Turkuaz Kıyılar ve Pembe Akşamlar

Okinawa’ya vardığımızda saat neredeyse sabahın onu olmuştu. Bütçemize uygun olarak ayarladığımız o ucuz tur paketi yüzünden sabah yeddideki uçağa binmek zorunda kalmış, bu yüzden Runa ile ben henüz uykumuzu alamamış mahmur gözlerle sabahın ilk trenine atlayıp Narita Havalimanı’nın yolunu tutmuştuk.

Uçakta biraz kestirmiştik. Naha Havalimanı’na indikten sonra, direksiyonuna benim geçtiğim önceden rezerve ettiğimiz kiralık arabaya atlayıp Okinawa’yı turlamak üzere yola koyulduk.

“Oha, harika bir yer burası! Suyun berraklığına bakar mısın!”

İlk durağımız Umikaji Terrace adındaki o meşhur yerdi. Naha Havalimanı’na pek de uzak olmayan Senagajima adındaki küçük bir adada yer alan bir tatil kompleksiydi burası.

Runa, kompleksin merdivenlerini tırmanırken arkasını dönüp denize baktığı an nidasını koyuvermişti.

“İnanılmaz!” diye ekledi. “Japonya’da değiliz sanki!”

Umikaji Terrace, deniz boyunca uzanan kıvrımlı bir yolun kenarına kurulmuş açık hava bir alışveriş alanıydı. Mağazalar ve kafeler, yokuş yukarı uzanan yan yana dizili bembeyaz binaların içine yerleştirilmişti. Gezi rehberinde burası için “Japonya’nın Amalfi’si” deniyordu. Gerçekten de mavi denize bakan o beyaz bina sıraları, Akdeniz kıyısındaki bir tatil beldesini andırıyordu.

“O kadar heyecanlıydım ki gelmeden önce... Ama düşündüğümden bile güzelmiş!” Runa heyecandan durdurak bilmeden selfie çekiyordu. “Vay canına, filtresiz bile mükemmel çıkıyor! İnanılmaz gerçekten!”

Ağustosun sonuydu, gökyüzü pırıl pırıldı. Okinawa’nın suları tam da rehberdeki fotoğraflardaki gibi kobalt mavisine bürünmüştü.

Tepemizdeki kavurucu güneşin altında hava sıcaktı ancak tenimizdeki teri kurutan tatlı rüzgâr içimizi ferahlatıyordu.

“Birlikte de çekilelim Ryuto. ♡”

Runa beni yanına çağırdı. Arka plana denizi alıp birlikte bir selfie çektik.

Kumsalın beyaz kumu sığ sulara doğru yavaşça süzülüyor, denizin koyu mavisiyle gökyüzünün mavisi ufukta birleşiyordu.

Runa’nın kokusu, rüzgârla birlikte burnumu okşadı. Saçlarının ve parfümünün o tanıdık kokusuydu bu.

Liseli olduğumuz günlerden beri kalbimi böyle deli gibi çarptırmayalı uzun zaman olmuştu. Sonuçta bu gece...

“Aaa bakın, kedi!” Yakındaki bir turistin heyecanlı nidasıyla ikimiz de sesin geldiği yöne döndük. Gerçekten de bir kafenin önündeki terasta kahverengi tekir bir kedi sere serpe uzanmıştı.

Umikaji Terrace, tepelik bir alana yayılmış dükkânlar ve kafelerle doluydu. Bölge bolca güneş alıyordu. Güneyin o tazeleyici sabah güneşinde banyo yapan kedi, gözlerini kapatıp esneyip gerinerek keyif çatıyor gibiydi.

“Ayy, şuna bak çok tatlı!” dedi Runa. Kedilere bayılırdı zaten. Hemen yanına yaklaşıp çömeldi.

Kedi insanlara alışkın gibiydi. Tek gözünü açıp Runa’ya şöyle bir baktı, sonra hiç oralı olmayıp tekrar kapattı.

“Ne uysal şey böyle...” diyerek tüylerinin çıkış yönüne doğru sırtını yumuşakça okşamaya başladı.

O narin, bembeyaz eli küçük hayvanı şefkatle seviyordu. Bu manzara içimde tuhaf bir arzu uyandırdı; bana da öyle dokunmasını istedim.

