Kaçak Prensesin Peşindeki Kim?

Dökülmüş sonbahar yapraklarıyla kaplı bir orman. Canlı kızıl renge bürünmüş yapraklar, yavaşça orman zeminine süzülerek iki ülke arasındaki yolu parlak kırmızıya boyuyordu.

Kırmızı bir halıya dönüşen patikada yalnız bir kız yürüyordu.

Üzerinde siyah bir cüppe, başında sivri siyah bir şapka vardı. Hava soğuk olduğundan, ince bacaklarını siyah taytlar sarıyordu.

Açıkça cadı görünümündeki bu kız, gerçekten de bir cadıydı; aynı zamanda bir gezgin.

“…İç çeker.”

Durdu ve başını kaldırıp masmavi gökyüzüne baktı. Melankolik düşünceler saklayan gözleriyle öylece dururken, herkesin ölçütüne göre güzeldi. Yoldan geçen biri olsa, güzelliğine kapılıp şüphesiz kendinden geçerdi. Kadın ya da erkek fark etmezdi. Hepsi kaçınılmaz olarak cazibesine esir düşerdi. Kesinlikle tehlikeliydi.

Bu genç kadın, ölümcül güzelliğini kendine saklıyordu.

Herkes onun kim olduğunu merak ederdi.

Evet, o benim.

“……”

Şey, şaka yapıyordum tabii.

Normalde, bir ülkeden diğerine geçerken, bir cadıdan bekleneceği üzere süpürgeme biner uçardım ama bu sefer farklıydı.

Süpürgemle hızla geçip bu yolun eşsiz manzaralarını kaçırmanın ziyan olacağına karar vermiştim.

Soğuk hava da cabasıydı.

“……”

Ayrıca, az önce ziyaret ettiğim yerden –yanlış hatırlamıyorsam Su Çarkı Şehri’nden– komşu ülkeye gitmek için sadece bu yolda ilerlemem yeterliydi ve çok geçmeden varırdım.

Şimdi her an bir sonraki durağımın silueti belirivermeliydi.

Hafızam beni yanıltmıyorsa, bir sonraki durağım—

“…Oh?”

Düşüncelerim kesilmişti. Farkına varmadan olduğum yerde donakalmıştım.

Bana doğru gelen bir figür gördüm.

Atlı bir adamdı. Atını yedeğinde sakin adımlarla yolun ortasından ilerliyordu.

Bana baka kaldığımı fark edince gülümsedi. Sarı saçlı, mavi gözlü, nazik görünümlü genç bir adamdı; üzerinde oldukça pahalı duran kıyafetler vardı.

Sıradan yakışıklı bir adam olsaydı, ona baka kalmak için olduğum yerde durmazdım sanırım. Sadece bir göz atar, belki de yollarımız kesiştiğinde selam verirdim: Ah, merhaba. Güzel hava, değil mi? –Pekala, bu pek de çekici bir selamlama sayılmaz.

Ama atını önümde durduran adam, anlaşılan o ki, o tür insanlardandı.

Yani demek istediğim, açıkça—

“Bir prens mi?”

Nazik gülümsemesi yüzünde asılıyken başını salladı. “Ah, beni tanıyor musunuz?”

“Tesadüfen, o armayı göğsünüzde Su Çarkı Şehri’nde görmüştüm.”

“Anlıyorum—Hmm. Tahmin ettiğiniz gibi, Su Çarkı Şehri’nin prensiyim. Adım Robert. Tanıştığımıza memnun oldum, Cadı Hanım.”

Atın dizginlerini bıraktı ve elini uzattı.

El sıkışmak istiyor. Pekala.

Elini sıktım, hızlıca “Nasılsınız?” dedim ve bıraktım.

“Demek yollarımız burada kesiştiğine göre, Su Çarkı Şehri’nden Yel Değirmeni Şehri’ne gidiyorsunuz; doğru mu?”

“Evet, öyle.” Başımı salladım.

Bu ticaret yolu, iki şehri birbirine bağlayan tek yoldu. Dün Su Çarkı Şehri’nde kalmıştım. Şimdi Yel Değirmeni Şehri’ne doğru yola çıkmıştım.

“Peki, ülkem hakkında ne düşündünüz?”

“Su çarklarıyla doluydu.”

