Kyoto’daki son günümüz, gezinin üçüncü sabahıydı. Bugün gruplar halinde hareket edecek, daha önce araştırma ödevlerimiz için çalıştığımız yerleri gezecektik.
Planımız sabah Fushimi Inari Tapınağı’na uğramak, ardından da Sagano’daki diğer tapınakları ziyaret etmekti.
Fushimi Inari Tapınağı ulaşım açısından oldukça rahattı; Kyoto İstasyonu’ndan trenle sadece beş dakikada varılıyordu.
“Vay canına, burası muazzam!” diye nida attı Runa.
Sadece o değil, bu nefes kesici manzara karşısında herkesin heyecanı sesine yansımıştı. Tapınağın ana salonunu geçer geçmez, buranın simgesi haline gelmiş o uçsuz bucaksız, canlı kırmızı torii kapıları bizi karşıladı.
“Şaka gibi değil mi? Resmen efsane!” diye ekledi Runa coşkuyla.
“Şuraya geçin, Nikki! Sen de Mia!” dedi Tanikita-san.
Yamana-san, “Tamam,” diye karşılık verdi.
Kurose-san ise çekinerek sordu: “B-Böyle mi durayım?”
“Tamam, harika!”
Kızlar çoktan fotoğraf çekilme telaşına düşmüştü bile.
Senbon Torii, yani o binlerce tapınak kapısı, bir dağın eteklerine yayılmıştı. Kapıların içinden geçtikçe sanki dağın kalbine doğru çekiliyorduk.
Sabah hava açık olsa da, masmavi gökyüzü sık ağaçların ardında gizlenmişti. Bu da etrafın biraz kararmasına ve havaya hafif bir ürperti çökmesine neden oluyordu. Burası sanki dünyanın geri kalanından koparılmış gibi, tuhaf bir kutsallık hissi veriyordu. Kimsenin gürültü yapası yoktu; ben de Icchi ve Nisshi ile konuşmalarımı kısa tutup sessizce dağ yolunu tırmanmaya devam ettim.
İbadet edilen iç tapınağa ulaştığımızda görüş alanımız biraz daha açıldı. Senbon Torii arkamızda kalmıştı; burası düz ve oldukça geniş bir alandı.
Buradan daha yukarı tırmanıp, dinlenebileceğimiz Yotsutsuji kavşağına varacak, sonra da geri dönecektik.
Vakit henüz erken olmasına rağmen Senbon Torii’den yukarı çıkan turistlerin sayısı gitgide artıyor, bulunduğumuz yerde kalabalık oluşturuyordu.
Runa, “Omokaru taşı mı? O da ne?” diye sordu merakla.
Yamana-san, “Bir dilek tutuyorsun ve taşı kaldırıyorsun,” diye açıkladı. “Eğer taş beklediğinden hafif gelirse dileğin gerçek olurmuş, ama ağır gelirse olmazmış.”
Tanikita-san atıldı: “Harbi mi? Hadi dene bakalım Nikki.”
“Aa, istemem. Korkutucu bu.”
Kızların iç tapınağın hemen yanındaki eski bir taşın başında gürültü yaptıklarını görebiliyorduk.
Nisshi, “Kızlar da fala falan ne meraklıymış...” dedi.
Icchi ise kendi dünyasındaydı. “Karışık kuruşuk yerler görünce insanın içinden Yourcraft’taki gibi her yeri TNT ile patlatmak geliyor.”
“Bazen gerçekten tehlikeli şeyler düşünüyorsun Icchi...” dedim.
Biz erkekler kendi aramızda laklak ederken...
“Ah, senpai?!” Yamana-san aniden, akıllı telefonunu kulağına yapıştırmış halde heyecanla bağırdı.
Senpai demişti... Yani Sekiya-san ile konuşuyordu.
Aramayacağını söylemesine rağmen aradığına göre, sınav sonuçları açıklanmış olmalıydı.
