BAŞLIK: Üzüm Ezen Kızlar
İki komşu köy arasında düzenlenen hasat festivalinin onuncu yılıydı.
Duyduğuma göre, festival gelenek hâline gelmeden önce iki köy küçük meseleler yüzünden çekişir, kavga ederlermiş. Ama şimdi, o rekabetten eser kalmamıştı. Hatta genç nesiller, iki köyü komşudan ziyade tek bir büyük topluluk olarak görmeye başlamıştı.
“Hey, Dede? Bizim köy şu karşıdakiyle gerçekten dost mu?”
Ancak bu çocuk, iki köyün –ya da tabiri caizse tek büyük köyün– dostluğuna biraz şüpheyle yaklaşıyordu. Ona göre bugünkü hasat festivali, dostane ilişkilerini bozmaktan başka bir işe yaramayacaktı.
Yaşlı adam, üzüm dolu ahşap bir kasayı yolun ortasına bıraktı ve belini hafifçe ovuşturdu.
“Festivali düzenlememizden niye endişeleniyorsun?”
“Hmm…”
“Hohoho… Dostluğumuzu hatırlamak için düzenleriz, bilirsin!”
“Ha? Ama…”
Çocuk, üzüm kasasının içine dik dik baktı. Yeni toplanmış meyveler güneş ışığında capcanlı parlıyordu. İki köyü ayıran dar, kısa yolun iki yanında da sayılamayacak kadar çok benzer kasa diziliydi. Hepsi hasat festivalinin ana etkinliği için hazırlanmıştı.
Her köyden insanlar kasalardaki üzümleri kapar, suyuna bulanana kadar birbirlerine atarlardı. Savurgan bir etkinlikti bu.
Festivalin görünürdeki bahanesi, bu yılki hasadın, kıyafetlerindeki üzüm suyu lekeleri kadar bereketli olması için dua etmekti, ama katılımcılar korkunç derecede barbardı.
Örneğin, geçen yılki festivalde bir köyden genç bir adam, kendisini terk ettiği için intikam olarak diğer köyden bir kızın kafasına üzüm dökmüştü. Başka bir olayda ise, aynı köyde yaşayan bir çift, günlük hayatlarında biriken şikayetleri bağırarak dile getirirken, birbirlerinin yüzlerini bulamış ve üçüncü bir kişiye sözlü tacizde bulunmuştu.
Nedense, yılın büyük bölümünde dostane yaşayan yerel halk, bu günde aniden değişime uğrar ve sanki şeytan çarpmış gibi davranırdı.
O kadar kötüleşirdi ki, köyler arasındaki ilişki hep kopacak gibi görünürdü. Şaşırtıcı bir şekilde, festival bittiğinde ise üzüm suyu lekeleriyle kaplı yol hariç her şey eskisi gibi olur, köylüler huzurlu hayatlarına dönerdi.
Muhtemelen periyodik olarak deşarj olmanın bir yoluydu bu. Böylesine çılgın bir hasat etkinliği düzenlemek, iki köy arasındaki dostluğu canlı tutmanın anahtarıydı belki de.
Çocuk bunu zaten yeterince iyi anlamıştı.
Bu yüzden daha da şüpheciydi.
Gerçekten iyi anlaşıyor olsalardı, böyle bir etkinliğe hiç ihtiyaç duymazlardı, değil mi?
“Şüphelerin doğru. İki köyümüz pek de can ciğer dost değil. Normalde birbirimizi rahatsız etmek için çok şey yaparız ve iki taraf da yolun karşısındaki insanları en iyi ihtimalle rakip olarak görür.”
“Peki neden böyle bir festival düzenleniyor?”
“İşte tam da bu yüzden. Birbirimize üzüm atarak tüm birikmiş hayal kırıklığımızı dışarı atabiliriz. Hiçbir şekilde can ciğer kuzu sarması değiliz. Sadece birbirimize karşı dürüst olma cesaretini bulduğumuz bir gün geldi. O gün on yıl önceydi.”
“Hmm…”
“Şimdi düşününce, sana on yıl önce olanların hikayesini hiç anlatmadım, değil mi? Peki, dinlemek ister misin?”
“İsterim! Lütfen anlat!”
Yaşlı adam gökyüzüne dik dik baktı. Kuş sesinden eser olmayan geniş, boşluk her zamanki gibiydi ve son on yıldır da öyleydi.
“O gün, on yıl önce… köyümüze bir gezgin geldi.”
“Öyle mi?”