“……”

“……”

“…Ha? Sadece… bu mu aklınızda kaldı?”

“Evet, öyle.”

Bahsetmeye değer özel bir şey olmamıştı.

“A-anladım… Hepsi bu, öyle mi…?”

Keyfi kaçmış prensi yarı yarıya görmezden gelerek, “Bu arada, Prens Robert, Yel Değirmeni Şehri’nden mi dönüyorsunuz?” diye sordum.

“Hmm? Ah… pek sayılmaz.”

“Yani?”

“Nişanlımı arıyorum.”

Mm-hmm.

“Pekala, çok gurur duydum ama bir gezgin olarak evlenmemin imkansız olduğunu söylemek zorundayım.”

“Neden bahsediyorsunuz…?” Prens Robert açıkça çileden çıkmıştı. “Nişanlım kayboldu!”

“Kayboldu mu…?”

Emin misiniz, kaçmış olmasın?

Prens Robert başını salladı. “Doğrusu, yakında evlenmeyi planlıyorduk. Ama evleneceğim kız, Yel Değirmeni Şehri’nin prensesi. Töreni Su Çarkı Şehri’nde yapabilmek için onu oraya götürmem gerekiyor.”

Mm-hmm.

Demek komşu ülkenin prensesiyle evleniyorsunuz? Etkileyici.

“Ancak, orada benimle evlenmesini pek tasvip etmeyen bir hizip varmış ve bu sabah, Yel Değirmeni Şehri’ne varmamdan birkaç an önce, onu başka bir adamla evlenmeye zorlamışlar bile.”

“……”

Yakışıklı yüzü kederle buruşmuştu. “Ağlıyordu. Sanırım sevmediği bir eşle evlenmekten dolayı üzgündü. Ben de prens rolümü bir kenara atıp onu kaçırdım.”

“Ha…?”

Aman Tanrım. Ne kadar da romantik bir olay örgüsü.

“Yel Değirmeni Şehri’nden ayrıldığımızda, onu atıma bağlı bir kızağa bindirip Su Çarkı Şehri’ne doğru kaçtım.”

“Bir kızak mı?”

Sanki bir eşyaymış gibi mi?

“Ama yolun yarısında, arkama dönüp baktığımda, artık orada değildi. Oysa Yel Değirmeni Şehri’nden birlikte ayrılırken kızakta oturmuş kruvasan yediğinden emindim.”

“Düşmüş olmasın sakın?”

“Ah… İşte bu yüzden onu arıyorum.”

“Anlıyorum.”

Kaçırıldı mı? Bir kaza mı oldu? Yoksa kaçtı mı? Hangisiydi? Prensi dinlediğim kadarıyla, bir tür kaza olmuş ve o da kızı –kızağıyla birlikte– yolun bir yerinde dikkatsizce bırakmış gibi görünüyordu.

Şu anki aşamada bir şey söylemek zordu.

“Yel Değirmeni Şehri’nin prensesi—dalgalı altın sarısı saçları ve alev alev yanan kırmızı gözleri olan güzel bir kız… Onu görmüş olma ihtimaliniz var mı?”

“Su Çarkı Şehri’nden beri bu yolun tamamını yürüdüm ve karşılaştığım ilk kişi sizsiniz, Prens.”

Ona gerçeği söyledim.

Kaşlarını hafifçe çattı, morali bozulmuş görünüyordu. “…Öyle mi?”

Ancak, durumun çok daha karmaşık olduğuna dair bir hisse kapılıyordum. Bu prensin komşu bölgenin prensesiyle evliliğinin ardında daha derin bir şeyler olduğundan neredeyse emindim.

Örneğin, iki aileyi birleştirecek siyasi bir evlilik.

“Prensesle ilk nerede tanıştınız?”

Ona dolaylı bir soru sordum.

“Hmm? Savaşın bitiminin onuncu yılını kutlayan parti’de tanıştık. İlk görüşte aşktı.”

“Mm-hmm, savaşın bitimi, öyle mi? Demek Su Çarkı Şehri ve Yel Değirmeni Şehri bir zamanlar savaş halindeydi? Anlıyorum.”

Yani siyasi bir evlilik, öyle mi?

“Yani, on yıldan daha uzun zaman önce oldu. İki şehir de yanlarında kendi kopyalarının olmasına tahammül edemedi, bu yüzden savaşa girdiler.”