Kendi telefonumu kontrol ettim ama ondan henüz bir haber yoktu. Sevgilisine öncelik vermesi zaten en doğalıydı.
“Ne? Nikki, erkek arkadaşın mı arıyor?!” diye haykırdı Tanikita-san.
Runa da geri kalmadı: “Senin adına çok sevindim Nicole!”
İkisinin de gözü üzerindeyken, Yamana-san yüzünde mutlu bir ifadeyle konuşmaya devam etti.
Nisshi’ye baktım ama onun gözleri başka bir yöne dalmıştı.
Yamana-san’ın konuşması bitene kadar pek bir yere kımıldayamazdık, ben de o sırada Icchi ile muhabbet ettim. Ancak bir süre sonra kızlara tekrar gözüm kaydığında bir gariplik olduğunu fark ettim.
Yamana-san herkesten uzakta, tek başına dikiliyordu. Yüzünü dağa dönmüş, sırtını bize vermişti. Telefonu hala kulağındaydı ama başını öne eğmişti.
Merakla onu izlerken Yamana-san aniden yere çöktü ve dizlerine sarıldı. Omuzları, bir ağlama krizine girmişçesine sarsılıyordu.
“Nicole...?” Runa da tedirginlikle onu izliyordu ama durumun ciddiyeti yüzünden yanına gitmeye cesaret edemiyordu.
Sonra Yamana-san aniden ayağa kalktı ve sanki bakışlarımızdan kaçmak istercesine iç tapınağın arkasına doğru koşturdu. Runa endişeyle peşinden gitse de çok geçmeden başını iki yana sallayarak geri döndü.
Beş dakika bekledik. Sonra bir beş dakika daha geçti.
Runa tekrar kontrol etmeye gitti. Bu kez yüzünde büyük bir panikle geri geldi.
“Olamaz!” diye bağırdı. “Nicole gitmiş!”
“Ne?!”
Biz erkekler de hemen kızların yanına koştuk.
“Nasıl yani, gitmiş mi?”
“Birkaç dakika öncesine kadar şu binanın arkasında telefonla konuşuyordu. Ama az önce baktım, yerinde yeller esiyor... Aramayı denedim ama nafile, şarjı bitmiş.”
“Sekiya-san ile o kadar uzun mu konuştu yani?”
“İmkansız değil mi? Daha sabahın körü, on beş dakikalık konuşmayla şarj bitmez ki...”
“Belki tuvalete gitmiştir?”
“Şarjı bitti diye neden tuvalete gitsin?”
Biz Runa ile durumu tartışırken telefonum çalmaya başladı.
“Arayan Sekiya-san,” dedim.
Terli ellerimle telefonu kavrayıp cevaplama tuşuna bastım ve kulağıma götürdüm.
“Ah, Ryuto? Yamana orada mı?” Sesi her zamanki gibiydi ama içinde tarif edilemez bir sabırsızlık seziyordum.
“Hayır... Birkaç dakika önce gözden kayboldu...”
Sekiya-san bir an sessizliğe gömüldü. Verdiğim cevabın onu nefessiz bıraktığını hissedebiliyordum.
“Mesele şu ki, az önce ona sınav sonuçlarımı söyledim...”
Sesinin aniden çöküşünden sonucun ne olduğunu tahmin edebiliyordum.
“Bu yıl da olmadı,” dedi.
“Anlıyorum...”
“Bir yıl daha mezuna kalacağım. Babam şans diledi.”
“Peki Yamana-san ile olan ilişkiniz ne olacak?” diye sordum.
Kızlar nefeslerini tutmuş beni izliyordu. Benim sesim de gerginlikten titriyordu.
“Ona kararı kendisinin vermesini söyledim. İsterse böyle devam ederiz, isterse ayrılırız.”
“O ne dedi?”
“Bu kararı vermek istemediğini söyledi...” dedi. “Sonra ağlamaya başladı ve telefonu kapattı. Ondan sonra defalarca aradım ama ulaşamadım.”
Demek bu yüzden beni aramıştı.