Ah, kesin uzun bir hikaye olacak, diye düşündü çocuk hemen.
Eğer uzayacaksa, yaşlı adamın eve gelene kadar beklemesini tercih ederdi.
“O gezgin, uzun, dalgalı, kül rengi saçları olan genç bir cadıydı. Gerçekten bir melekti, ama şeytani bir yanı da vardı.”
“Hmm.”
“O gizemli cadının köyümüze geldiği gün, asla unutamayacağımız bir gün oldu…”
Sonra yaşlı adam hikayeyi anlattı.
O gün, on yıl önce olanların hikayesini.
Anlatılanlara göre, yakından bakıldığında şeytan gibi görünen melek gibi bir cadı, yolculuğunun ortasındaydı.
Kim olabilirdi ki?
Doğru. O bendim.
“……”
Ortam, sakin bir taşra yoluydu.
Berrak, açık mavi gökyüzü uzaklara uzanıyor, kuş sesinin bile huzuru bozmadığı, tertemiz ve dingin bir şekilde orada asılı duruyordu. Yeşil tarlaların arasından geçen küçük yol, çıplak toprak rengindeydi ve ileride görebildiğim iki köyün arasından geçiyordu.
Süpürgemle uçuyor, kıvrımlı yolu takip ediyordum. Sık esen, hafif rüzgarlar yanımdan geçip gidiyor, hızlandığımda içimi ürpertiyordu.
Tam da istediğim gibi hissederek derin bir nefes aldım ve gözlerimi ileriye diktim.
Orada yan yana duran iki küçük kasaba gördüm. Dünyanın geri kalanı için bu harika küçük topluluklar, şarap köyleri olarak biliniyordu.
“Hoş geldiniz, Cadı Hanım! Ah, bizi ziyaret etmek için daha iyi bir gün seçemezdiniz! Lütfen buyurun, buyurun. Reisimiz sizi ağırlamak için sabırsızlanıyor.”
Köylerden ilkine vardığımda çok sıcak bir karşılama aldım.
İnsanlar evlerinden akın ettiler, yüzümü görür görmez mutlu bir şekilde gülümsüyorlardı.
Köy reisinin evinde de sıcak bir karşılama aldım; pek de yaşlı olmayan bir adam sevinçle el çırpıyordu. “Hohoho! Ne kadar da tatlısın sen böyle!”
Bana az önce şirin mi dedi?
“Teşekkür ederim, teşekkür ederim. Biliyorum, biliyorum.” Neden aniden övüldüğümü anlamamıştım, bu yüzden şimdilik sadece gülümsedim ve başımı salladım.
Ne olup bittiğini bilmediğimde, belirsiz bir gülümseme takınırım ve işler genellikle yoluna girer. Başarımın sırrı budur.
Neyse…
“Bu köy şarabıyla ünlü, değil mi?”
“Gerçekten de. Üzüm şarabı köyümüzün spesiyalitesidir. Şey… oldukça gençsin, ama sanırım şarabı seversin, değil mi?”
“Mm…”
Dürüst olmak gerekirse hiç içmedim. Aslında şarabın inanılmaz lezzetli olduğunu duyduğum için geldim.
İlk kez şarap denemek için bu kadar yol geldiysem, bulabileceğim en iyisini denemeliyim diye düşündüm.
“Burada üretilen şarabın inanılmaz hoş bir lezzeti var, emin olun. Eşsiz bir tat! Komşu köyün üretimi kesinlikle yanına bile yaklaşamaz. Şarabımız tanrılara layıktır.”
“Vay canına.”
Bu arada, “İki köyün sunduğu şarabın tadı büyük ölçüde aynı. Hiçbiri özellikle eşsiz değil,” diye duymuştum. Muhtemelen sadece yerel halkın fark edebileceği bir fark vardı yine de.
“Ama komşularımız inatçı, bilirsiniz, bizden geri kalmak istemiyorlar, bu yüzden son zamanlarda yeni bir şey yapmaya başladılar! Akıl almaz bir şey!”
“Öyle mi?”
“Şunu üretmeye başladılar!”
Küt!
Köy reisi masaya tek bir şarap şişesini çarptı.
Üzerine yapıştırılmış etikette şunlar yazıyordu: OLAĞANÜSTÜ KALİTEDE BİR ŞARAP, EN İYİ HASADIMIZI YAPTIĞIMIZ BEŞ YIL ÖNCESİNİN ŞARAPLARINI BİLE GERİDE BIRAKIYOR. Böylesine belirsiz bir açıklamadan gerçek tadı hakkında hiçbir şey anlamak imkansızdı. Etikette adı ŞU KÖYDEN ŞARAP olarak geçiyordu.