Rica etsem yapar mıydı acaba...?

“Hey, Ryuto, sen de sevsenize! Çok tatlı bu kedi!”

Sesi beni anında gerçekliğe döndürdü.

“Ha?!” Şaşkınlıkla sesimi biraz fazla yükseltmiş olmalım ki kedi yerinden sıçradı.

“Tüh...” Runa, kedinin terastan kaçışını izlerken hayal kırıklığıyla iç çekti. “Daha yeni gelmiştim, hemen kaçtı...”

“Ne?!”

Daha yeni mi gelmişti?! Buraya mı?!

İşte o an zihnimin ne kadar fesat şeylerle dolu olduğunu fark ettim. Rezalet bir durumdu, ortaokulda değildim ki ben artık.

“Ryuto...?”

Runa’nın ayağa kalktığını gördüm. Yüzünde şaşkın bir ifadeyle bana dik dik bakıyordu.

Aniden yaklaşması beni panikletti. “Oha!”

“Sorun ne?”

“Y-Yok bir şey!” diye yanıtladım telaşla. Hiçbir şey olmamış gibi yürümeye başladım. “Karnım da acıktı ha! Bir şeyler yesek mi?”

“Olur! Ne yesem acaba?” Runa’nın gözleri anında parıldadı, öne geçip yürümeye başladı.

Arkasından onu izledim. Güney bitkileriyle bezenmiş bembeyaz bir koridordan geçiyorduk, arka planda ise masmavi bir gökyüzü vardı. Kot şortunun altından uzanan o uzun, bembeyaz bacakları... Bu manzara nabzımı hızlandırdı, sakinleşmek için elimi göğsüme bastırdım.

Runa ile Umikaji Terrace’taki irili ufaklı kafeleri gezdik.

“Vay canına, peynirin uzamasına bak!” diye bağırdı Runa.

“Adına boşuna uzayan peynirli sata andagi dememişler.”

“Ama bu çoooook uzun! Çabuk, fotoğrafını çek!”

“Çilekli smoothie de mi varmış? Leziz görünüyor!”

“Kesinlikle denemeliyiz.”

“Aynen! ♡ Ben üstünde dondurma olandan alacağım!”

“Bu gelato harikaymış! Mor tatlı patatesli süt nasıl?”

“O da çok güzel.”

“Benim mangolu sütüm de harika! ♡ Biri ısırmak ister mi?”

“Senin mangolu sütün mü...”

“Bekle bir dakika, aklından fesat bir şey mi geçiyor senin?”

“H-Hayır, geçmiyor!”

“Heh heh, hiç inandırıcı gelmedi.”

Runa bazen zihnimden geçen o muzır düşünceleri pat diye yakalayıveriyordu.

Mavi denizin, tepemizdeki tatlı rüzgârın ve tatil kompleksinin tadını iyice çıkardıktan sonra arabaya geri döndük.

Bir sonraki durağımız Kokusai-dori Caddesi’ydi. Okinawa’ya gelip de burayı görmemek olmazdı, gezilecek yerler listesinin başındaydı.

“Oha! Ne kadar kalabalık!” dedi Runa şaşkınlıkla.

“E yani, yaz tatilindeyiz sonuçta.”

“Peki burada ne yapacağız?”

“Ha? Yemek yenir, memlekettekilere hediye falan bakılır...”

“Amma velakin karnımız tok ki,” dedi.

“Doğru, hediye almak için de henüz erken, daha yeni geldik...”

İki yanı palmiyelerle kaplı devasa caddede yürümek, dükkânların ve kafelerin renkli sıralanışını izlemek keyifliydi. Egzotik bir ülkede gibi hissettiriyordu. Ancak ortalık çok kalabalıktı ve özel olarak girmek istediğimiz bir yer de bulamayınca şöyle bir turlayıp otoparka geri döndük.

Ardından Mihama Town Resort American Village denilen yere doğru yola çıktık. Ufak bir trafik sıkışıklığına rağmen Kokusai-dori’den oraya varmamız bir saati bile bulmadı. Otel rezerve ettiğimiz yer Okinawa’nın merkezindeydi. Adamızın güneyindeki havalimanından kuzeye doğru ilerlerken burası yolumuzun üstündeki turistik duraklardan biriydi.

