Mevsimlerin Dönüşü ve Kalp Atışları

“E-Evet, öyle...” diye cevap verdim.

Gerildiğimi görünce Runa kıkırdadı. “Neden bu kadar resmisin?”

Söyledikleri, ona ilan-ı aşk ettiğim günkü sözlerini anımsattı.

“Neden bu kadar resmî konuşuyorsun ki? Aynı sınıfta değil miyiz? Yaşımız falan da aynı işte.”

O gün ben korkudan kaskatı kesilmişken, o yüzünde gülümsesiyle son derece rahat konuşuyordu. Eğer o zamanki halime gidip Runa ile şu anki durumumuzu anlatsaydım, herhalde tek kelimesine bile inanmazdı.

İnişlerle çıkışlarla dolu bir yaz, aramızdaki mesafeyi hissettiğimiz bir sonbahar, toy oluşumun acı verici bir şekilde yüzüme çarptığı bir kış geride kalmıştı... Ve işte şimdi buradaydık. Runa’ya aşık olduğum mevsim tekrar gelmek üzereydi.

“Burada biraz bekle, üzerimi değiştirip geliyorum,” dedi iş arkadaşları duymasın diye fısıldayarak.

Elime pasta kutusunu tutuşturup dükkanın derinliklerinde gözden kayboldu.

Dışarıda boş boş onu beklerken, bir süre sonra arka kapıdan günlük kıyafetleriyle çıktı. Üzerinde White Day’de giydiği o hime gyaru tarzı kıyafet vardı.

Mahcup bir gülümsemeyle bana baktı. “Tamamdır, hazır mısın?” diye sordu.

“Evet...”

Yan yana yürümeye başladık.

“Şaşırdın mı? Yarı zamanlı iş bulmama yani.”

“E-Evet... Hem de nasıl.”

“Gerçekten mi? Pek bir tepki vermemiş gibiydin ama...”

Runa biraz hayal kırıklığına uğramış gibi görünce telaşlandım.

“Valla bak, çok şaşırdım! Sadece o kadar şoke oldum ki dilim tutuldu...”

“Öyle mi? Demek ki sürprizim işe yaramış!” Runa neşeyle gülümsedi. “Bir pasta dükkanında çalışmanın bana yakışacağını söylediğini hatırlıyor musun? İş bakarken bu yüzden burayı seçtim. Hem senin evine de yakın, şık bir yer, pastaları da lezzetli diye düşündüm.”

Runa konuşurken heyecanı yüzünden okunuyordu. Bunu bana anlatmak için can attığını ama kendini tuttuğunu anlayabiliyordum.

“Üniforma hayal ettiğinden biraz farklıydı ama yine de çok tatlı, değil mi?”

“Şey, gayet... zarif? Ve stil sahibi. Sana yakışmış.”

“Gerçekten mi...? Bunu duyduğuma sevindim.” Runa utangaçça gülümsedi. “Nicole bana gıda işinde dış görünüşe çok karıştıklarını söylemişti ama neyse ki iş yerinde şapka taktığımız için saçlarımı toplayabiliyorum, rengine de pek laf etmiyorlar. Sadece tırnaklarım konusunda fazla ileri gitmememi söylediler, ben de bu aralar daha kısa ve sade tutuyorum.”

Ellerini uzatıp gösterdi; tırnakları kiraz çiçeklerinin o zarif rengine boyanmıştı.

“Müşteri ağırlamak tam bana göreymiş sanırım! Çalışanlar da müşteriler de çok iyi insanlar, artan pastalar ve tatlılar da harika; her günüm çok keyifli geçiyor!” Runa’nın enerjisi o kadar bulaşıcıydı ki ben de keyiflenmeye başlamıştım.

“Peki, neden bir anda yarı zamanlı işe girmeye karar verdin?” diye sordum.

Çıkmaya ilk başladığımız zamanlardaki bir konuşmamızı hatırlamıştım.

“Sen ne yapıyorsun? Bir işin yok mu?”