Şu Köy mü? Bu ne demek şimdi?
“Bu arada, bizim köyümüzün adı Bu Köy.”
Demek adıymış? Anladım.
Bu aptalca bilgi kırıntısına odaklanmak yerine, beni en çok etiketin ortasındaki bir şey ilgilendirmişti.
Dalgalı sarı saçlı bir kızın gülen yüzüydü.
“Bu üzümleri aşkla ezdim,” diyordu konuşma balonu. Buna eşlik eden bir açıklama vardı: KÖKEN: ROSEMARIE, ŞU KÖYÜN ŞARAP EZEN KIZLARINDAN BİRİ.
“……Şey, bu ne?”
Ben sorduğumda, köy reisi masaya yüksek sesle yumruğunu vurdu.
“Bu! Bu, Şu Köy’ün çaresiz bir taktiği. Bizi yenemeyeceklerini biliyorlar, bu yüzden buna başvurdular! Etiketteki küçük Rosemarie’ye bakın! Rosemarie’yi ‘köken’ olarak listelemek! Bu insanlar neyin peşinde?!”
“Kökeninden ziyade yapanı, değil mi?”
“Onu ‘şarap yapımcısı’ yerine ‘köken’ olarak listelemek, bazı alıcıları daha çok… heyecanlandırıyor.”
“……”
Heyecanlandırıyor mu?
“Başka bir deyişle, çok özel bir zevke hitap eden ürünler satarak, Şu Köy’ün şarap satışları tavan yapıyor!”
“Ohh…”
Demek satıyor?
Bu tür şeyler gerçekten satıyor mu?
“Bu yüzden kendimizi epey bir çıkmazda bulduk. Gerçekten zorlanıyoruz!”
“Ama bu aynı şarap değil mi, sadece farklı bir etiketle? Yani tadı güzel mi bari?”
“…B-bilmem, h-hiç içmedim.”
Ama titriyorsun, değil mi? İçtin sen, değil mi?
Yani, yakından bakarsan, şişe boş değil mi? Hepsini içtin sen, değil mi?
“Elbette. Şirin bir kız tarafından ezilen şarap elbette lezzetli olurdu…”
“Bu arada, ‘ezip büzmek’ ne demek?”
“Köyümüzde, ayaklarıyla üzüm ezen kızlar bu eyleme ‘ezip büzmek’ derler.”
“Ha… Bu tuhaf, tuhaf takıntı da neyin nesi? Peki o zaman, siz de şirin kızlara üzümlerinizi ezip büzdürerek rekabet etmeyi denesenize?”
Önerdiğim çözüm belirsiz ve biraz tembelceydi. Bu sohbeti daha da rahatsız edici bir yöne gitmeden aniden bitireceğini düşünmüştüm.
Bir kez daha başarımın sırrını kullandım.
“Harika bir öneri!”
Ancak o noktada, köy reisi masaya iki eliyle vurdu ve bana doğru eğildi.
“İşte tam da bu! Onlarınkinden bile daha çekici ezip büzen kızlarımız olursa onları yenebiliriz!”
“N-ne…?”
“Demek istediğim… sen! Sen bizim için yapabilirsin!”
“…Hmm?”
“Plan özellikle büyüleyici bir genç kız gerektiriyor, değil mi?”
“…Hmmm?”
“Yani bu sen olmalısın. Bu iş için tek kişi sensin!”
“…Hmmmm?”
Ne?
Başarımın sırrının bu kadar muhteşem bir şekilde ters tepeceğini hiç düşünmemiştim.
“Herkes! Dinleyin! Bu cadı bu yılki üzüm ezen kızımız olacak!”
Reis hemen evden fırladı, kasabanın ortasında toplanan halka bağıra bağıra.
Sözleri duyulur duyulmaz, ellerini havaya kaldırıp tezahürat yaptılar.
“Ne dedi?!” “Bu cadıysa kesin harika olur!” “Reis… Kızların ezdiği şaraptan içmek istiyorum!” “Yaşlı kadınların eze eze yaptığı şaraptan bıktım!” “Reis! Rosemarie’nin en son şarap partisinden aldım. Bir yudum ister misin?” “Bize üzüm ezdirecek böyle şirin bir cadı bulacağımızı kim düşünürdü!” “Yaşasın!”
……
Hayır, hayır, hayır, hayır.