Mihama Town Resort American Village, Amerika’nın Batı Yakası şehirleri model alınarak tasarlanmış bir alışveriş bölgesiydi. Okinawa’nın batı kıyısındaki Chatan kasabasında yer alıyordu. Vardığımızda saat dördü geçmişti, güneşin deniz üzerinde yavaş yavaş batmaya başladığı görülebiliyordu.

Palmiyelerle kaplı sahil yolunda yürüyorduk.

“Vay canına, harika bir yer!” dedi Runa etrafa bakınarak.

Akşam güneşi ufuktan yükselen bulutların arasından süzülüyordu. Buradaki su, Umikaji Terrace’takinden bile daha berraktı. Bulutlar güneş ışığını yansıtıyor, hafif pembe bir tonla parıldıyordu. Bu pastel renkler ortama sarmalayıcı bir şıklık katıyordu.

Kasabaya doğru döndüğümüzde, palmiyelerin arkasından dikilen rengârenk, Amerikan tarzı binalar göze çarpıyordu. Binalar kırmızı, sarı ve yeşil gibi canlı ana renklerle boyanmıştı.

Bir süre el ele tutuşup bu egzotik manzaranın tadını çıkararak yürüdük. Sonunda deniz kenarındaki bir kafeye geçtik. Biraz sıra bekledikten sonra deniz manzaralı ahşap terastaki bir masaya buyur edildik.

“İnanılmaz bir yer burası! ♡” dedi Runa oturur oturmaz. Denize bakarken ellerini birleştirdi.

Batan güneş, ufka yakın suları balık pulları gibi parıldatıyordu.

Beyaz ahşap zemindeki beyaz plastik masada oturmak, bana Mao-san’ın sahildeki mekânı Luna Marine’i anımsattı. Mao-san sık sık yurt dışına çıkardı, belki de burada bir benzerini inşa ettiği kendi özel alanını oluşturmuştu.

“Böyle bir yerde kokteyl falan içtiğimizi düşünsene...” dedi Runa menüye bakarken.

“İçebilirsin ki.”

“Ah, doğru. Ama sen içemezsin ki. Ben de alkolsüz bir şey alayım en iyisi.”

“Saçmalama, gerçekten içmek istiyorsan söyle,” diye ısrar ettim.

“Gerçekten mi? O zaman şu tatlı şeyden söyleyeyim.”

Böylece içeceklerimizi aldık; Runa’ya kokteyl, bana da meyve çayı geldi, ikisi de kavanoz bardaklarda servis edilmişti. Runa’nın içeceğinin üstü bolca krema, çilek ve yaban mersiniyle süslenmişti.

“Çok tatlı!” Runa tamamen içeceğinin fotoğrafını çekmeye odaklanmıştı. Bardağı arkasına denizi alacak şekilde konumlandırıyor, yüzünü bardağın yanına koyup poz veriyordu. “Oha!” dedi aniden telefonuyla uğraşırken. “Nicole bugün Instagram’a çok fazla gönderi attığımı söylüyor! O da Okinawa’ya gelmek istediği için onu kıskançlıktan öldürüyormuşum.”

“Neden gelmiyor ki?” diye sordum. “Nisshi ile gelebilirdi.”

“Aha ha, evet doğru,” dedi Runa içten bir kahkahayla. “Belki de izin alması zordur? Benim aksime o işte henüz ilk yılı tamamlıyor.”

Runa’nın iş durumu eylülde değişecekti, bu yüzden şu an birikmiş yıllık izinlerini kullanıyordu. Aslında daha uzun süre kalabilirdi ama diğer çalışanlara yük olmak istemediği için tatilini üç geceyle sınırlandırmıştı.

“Sonbaharda yeni bir tırnak teknisyeni işe başlayınca belki o da adamakıllı bir tatile çıkabilir,” dedi Runa.

“Umarım...”

Runa o kadar doğal davranıyordu ki içimden bir şey sormak geldi.

“Yamana-san, Nisshi ile aralarının iyi olduğunu söylüyor mu?”