“Yok ya, ben almayayım. Nicole bazen öyle belalı müşteriler anlatıyor ki dinlerken stres oluyorum. Arada anneannemin verdiği harçlıklarla idare ediyorum işte.”

O zamanlar böyle demişken, şimdi fikrinin neden değiştiğini merak ediyordum.

“Ben de ilerlemek istedim. Herkesin beni geride bırakmasını istemedim.” Runa’nın yüzüne aniden ciddi bir ifade çöktü ve başını hafifçe öne eğdi. “Belki de sadece... hayatımın merkezine bir şeyler koymak, kendi ayaklarımın üzerinde durduğumu hissetmek istedim. Hep akıntıya kapılıp sürüklendim bugüne kadar. Ailem ya da başkaları hep benim yerime karar verdi.” Sonra bakışlarını ileriye dikti. “Her neyse, geleceğim hakkında ciddi ciddi düşünmek için bir yerden başlamalıydım.” Yüzünde yeniden bir gülümseme belirdi ama içinde hafif bir kendini küçümseme tınısı var gibiydi. “Gerçi... Senin yakışacağını söylediğin için bir pasta dükkanında işe girdiğimi itiraf etmek biraz utanç verici. Sanırım hâlâ bir şekilde akıntıya kapılıp sürükleniyorum.”

Laf lafı açarken trenle A İstasyonu’na gelmiştik, şimdi de Arakawa’ya doğru yürüyorduk.

Görünüşe göre nehir kıyısında Runa’nın çok sevdiği kiraz çiçeği ağaçları vardı. Bu yıl erken açtıklarını duymuştum, hatta Tokyo merkezindekiler tam çiçeklenme dönemine girmişti bile. Doğum günüm kiraz çiçeklerinin zamanıyla çakıştığı için, çiçekleri izlerken kutlama yapmayı umuyorduk. Her şey planladığımız gibi gidiyordu.

Kalabalık çarşıyı geçip yerleşim alanının içinden nehre doğru ilerledik. Yürürken Runa’nın söylediklerini düşünüyordum.

Ben de birçok insandan etkilenmiştim ama bu durum, onun korktuğu gibi sürüklenmekle aynı şey miydi?

“Bence birinin sözlerinden etkileniyorsan... Bunun sebebi, o sözlerin zaten en başından beri senin içinde, en azından bilinçaltında bir yerlerde olmasıdır,” dedim kendimi tartarak. “Eğer durum buysa, birinin önerdiği şeyi yapmak akıntıya kapılıp sürüklenmek demek değildir bence.”

Runa’nın gözleri faltaşı gibi açıldı.

“Mesela... Eğer sana ortaokul öğrencilerine matematik dersi vermenin yakışacağını söyleseydim, gidip özel ders öğretmeni olarak işe girer miydin?”

Runa irkilerek ellerini iki yana salladı. “Olamaz! Kesinlikle olmaz, imkanı yok! Asla yapamazdım!”

“Gördün mü?” Bu tepkisine gülümsemeden edemedim. “İstemediğin ya da yapamayacağın şeylerden kaçabiliyorsun.”

Sanki daha önce hiç aklına gelmemiş bir şeyi söylemişim gibi gözlerini dikip bana baktı.

“Yani akıntıya kapılıp sürüklenmiyorsun... Sadece hayatındaki insanlarla bağ kuruyorsun.”

Eskiden çok az arkadaşım vardı, hiç sevgilim olmamıştı ve böyle bir farkındalığa erişme fırsatım da olmamıştı. Ama Runa ile gerçekten tanıştıktan sonra, hayatında başka insanların olmasının ne demek olduğunu bir nebze de olsa anlamaya başlamıştım.

Çoğunlukla sadece ikimizin arasındaki ilişkiyi düşünmeye meyilliydim ama başkalarıyla da bağlarım vardı.

