çökmeye başlamıştı bile zaten.
Avrupa’nın ortalama enlemi yaklaşık Hokkaido ile aynıydı; bu da sıcaklığın Japonya’dan daha düşük ve havanın ferah olacağı anlamına geliyordu... ya da rehber kitapta öyle yazıyordu. Görünüşe bakılırsa her zaman istisnalar olabiliyordu.
Havalimanının hemen kıyısında Adriyatik Denizi uzanıyordu. Denizden gelen ılık ve tuzlu rüzgarlar, egzoz dumanıyla harmanlanarak durmaksızın esiyordu. Sıcaklığın kendisi belki katlanılabilirdi ama yüzüne ve vücuduna çarpan o yerel rüzgar insanın içini kıyıyordu. Burada yeterince vakit geçirirse, ruhu tıpkı dalgaların dövdüğü kayalıklar gibi aşınıp gidecekti. Etrafta yürüyen insanlar da —görünüşe bakılırsa Avrupalı turistler ve iş adamları— ara sıra gökyüzüne bakıp mendilleriyle yüzlerindeki teri siliyorlardı.
“Touma, bizi burada mı bıraktılar?”
“Kahretsin... Tam vaktinde gelmiştik oysa... Of, aradım ama ulaşamadım da! Şimdilik kendi başımızın çaresine bakmamız gerekecek galiba.”
Telefonunun Akademi Şehri yapımı olmasından mı yoksa operatörlerin son zamanlarda çok sıkı çalışmasından mı kaynaklanıyordu emin değildi ama cihazı İtalya’da da çalışıyor gibi görünüyordu. Yine de kendisine önceden verilen numarayı defalarca aramış, karşısında Japonca telesekreter kaydından başka bir şey bulamamıştı.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.