“Ha? Evet. Neden iyi olmasın ki?” Runa şaşkın görünüyordu. “Nicole ilişkilerinde hiç sıkıntı olduğundan bahsetmedi... Araları her zamanki gibi harika değil mi?”

“D-Doğru... Öyledir herhalde.”

Anlaşılan mevcut durumdan memnun olmayan tek kişi Nisshi’ydi.

Runa ile ben akşam güneşinin altında sohbet ederek akşam yemeğimizi yedik. Sabahtan beri sadece atıştırmalıklarla idare ettiğimiz için bugün ilk kez adamakıllı oturup yemek yiyorduk. Runa’nın isteği üzerine salata ve Amerikan kontrfile biftek yedik. Yemeğimizi bitirdiğimizde güneş neredeyse tamamen batmıştı.

“Çok güzel...” dedi Runa.

Gökyüzündeki o kıpkırmızı küre, bir havai fişeğin korlanmış kalbini andırıyordu. Gümüş ufuk tarafından yavaşça yutuldu ve sonunda gözden kayboldu. Onun ışığıyla kızıla boyanan gökyüzü bir anda tüm rengini yitirdi.

“Gitti...” dedi Runa, bana hüzünlü bir tebessümle bakarak.

“Son anı çok güzeldi.”

Runa derin bir iç çekti... “Evet. Seninle birlikte izleyebildiğim için çok mutluyum.”

Birden, lise ikinci sınıftaki okul gezimiz geldi aklıma.

"Büyüdüğümüzde ne olursak olalım... Umarım böyle güzel bir manzaraya bakarken her zaman yan yana oluruz."

Runa'nın hâlâ o zamanki gibi hissettiğini düşünmek içimi kıpır kıpır etti.

"Sonsuza kadar birlikte olalım istiyorum..." dedi Runa, derin düşüncelere dalmış bir halde. Güneşin arkasında kaybolduğu uzaklardaki denize dikti gözlerini, yüzünde hafif bir tebessüm belirdi. "Günün birinde, uzak bir gelecekte gün batımını tek başıma izlemek zorunda kalabileceğimi düşünmek bile ağlama isteği uyandırıyor içimde." Dalgalanan suyun yüzeyi gibi titredi gözleri. "Seni kaybetmek istemiyorum... Hem de hiç..."

Çilek toplamaya gittiğimizde söyledikleri belirdi zihnimde.

"Benden önce ölürsen hayatımın geri kalanında yapayalnız kalırım."

"İkimiz de yüz yaşına kadar yaşayalım, olur mu?"

"Bir sonraki hayatımızda da birlikte olalım, tamam mı?"

"Runa..."

Bana dönüp kendini gülümsemeye zorladı. "Aha, özür dilerim. Yine fazla üstüne düşmeye başladım..." Gülüşü birden neşeli bir hal aldı. "Yine de birlikte yaptığımız 'ilk'lere bir yenisi daha eklendi. Yani, Okinawa'ya gelmeyi kastediyorum."

"Evet..."

"Erkek arkadaşımla ilk defa gece konaklamalı bir geziye çıkıyorum," dedi. "Dur bir dakika, Enoshima'yı da sayarsak ikinci oluyor galiba?"

"Şey, orası kaza eseriydi zaten."

Runa hâlâ bu "ilk"ler konusuna takılı kalıyordu. Bunun sebebi de büyük ihtimalle...

"Henüz doğru dürüst tanımadığım çocukların sevgisine inanmak istedim, bu yüzden her şeyimi verdim onlara... Buna çok pişmanım. Hayatımın sonuna kadar da pişman olacağım. Bu pişmanlık... muhtemelen ömrüm boyunca peşimi bırakmayacak."

Kurose-san ile konuşurken kurduğu cümlelerdi bunlar.

Runa'nın beni bu kadar önemsemesi beni mutlu ediyordu tabii. Fakat... onu artık bu zihniyetten kurtarma vaktim gelmişti.

"Bir şeylerin ilkimiz olup olmaması önemli değil," dedim.

Runa şaşkınlıkla kalakaldı.

"Sadece seninle buraya gelmiş olmak... Şu an burada, böylece yanında bulunmak bile beni mutlu etmeye yeter," diye devam ettim.