Icchi ve Nisshi ile KEN hakkında konuşmak eğlenceliydi ama arkadaşlığımız bundan çok daha fazlasıydı. İyi günde de kötü günde de yanımdaydılar. Aşkın ne kadar zor olabileceğini bana bizzat yaşayarak göstermişlerdi. Sekiya-san benden büyük olduğu için her zaman birkaç adım önümdeydi; bana üzerine düşünecek şeyler veriyor, aksi takdirde fark edemeyeceğim gerçekleri görmemi sağlıyordu. Yamana-san ve Tanikita-san kızların erkeklerden ne kadar farklı olabileceğini öğretmişti. Ve Kurose-san... O benim ilk aşkımdı ve bana birkaç cümleye sığdıramayacağım kadar çok tecrübe kazandırmıştı.

Pek çok farklı insandan etkilenmiştim ve işte şimdi buradaydım. Belki de temel düşüncelerim beni büyüten ailem tarafından şekillendirilmişti ama bugüne kadar gelişmemi sağlayan tek şey bu değildi... Evde öğrenemeyeceğim şeyleri, mesela başkalarının neler hissettiğini ve bu dünyadaki bazı şeylerin kontrolümüz dışında olduğunu bana etrafımdaki insanlar öğretmişti.

Aynısı Runa için de geçerli olmalıydı... Hatta çevresi tarafından bu kadar sevildiği düşünülürse, onun için benden çok daha fazlası geçerliydi.

“Sen de senin için değerli olan tüm o insanlardan ilham aldın, değil mi?” diye sordum. O insanlardan biri olarak sayılmak beni mutlu ederdi. “Ayrıca, ben de senden etkileniyorum.”

“Ha...?” Runa buna şaşırmış göründü. “Ciddi misin?”

“Evet... Mesela dershaneye bu kadar erken gitmeye karar vermemin sebebi, birlikte geleceğimizi düşünüyor olmam...”

Dershanede Sekiya-san ile tanışmıştım ve o bana daha da çok ilham vermişti. Sonra da saygı duyduğum KEN’den etkilenerek Houo Üniversitesi’ni hedeflemeye karar vermiştim.

“Senin kadar çok arkadaşım ya da tanıdığım yok ama hayatımdaki her türlü insandan ilham aldığımı fark ettim.”

Runa yavaşça gözlerini kırpıştırdı. “Senin durumunda bu doğru sanırım. Sen harekete geçmeden önce her şeyi enine boyuna düşünürsün.” Sonra, sanki biraz hevesi kaçmış gibi yavaşça önüne baktı. “Bana destek olmana seviniyorum... ama hayatımda insanların benim yerime karar verip durduğu bir dönem kesinlikle vardı. Eski erkek arkadaşlarımla yaşadıklarım gibi.” Runa bunu söylerken bana kısa bir bakış attı. Başını hâlâ öne eğmiş konuşmaya devam ederken nefesimi tuttum. “Başkalarının senin yerine karar vermesi kolay oluyor. Sadece karşı tarafın istediğini yaparsan her şey yolunda gidiyormuş gibi görünüyor... sonradan öyle olmadığı ortaya çıksa bile.”

O, eski ilişkilerini hatırladıkça benim de canım yanıyordu.

“Erkeklerin cinsel dürtüleri çok güçlü, değil mi? Ben başkalarına karşı öyle arzular duymuyorum ve buna ayak uyduramıyorum, bu yüzden vücudumla ne isterlerse yapmalarına izin vermek bana kolay geliyordu.”

Tam o anda, aklıma bir şey geldi.

“B-Bekle!”

Runa’nın balkonda aceleyle benden uzaklaştığı o an zihnimde yeniden canlandı.

“Şey, Runa, okul gezisindeki o gece için çok özür dilerim...” diye söze başladım.

Tüm bu zaman boyunca aklımdaydı. Ondan düzgünce özür dilememiş olmanın verdiği suçluluk duygusu beni telaşlandırmıştı ve şu an düzgün cümleler kurmakta zorlanıyordum. Ama yine de hepsini bir çırpıda söylemeyi başardım. O gece kırmızı ışıkta durmuştuk; şimdi fırsatını bulmuşken ben de önünde eğildim.