“Şey, aslında hiçbir şeye razı olmadım ki.”
“Herkes! Cadı çok hevesli!”
Hevesli değilim! Hevesim sıfır!
“Şey, size bunu söylemek benim için oldukça zor ama—”
“Pekala, herkes! Tüm hasadımızı dev bir kovaya boşaltın ve buraya getirin! Yere yığılana kadar ona ezdireceğiz!”
Eyvah, niyetini belli ettin.
Ben kaçıyorum.
Bunun üzerine arkamı döndüm, çantamı omzuma attım ve yürümeye başladım.
Köylüler zaten koşturuyor, kova üstüne kova hazırlıyorlardı. Bana zorla üzüm ezdirecekleri için fazlasıyla heyecanlıydılar.
Bilemiyorum.
Birden beni görmezden geldiler. Ne kadar sevinçli olsalar da, yerliler tamamen hazırlıklarına odaklanmışlardı, bu yüzden sıvışmak için ideal bir an gibi görünüyordu. Gerekirse, süpürgemle de hızlıca kaçabilirdim.
Uzaklaşmaya başladım ama…
İnanılmaz bir şekilde, biri kaçış yolumu tıkıyordu.
Daha önce bir yerlerde gördüğüm sarışın bir kız, elini ağzına kinayeli bir şekilde götürdü. Bunu yaparken, köylülere apaçık bir hor görmeyle bakıyordu. Bir patron ya da kraliçe aurası taşıyordu ve arkasında, bir araba çeken birçok iri yarı adam sıralanmıştı.
“S-sen… Rosemarie’sin!”
“Nasılsınız, Reis? Burada ne yapıyor olabilirsiniz?”
“Seninle alakası yok! Asıl soruları ben sormalıyım! Hepiniz burada ne yapıyorsunuz?! Burası Bu Köy!”
Reis tehditkar bir hava takınmıştı ama Rosemarie’nin adının yazılı olduğu şarap şişesini hâlâ sıkıca tuttuğunu görebiliyordum. Belli ki sadece poz kesiyordu.
Rosemarie homurdandı. “Hıh, sadece şarap satmaya geldim. Bir sürü arabam dolu. Size hep yolu açık bırakmanızı söylerim, çünkü bir süre buralardan geçeceğiz. Neden hepiniz böyle kargaşa içindesiniz?”
“Bizi… aptal yerine koyuyorsun…!”
“Öyle mi? Elinde sımsıkı tuttuğun o şişe ne?”
……”
Reis kanıtı hemen sakladı.
Yakından bakılırsa, üzerinde Rosemarie’nin imzası bile vardı.
Tam bir hayran olmalı!
“Ayrıca, bu ufak tefek kız kim ve neden bir tür cadı kostümü giymiş?”
Ne kadar kaba!
“Böyle görünüyorum çünkü gerçek bir cadıyım.”
Bana göz ucuyla bakış attıktan sonra, Rosemarie tekrar reise döndü. “Oh. Hmm.” Köylülere ve şarap yapımı hazırlıklarına bakarken bir şeyler fark etmiş gibiydi. İfadesi ekşidi. “Anlıyorum. Beni yenemiyorsunuz, bu yüzden bu pasaklı kızı üzümlerinizi ezdirmek için mi kullanmayı planlıyorsunuz? Oh-ho.”
“‘Pasaklı’ mı dedin?”
“Yüzü de şüpheli. Ayrıca, küçük bir çocuğun vücudu var.”
“Şüpheli mi? Küçük çocuk mu?”
“Evet, tıpkı bir çocuk gibisin. Böyle bir çocuğu üzümlerinizi ezdirmekle beni yenemeyeceğinizi anlıyorsunuz, değil mi?”
……”
Sinirleniyorum.
Daha yeni tanıştığın biri tarafından alenen alay edildiğini düşün.
“Pekala, elinizden gelenin en iyisini yapın. Biz yeni bir parti üzüm ezmeye gidiyoruz, o yüzden affedersiniz – kenara çekilin, Bayan Pasaklı Cadı.”
……”
Oh-ho. Bana böyle laf ettikten sonra sessiz kalamam.
“Ben Elaina. Adım Elaina.” Bir adım öne çıktım ve Rosemarie’nin küstah yüzüne dik dik baktım. “Unutma.”
“Belki beni duymadın? Gözümün önünden çekil dedim.”