Denizin rengi dakikalar geçtikçe koyulaşıyordu. Sabahki o berrak kobalt mavisinden eser kalmamıştı.

Bu dünyada hiçbir şey sonsuza dek sürmezdi.

Runa'nın ilk erkek arkadaşı ben olsaydım bile, bu durum on ya da yirmi yıl sonra beni hâlâ aynı şekilde mutlu eden bir şey olmayacaktı neticede.

"Artık hiçbir şeyi kafana takmanı istemiyorum. Ne geçmişi ne de o uzak geleceği."

Runa'nın gözlerini bana diktiğini biliyordum ama ben bakışlarımı tabağımdan ayırmadım. Tabağımda az önce biftek vardı, şimdiyse garnitür olarak getirilmiş birkaç parça patates kızartmasından başka bir şey kalmamıştı.

"Bugün burada ölecek olsam bile... mutlu ölürdüm. Çünkü seninle birlikte olma şansını yakaladım."

Gerçi... ilk cinsel deneyimimi yaşamadan ölmek, bu dünyaya muhtemelen büyük bir gözü kalmışlıkla veda etmeme sebep olurdu. Okinawa sularında kelimenin tam anlamıyla "bakir bir iblis" olarak volta atardım herhalde.

Bunu düşünmek biraz komik geldi. Yüzümde hafif bir tebessümle Runa'ya baktım.

Bana gözlerini dikmişti, yüz ifadesinden neredeyse ağlamak üzere olduğu anlaşılıyordu.

Bu nasıl bir tesadüftü böyle...?

"Mezun olduktan sonra ne yapmayı planlıyorsun?"

"Şey... Şu an biraz boş kabuk gibiyim. Lisedeki hedefime ulaştım zaten."

"Nasıl bir hedefmiş o?"

"Beni en az benim onu sevdiğim kadar seven ve sonsuza kadar birlikte olabileceğimi hissettiğim birine âşık olmak."

Dört yıl önce Runa ile gelecek hakkında konuşmuştuk. Luna Marine'de, denizin kıyısında, yine böyle bir gün batımındaydık. Dört yıl sonra yine benzer bir yerde, benzer bir sohbeti edeceğimiz kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi.

"Bundan sonra, birlikte olabildiğimiz şu anın tadını çıkaralım," dedim ona.

Âşık olmak, yanında kendi dertlerini de getiriyordu. Birinin senin için doğru kişi olduğunu düşünmek ve kalplerinizin birbirine bağlanması harika bir duyguydu. Ancak sevdiğin kişiye fazla değer vermek endişelere yol açıyordu; ya günün birinde yok olup giderse? Ya aniden bu dünyadan göçüp giderse? İnsan ister istemez bunlara kafa yormaya başlıyordu.

Belki de yaşadığın sürece bu kaygıların bir sonu gelmeyecekti. Ama bu korkuların seni ele geçirmesine ve sahip olduğun hayata gölge düşürmesine izin vermek büyük bir ısraf olurdu.

"Ryuto..." Runa gözyaşlarını tutmaya çalışarak hafifçe gülümsedi. "Çok haklısın," dedi kısık bir sesle. Kelimeler doğrudan kalbinden sökülüp geliyor gibiydi. "Ben bir spor arabayım sonuçta."

Bu kelimelerin ne anlama geldiğini sadece ikimiz biliyorduk.

"Anı yaşayacağım. Sadece yaşamak için yaşayacağım. Şimdiye kadar yaptığım gibi."

Zihnimde on yedi yaşındaki Runa'nın sesi yankılandı.

"Evet, aynen öyle," diye karşılık verdim.

Ne de olsa ilişkimizi inşa etmek için uzun bir zaman harcamıştık.

Şimdiye kadar başımızdan geçen her şey, ilişkimizi adım adım bu noktaya taşımıştı.

Şu anımızın değerini bilmek, birlikte geçireceğimiz geleceğin de değerini bilmek demekti.

Bu yüzden yüz yaşına kadar yaşayamasak da bir sonraki hayat diye bir şey olmasa da ve en nihayetinde artık birlikte olamayacağımız o gün gelip çatsa bile...

Sonsuzluk, tam da o an içimizde bir yerlerde gizliydi.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.