“Gerçekten çok pişmanım. Sen isteyene kadar bekleyeceğimi söylemiştim ama kontrolümü kaybettim ve senin isteklerini hiçe saydım... Bir daha asla böyle bir şey olmayacak. Bundan sonra baş başa kaldığımızda, kendimi hadım edilmişim gibi dizginleyeceğim...”

“Hadım mı?! Bir dakika bekle bakayım!” Runa aceleyle sözümü kesti. “Beni dinle, Ryuto.”

Başımı kaldırdığımda Runa’nın dudaklarında hafif bir tebessüm gördüm.

“O anlattığım, cinsel arzum yokken erkek arkadaşlarımın kararlarına uymam meselesi sadece seninle çıkmaya başlamadan öncesi için geçerliydi,” dedi. “O gece, ben farklı hissettim.”

“Ha...?”

"Eskilerle yatarken havaya giremememin sebebi kız olmam ya da cinsel isteğimin azlığı değildi. Sadece o çocuklardan pek hoşlanmıyordum." Yüzünde buruk bir tebessüm belirdi. Göz göze geldiğimizde ise ifadesi mahcup bir hal aldı. "Okul gezisindeki o gece seni öptüğümde... Tabii ki acemiceydi ama... kendimi çok iyi hissetmiştim."

Konuşurken etrafına göz gezdirdi, sanki birileri duyar diye çekiniyor gibiydi. Oysa çevrede gelip geçen kimse yoktu; sadece uzaklardan tek tük arabalar geçiyordu.

"Sana olan sevgim göğsümün derinliklerinden taşmaya başladı... Kafamın içi tamamen seninle doldu ve seni daha fazla hissetmek istedim... Farkına bile varmadan kendimi o duyguya kaptırıvermişim."

"Dur bir dakika ama..."

Sözleri beni hem mutlu etmiş hem de duygulandırmıştı fakat o geceki tavrı hala aklımı kurcalıyordu.

Runa ne düşündüğümü anlamış gibi gülümsedi. "O gece seni durdurdum çünkü... eğer öpüşmeye devam etseydik muhtemelen işi sonuna kadar götürürdük."

"Ne?!"

Kalbim yerinden fırlayacak gibi oldu; böyle bir şey söyleyeceğini hiç beklememiştim.

"Yani, sonuçta balkondaydık... Ayrıca ikimizde de... korunmak için bir şey yoktu..." Sesi iyice kısıldı ve yanakları kıpkırmızı kesildi.

"Şey, doğru..." Ben de utanmıştım. Kulaklarımın yandığını hissedebiliyordum.

Runa elime dokundu. Sağ elim olmasına rağmen aldırmadan sıkıca tuttu.

"Utanç verici olsa da artık sana daha yakın olmak istediğimi biliyorum," dedi fısıldayarak bana doğru sokulurken. "Beni mahcup etse de bir yandan mutlu ediyor. Sana dokunmak yani." Elimi sımsıkı tutarken başını kaldırıp bana baktı ve gülümsedi. "Bunun farkına vardığım için mutluyum."

"Runa..."

Göğsümdeki o huzursuz yumru uçup gitti, yerini ona karşı duyduğum taşan bir sevgiye bıraktı.

O sırada ışığın yeşile döndüğünü fark ettim; biz burada durduğumuzdan beri aslında birkaç kez dönmüş olmalıydı. Aceleyle yaya geçidinden karşıya geçtik.

Önümüzdeki yol bir köprüye çıkıyordu, hemen sonrası ise nehir kıyısıydı.

"Vay canına, tam da zamanında açmışlar!" diye haykırdı Runa köprüden geçerken.

Bulunduğumuz yerden pembe kiraz ağaçlarının oluşturduğu sıra sıra dizileri görebiliyorduk. Tam da hava durumunda söylendiği gibi, hepsi bembeyaz ve pembe çiçeklere bürünmüştü.