“Onu arayacağız, buralarda bir yerdedir zaten. Bulursak sana haber veririm,” dedim.
“Sağ ol. Gerçekten üzgünüm.” Sesi alışılmadık derecede uysaldı. “Okul gezisindesiniz, değil mi? Şu an neredesiniz?”
“Kyoto’da, Fushimi Inari Tapınağı’ndayız.”
“Gezide olduğunuzu biliyordum... Ama Yamana’nın aklının hep bunda olduğunu da biliyordum. Onu bu kadar süre belirsizlikte bıraktığım için kendimi kötü hissettim. Sonuçlarımın sonuncusu iki gün önce gelmişti, yani ne yapacağım zaten belliydi...”
Onu anlayabiliyordum, bu yüzden suçlamadım.
Telefonu kapattıktan sonra durumu diğerlerine anlattım. Yamana-san’ı bulmak için küçük gruplara ayrıldık.
“Ben aşağı taraflara bakacağım. Yukarı gitmiş olsaydı yanımızdan geçmesi gerekirdi,” dedi Runa.
Tanikita-san, “Ben de geliyorum!” diye atıldı.
Kurose-san da “Ben de,” diyerek onlara katıldı.
Üçü birlikte Senbon Torii’ye doğru geri yöneldiler.
“Ben yukarıya bakayım. Belki kimse bakmıyorken yukarı tırmanmıştır,” diyen Nisshi yokuş yukarı giden patikaya saptı.
Geriye sadece ben ve Icchi kalmıştık. İç tapınağın etrafını bir kez daha kontrol ettikten sonra Nisshi’nin gittiği yöne ilerledik.
Yol gitgide sarp bir hal alıyordu. Yer yer asfaltın bittiği, toprağın başladığı kısımlara gelmiştik. Az önce üşüten o hava artık yoktu; farkına bile varmadan sırtım ter içinde kalmış, nefesim kesilmeye başlamıştı.
Icchi, bitkin bir halde sordu: “Sence o iblis gyaru gerçekten bu yola girmiş midir? Kalbi kırık bir kız tek başına dağ yoluna tırmanır mı hiç?”
“Bilmem... Eğer o kadar şok olduysa, neden yaptığını kendisi bile anlamadan böyle bir şeye kalkışmış olabilir...”
Zaten bu yüzden endişeliydik ve fellik fellik onu arıyorduk. Gerçi elinde akıllı telefonu, cebinde parası olan bir lise öğrencisinin Japonya’nın göbeğinde kaybolmasının o kadar da büyük bir mesele olduğunu sanmıyordum.
“Şu iblis gyaru tam bir aptal. Aşk meşk işleri için neden kendini bu hallere sokar ki?” dedi Icchi kısık bir sesle. Sesinde aşağılamadan ziyade, kıskançlığa benzer bir şeyler vardı. “Nisshi de aynı. Sevgilisinin ikinci kez mezuna kaldığını duyunca şoka girip okul gezisinde ortadan kaybolan bir kızın peşinden koşmanın ne anlamı var?” Gözlerini ilerideki uzak patikaya dikti.
“Öyle...”
Aptal olduklarını ben de düşünüyordum. Ama ben de onlardan farklı sayılmazdım; Runa’nın ağzından çıkan her kelimeyle, her hareketiyle bir mutlu oluyor, bir sarsılıyordum. Aşık olmak zaten tam olarak bu demekti, emindim.
Henüz çok tecrübesizdik ve her birimizin aşk hayatında tırmanması gereken upuzun bir dağı vardı. Yol boyunca uzanan yeşillikler uçsuz bucaksızdı. Tırmanış can yakıcıydı ve insanı bitirip bitiremeyeceği konusunda şüpheye düşürüyordu. Ama en tepede bizi neyin beklediğini, oradan manzaranın nasıl göründüğünü bilmek istediğimiz için durmadan devam ediyorduk.
Bu sızı da sevmenin bir parçasıydı işte.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.