İfadesi zerre değişmedi ve hepsi bu kadardı söylediği. Tamamen muzaffer bir tavırdı. Rekabet etmiyor olsak da, Rosemarie’nin yüzü beni zaten hiçbir zaman rakip olarak görmeyeceğini söylüyor gibiydi.
…Ne kadar sinir bozucu.
Sanırım onu ezmekten başka çarem yok.
Sonunda, o kadar sinirlenmiştim ki onlarla iş birliği yapmayı ve Bu Köy’ün üzüm ezen kızı olmayı kabul ettim.
Elbette, benim kararımdı ama…
“Neden bu kostüm?”
Köy reisine göre, üzüm ezen kızın belirli bir kıyafet giymesi gerekiyordu… güya.
Fırfırlı, şarap kırmızısı bir etek ve aynı renkte uzun kollu bir üstten oluşuyordu. Üstün bilekleri de fırfırlarla süslüydü ve tamamen kırmızı bir hizmetçi üniformasından farksızdı.
Tanrı aşkına, neden böyle bir kıyafet giymek zorundayım?
Reise göre, bu ürünün daha heyecan verici olmasını sağlıyordu. Onun mantığını anlayamıyordum.
“Pekala, devam et ve üzümleri ez, Bayan Cadı.”
……”
Şarap ezerken uzun saçlarımın zahmetli olacağı belliydi, bu yüzden topuz yaptıktan sonra, çıplak ayağımı meyve dolu kovaya soktum.
“Bu arada, nasıl ezmeliyim onları?”
“En iyisi, tüm sevginizi içine katmanız olur.”
……”
Peki ya içine katacak sevgim yoksa ne yapacağım, ha?
“Şimdilik, Rosemarie’ye olan tüm nefretimi katacağım.”
“Bu sadece basmak olur! İyice ezmeniz gerekiyor!”
Onu görmezden geldim.
“…Pekala!” Ardından eteğin etek ucunu iki elimle kavradım, dizime kadar kaldırdım ve ayağımı kovaya indirdim.
Kovayı dolduran açık yeşil üzümler ayak tabanlarımda serin bir his bıraktı. Ağırlığımı kullanarak, üzümler baskıya dayanamayıp sularını fışkırtana kadar ezdim. Ayak tabanımın altından yoğun, tatlı bir koku yayıldı. Islak çamurdan kurtulmak için bacağımı kaldırdım ama kaçış olmadığı için ayağımı tekrar o iğrenç üzüm püresine indirdim. Ne kadar çok ezersem, parçalanmış üzüm kabukları parmaklarıma o kadar çok dolanıyordu.
Ez, sık, tekrar ez. Yuvarlak, yumuşak his yavaş yavaş ıslak kuma basmak gibi garip bir duyguya dönüştü.
Biraz iğrençti ama bir şekilde bu tuhaf deneyime çabucak alıştım. Dürüst olmak gerekirse, oldukça heyecan vericiydi.
“Öl… öl… öl… öl…!”
İşte bu yüzden bu kadar hevesliydim.
Beni izleyen köylüler sağdan soldan fotoğraf çekiyor ve sevinç çığlıkları atıyorlardı. Sanırım öfkeli küfürlerim, keyiflerine göre fotoğraf çeken köylülere de yönelikti.
Sonunda bacaklarım üzüm suyuyla vıcık vıcık oldu. Köylüler bahsetmeye değmeyecek kadar canlıydı ve ben hızla strese giriyordum.
Sonunda o kadar bunalmıştım ki, sadece zihnimi boşalttım ve tek odaklı bir şekilde üzüm ezdim.
……”
Rosemarie için her gün bunu yapmak ne kadar da zor olmalı.
O Köy halkının umutlarını ve hayallerini omuzlarında taşırken üzüm ezmek zorunda.
……
Gerçi, onun dertleri ve bana ne kadar kötü davrandığı birbirini tam olarak götürmüyor…
“…Tükendim.”
Bir süre ezdikten sonra, köy reisinin evinde kısa bir mola verdim. Reise göre, köylüler dinlendikten sonra tekrar üzüm ezmemi istiyorlardı. Bunun tek seferlik bir şey olduğu için büyük adetlerde şarap üretmek istediklerini söyledi.
“Oh, harika iş çıkardın, Bayan Cadı. Şuraya bir bak. İşte yaptığın şarabı koyacağımız şişelerden biri.”
Önüme bir şişe koydu.
Bu Köy’ün En Kaliteli Şarabı
Bunu tüm nefretim ve sinirimle yaptım.
KÖKEN: KÜL CADISI ELAINA
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.