"Çok güzeller!" dedi Runa.

Nehir kıyısına vardığımızda el ele tutuşarak ağaçların arasından yürüdük. Okul tatiliydi ama hafta içi olduğu için pek kalabalık sayılmazdı. Orada burada tek tük insanlar vardı; kimi ağaçları izliyor, kimi ise örtülerini serip çocuklarıyla piknik yapıyordu.

Ağaç dizilerinin ilerisinde bir tren köprüsü yükseliyordu. Üzerinden ara ara trenler geçiyordu; her gün bindiğimiz o trenlerden.

"Burası harika görünüyor!" dedi Runa.

Çiçekleri harika görünen bir ağacın yanına örtüsünü serdi. Dalları yere kadar sarkıyordu; kiraz çiçeklerini izlemek için mükemmel bir noktaydı.

Yere oturduğumda Runa da usulca yanıma yerleşti ve gözlerini bana dikti. "On yedinci yaş günün kutlu olsun Ryuto!" Gülümsemesi de tıpkı kiraz çiçekleri gibi ışıl ışıldı.

"Teşekkür ederim..."

Hayatımda geçirdiğim en güzel doğum günüydü.

Önceki hayatımda ne gibi sevaplar işlemiştim acaba diye düşünmeden edemedim. Bu hayatımda bir daha bu kadar şanslı olabilir miydim bilmiyordum ama yine de gelecekte lazım olur diye merak ediyordum.

"Hadi bakalım, yemek zamanı!" dedi Runa neşeyle.

Örtünün üzerine bıraktığı soğutucu çantayı açtı ve içinden köşeli bir beslenme çantası çıkardı.

"Büyük bir pastamız olduğu için hafif bir şeyler yapayım dedim, sandviç hazırladım."

Kapağı açtığımda kutunun içine sıkıca dizilmiş, özenle kesilmiş sandviçlerle karşılaştım. Yumurtalı, jambonlu, domatesli, marullu ve peynirli sandviçler sırayla dizilmiş, iştah açıcı renkli bir görüntü oluşturmuştu.

"Ama çok da hafif olsun istemedim, o yüzden yanına karaage de yaptım."

Kıkırdayarak başka bir kutu daha çıkardı. Kapağı açtığımda altın sarısı kızarmış tavukların kokusu iştahımı kabarttı.

"Biraz derme çatma oldu ama kusura bakma," dedi.

"Yok canım, harika görünüyor. Tam bir erkeğin seveceği şeyler bunlar."

"Heh heh. Spor gününde ne kadar çok yediğin aklıma geldi de."

O zamanlar beni bu kadar dikkatli izlediğini düşünmek biraz utandırmıştı.

"Teşekkürler, ellerine sağlık." Teşekkürümü edip doğum günü yemeğime gömüldüm.

Sandviçler göründükleri kadar lezzetliydi, karaage ise spor günündeki o unutamadığım tadın aynısıydı. Bunları ona söylediğimde Runa kızardı ve mutlulukla gülümsedi.

"Tamamdır, şimdi tatlı vakti!"

Bunu söylerken Champs De Fleurs'den aldığı o pastayı örtünün üzerine koydu. Pasta boyutlarından pek anlamazdım ama iki kişi için biraz büyük gibiydi. Dört kişi olsa ancak bitirirdi.

"Ah, mumlar! Yakalım mı?!" diye sordu Runa, kutuya iliştirilmiş mum paketini fark edince.

"Ha? Ben üflemeden rüzgardan sönmezler mi?"

Nehir kenarında olduğumuz için rüzgar esiyordu. Öğleden sonra rüzgar daha da sertleşmiş, hatta hafiften üşütmeye başlamıştı.

"Ama yakarsak çok güzel olur..." dedi Runa. Çantasını karıştırıp bir şey çıkardı. "Neyse ki yanımda bunu getirmiştim!"

Elinde marketten alınma sıradan bir çakmak vardı.

"Her zaman yanında çakmak taşır mısın?" diye sordum biraz gerilerek.

Sigara falan içmiyordu sonuçta...

Runa sakince başını salladı. "Tabii ya. Kirpik kıvırıcımı ısıtmak için kullanıyorum. Çok işe yarıyor! Annemden öğrendim. Şimdilerde elektriklileri var ama alışınca normal olanlar çok daha hızlı. Nicole ve Akari bile beni gördükten sonra böyle yapmaya başladı. Tabii yanlışlıkla göz kapağını kıstırırsan feci can yakıyor."

"Anladım..."

Her zamanki haliyle tam bir gyaru işte. Onun bu bildiğim hallerini görmek yüzümde bir tebessüm oluşturdu.

"İyi ki doğdun Ryuto~!"

Runa mumları pastaya dikti ve rüzgarın dindiği bir anı kollayıp yakmayı başardı. Şarkı söylemeye ve tempoyla el çırpmaya başladı. Yakınımızda kimse yoktu ama yine de biraz utanmıştım; kendimi doğum günü partisi yapılan küçük bir çocuk gibi hissettim.

"İyi ki doğdun Ryuto~! Hadi bakalım!"

Runa şarkısını bitirip mumları üflemem için beni teşvik etti. Pastaya doğru eğildim.

"Hadi!"

Runa alkışlarken mumları üfledim. On yedinci yaşımın başlangıcı biraz tuhaftı ama çok mutluydum.

"Bu pastayı ben yaptım biliyor musun?" dedi.

"Ne?! Gerçekten mi?!"

Şaşkınlıkla pastaya tekrar baktım. Yanlardaki krema pürüzsüzdü, üzerindeki meyve ve çikolata süslemeleri hazır satılan pastalar kadar nizami duruyordu.

"Vay canına..."

Runa telaşlandı. "Şey, t-tabii ki baş usta yardım etti. Ben... sanırım yüzde otuzunu falan yapmışımdır? Ya da belki yüzde on...?"

Şimdi anlaşıldı.

"Bana 'Hepsini ben yaptım de' dedi ama bu kadarı da yemezdi zaten..." diye kendi kendine mırıldandı, sonra bana baktı. "Yine de! O yazı yüzde yüz benim eserim! Her gün o kadar çok pratik yaptım ki, en azından o konuda biraz gelişmişimdir, değil mi?"

"Evet, yazı çok güzel olmuş. Teşekkür ederim."

Yazıda hiçbir tuhaflık yoktu, ben ustanın yazdığını sanmıştım. Şimdi daha dikkatli bakınca, ismimin yazılışındaki o yuvarlak hatlarda Runa’nın el yazısını seçebiliyordum.

"İlk başta çok kötüydü. Sadece 'İyi ki doğdun R' sığdırabilmiştim."

"R kim ya?"

"Değil mi ama?" dedi. "İş arkadaşım 'Bob'un kısaltması mı yoksa Bobby mi?' diye dalga geçti. Adı Orito bu arada. Hani yemek katında gördüğümüz kız."

"Ha, hatırladım."

"Sonra ona işimi hala erkek arkadaşımdan sakladığımı ve doğum gününde sürpriz yapacağımı anlattım. Maaşımı erken yatırması için patronla konuştu. Aslında bugün iznim vardı ama pastayı sana verebilmem için patron üniformamla arka odada beklememe izin verdi."

Runa'nın doğal bir yeteneği vardı; nerede olursa olsun çevresindeki insanlar onu seviyordu. Buna emindim. İş arkadaşları onun için bir şeyler yapmak istemiş olmalıydı. Bu durum beni biraz endişelendirse de bir erkek arkadaş olarak soğukkanlılığımı korumalıydım. Sonuçta bu onun güçlü yanlarından biriydi ve bununla gurur duymalıydı.

"Hımm, enfes!" dedi Runa.

Pastayı kesmiş, birlikte yiyorduk. Champs De Fleurs'den çıkan diğer pastalar kadar lezzetliydi. Kreması yoğundu ama baymıyordu. Yumuşacık keki ağızda eriyip gidiyor, meyvelerin ferah ekşiliğiyle bu his daha da güzelleşiyordu. İnsan yedikçe yemek istiyordu.

"Yine de koca bir pasta ikimize gerçekten fazlaymış," dedim.

"Şimdilik biraz ara verelim." Runa plastik çatalını bırakıp telefonuna sarıldı. "Hey, buraya bak."

Runa’nın telefonunda şapşal bir surat ifadesiyle kendi yansımamı görünce özçekim yapacağını anladım.

Yanıma iyice sokuldu. "Harika bir kare! Kiraz çiçekleri ve mavi gökyüzü çok güzel çıkıyor!" dedi.

Birlikte birkaç fotoğraf çekildikten sonra Runa tek başına pozlar vermeye başladı.

"Bir sürü fotoğraf çekmem lazım!"

"Kiraz çiçekleri tam vaktinde açtı ne de olsa," diye yorum yaptım.

Pembe manzara onlarca metre boyunca uzanıyordu. Bir gyaru için özçekim yapılabilecek en mükemmel yer burası olmalıydı.

"Evet. Ayrıca... saç rengimin bu tonda olduğu son sefer bu." Runa sonra telefonuna biraz hüzünlü gözlerle baktı. "Yarın kuaföre gidiyorum. Sonunda tekrar siyaha boyatacağım."

"Ne...?"

Neden böyle bir şey yapacağını merak ederken, bir yandan da daha önce söylediği bir şeyi hatırladım.

"Ortaokul ikinci sınıftan beri saçımı boyatıyorum... Ama son zamanlarda belki de tekrar siyaha döndürmeliyim diye düşünüyorum."

Gerçekten ciddi miydi?

"Gerçekten siyah mı yapacaksın?" diye sordum.

Eskiden söylediği başka bir şey daha aklıma geldi.

"Ben bir gyaru'yum ve gyaru'ların yaptığı her şeyi yapmak istiyorum. Gitmek istediğim yerler, yapmak istediğim şeyler... Bunların hiçbiri ilgini çekmiyor, değil mi?"

Üstelik... Daha az önce kendi de söylemişti; güzellik rutininin bir parçası olarak çakmak kullanacak kadar çok seviyordu gyaru makyajını. Gyaru olmak onun kimliğinin ayrılmaz bir parçasıydı ve şimdi gelmiş, bu tarzın simgesi sayılabilecek o sarı saçlarından vazgeçeceğini mi söylüyordu?

"Evet. Sen siyah saç seviyorsun, değil mi? Okul gezisi sırasında bana nasıl baktığını hatırlıyorum," dedi Runa. Gözlerini üzerime dikmiş, uysal bir tavırla bana bakıyordu.

"Gerçekten siyah yapmak istiyor musun peki?"

"Ha?.."

"Eğer en ufak bir tereddüdün varsa... Sırf benim tercihim diye boyatmak istiyorsan, buna hiç gerek yok."

Sözlerim karşısında Runa'nın dili tutuldu. Şaşkınlıktan donup kalmıştı.

"Hani plaj kulübesindeyken karşı cinste nelerden hoşlandığımızı konuşmuştuk, hatırlıyor musun?" diye sordum.

"Benim tipim olan kızlardan bahsedecek olursak, gyaru yerine daha masum ve ağırbaşlı kızları tercih ettiğim doğru... Ama... Shirakawa... Sanırım Runa-san tam benim tipim."

Gözlerimi kaçırarak devam ettim. Bunu sesli söylemek biraz utandırıcıydı. "O zaman da dediğim gibi... Shirakawa Runa denen kız benim tipim. Ben sana bu saç rengiyle aşık oldum, yani bu halini de seviyorum demektir." Ben konuşurken Runa'nın nasıl bir yüz ifadesine büründüğünü göremiyordum. "Eğer gerçekten istediğin başka bir renk olur da saçını boyatırsan, yeni renginle de yine benim tipim olmaya devam edeceksin." Düşüncelerimi toparlamakta zorlanıyor, lafı en doğru şekilde nasıl bağlayacağımı bilemiyordum. "Pek iyi anlatamıyorum belki ama benim hatırım için saçını değiştirmenin hiçbir anlamı yok. Çünkü sen, her halinle benim tipimsin."

Tanikita-san'ın moda konusundaki aşırı seçiciliğini gördükten sonra bir şeyi fark etmiştim. Stil ve moda tutkunu insanlar, başkalarının giyim kuşamına ve dış görünüşüne de kafayı takıyordu.

İşte tam da bu yüzden...

Moda kavramından bu kadar uzak olan ben, kendi basit tercihlerimi hayatımdaki bu özel kıza dayatmak istemiyordum. Onu bu şekilde etkilemek bana doğru gelmiyordu.

"Sadece... canın nasıl istiyorsa öyle yapmanı istiyorum," dedim. "Saçınla, kıyafetlerinle... her şeyinle."

Nihayet başımı kaldırdığımda, Runa'nın dalgın bir ifadeyle ellerine baktığını gördüm.

"Ayrıca, üzerindeki kıyafeti beğeniyorum ama bütün buluşmalarımızda onu giymek zorunda değilsin."

Runa başını kaldırıp bana baktı. Yüzünde bir rahatlama ifadesi vardı; bu da doğru noktaya parmak bastığımı anlamamı sağladı.

"Günlerini, kendini en rahat hissettiğin halinle geçirmeni istiyorum... Ben sana aşık oldum ve bence böyle yaşamak tam sana göre."

Runa, kendini açıklar gibi söze girdi. "Kendimi zorladığımdan değil. Sadece seni mutlu etmek istemiştim, hepsi bu..."

"Biliyorum."

Onun ne kadar düşünceli biri olduğunu zaten biliyordun.

"Ben sadece seninle uzun süre birlikte olmak istiyorum..." diye devam ettim. Söyleyeceğim şeyi düşününce biraz mahcup olup başımı öne eğdim. "Saçın ne renk olursa olsun seni seveceğime eminim... Hatta yaşlanıp saçların bembeyaz olduğunda bile."

"Ryuto..."

Yüzümü kaldırdığımda Runa'nın gözlerinin etrafının kızardığını gördüm. Gözyaşları birikmişti. Ona baktığımı fark edince, yüzünde o her zamanki neşeli gülümsemesi belirdi.

"Aslında o da moda olabilir! Belki anneannem gibi mor ya da pembeye boyatırım! Şimdiden heyecanlandım!" Telefonunu eline aldı, birkaç kez ekrana dokunup kulağına götürdü. "Alo? Ben Shirakawa. Yarın için randevum vardı... Ah, evet! Şey, saçımı siyaha boyatmaktan vazgeçtim de, her zamanki rengine boyasak olur mu? Evet, aynen öyle. Tamam, yarın görüşürüz! Teşekkürler!"

Muhtemelen kuaför olan kişiyle görüşmesini bitirdikten sonra Runa bana döndü. Gözlerinin kenarları hâlâ kızarıktı.

"Teşekkür ederim, Ryuto," dedi içtenlikle, sonra aniden güldü. "Sen kel bir ihtiyar olduğunda bile ben de seni seveceğim."

Ben de kendimi tutamayıp güldüm. Göğsümde sıcak bir huzur dalgası yayıldı.

"Aslında muhtemelen tamamen kel kalmam, sadece eskisi kadar çok saçım olmaz. Genetik bir durum..."

"Ah, bizim tarafta da durum aynı olabilir. Babam da son zamanlarda bu konuya kafayı takmış durumda zaten."

"Gerçekten mi? Hiç belli olmuyor."

"Gençken çok gür saçları varmış. Şimdi o seyreklikler belli olmasın diye yanları kazıtıyor."

Laf lafı açarken önümüzdeki pastayı da yavaş yavaş bitirdik.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.