“Bu kadar benzer olmalarına rağmen mi?”

“Çünkü bu kadar benzerler. Hep yanınızda kendinize tıpatıp benzeyen biri olsa rahatsız olmaz mıydınız? Bu önemsiz başlangıçlardan korkunç bir kan davası ve sonunda bir savaş çıktı… Şimdi üzerinde yürüdüğümüz yol, en şiddetli savaşların yaşandığı yerlerden biriydi. Bir zamanlar asker kanıyla ıslanmış, hatta bazıları buraya ‘kan izi’ derdi.”

“…Pek tatsız bir lakapmış.”

Parlak kırmızıya boyanmış yola baktım. Ama kanla değil, sadece dökülmüş sonbahar yapraklarıyla kırmızıydı.

Güzeldi.

“İki şehrin de bunu onaylaması oldukça uzun sürdü ama sonunda barışı sağladık. Eğer o ve ben evlenirsek, iki ülkemiz bir antlaşmadan daha derin bir bağa sahip olacak.”

“Prenses bu birliğe razı mı?”

“Elbette. Razı olmasaydı, nişanlı olmazdık!”

“…Hmm.”

Öyle mi?

Prens Robert’ın evliliği zorladığından ve isteksiz prensesin kaçtığından emindim – ama sanırım yanılmıştım.

Başımı salladım. “Eğer bir yerde karşılaşırsam, sizden bahsederim.”

Başını kaldırdı. “Ah, lütfen yapın. Ve karşılaştığınızda, lütfen ona Su Çarkı Şehri’ne gelmesini söyleyin. Düğün törenini yapmalıyız—” Sonra Prens Robert sözünü değiştirdi. “Ah evet, bu arada, onu bulursanız size on altın parçası ödül vereceğim.”

İşte şimdi anlaştık.

“Anlıyorum. Elimden gelenin en iyisini yapacağım.”

“Lütfen yapın.”

“Bana güvenebilirsiniz.”

Açgözlülükten gözüm dönmemişti. Sadece prense yardım etmek istemiştim. Dürüstçe.

……

Ama zenginler kirli oynamaktan çekinmiyorlar, değil mi? Sanırım finansal varlıkları en güçlü silahları, bu yüzden doğru bedeli ödedikleri sürece istedikleri her şeye sahip olabilirler.

Prens Robert’ın uzaklaştığını izlerken aklımdan geçenler bunlardı.

***

Prens Robert’la yollarımı ayırdıktan sonra bir süre daha yürüdüm, ta ki başka birini görene dek.

Dik dik bakmanın kabalık olacağını düşünerek, gözlerimi yana çevirdim ve bana doğru gelen kişiye tekrar tekrar baktım.

“……”

Güzel bir genç kadındı.

Ama hemen anladım ki o, Yel Değirmeni Şehri’nin prensesi değildi – boyu çok uzundu.

Saçları dümdüz aşağı sarkıyordu, alevli bir kırmızı tonundaydı. Üzerinde bir prensese yakışır bir elbise değil, uğursuz kırmızı bir zırh vardı. Ve en rahatsız edici olanı da, beline bir kılıç kuşanmıştı.

Kırmızı saçlı, kırmızı zırhlı bir kadın, kırmızı bir yolda yürüyordu.

Yollarımın kesiştiği kadın işte böyle biriydi.

İçime kötü bir his doğmuştu.

“Sen…,” diye başladı.

Keskin sesi arkamdan beni delip geçti.

Durup arkamı döndüm. “…Ne?”

“Bana dik dik bakıyordun, değil mi? Ne istiyorsun?”

“Ah, hiçbir şey değil – sadece gözüme çarptın, hepsi bu.”

“Gözüne çarptım, öyle mi? Nesim var?”

Bakışlarımı biraz indirdim ve zırhına baktım. “Ciddi misin? Böyle tehlikeli görünen bir kıyafetle yolda öylece yürüyen birine dönüp bir daha bakmaz mıydın?”

“Kendi işime bakardım.”

“Bu bir cevap değil.”

“……”

“…Bir şey mi oldu?” diye açıkça sordum.

Cevabının ne olacağını zaten biliyordum.

Yel Değirmeni Şehri yönünden geliyordu. Zırh giymiş olmasından, herhangi bir gezgin olabileceğini hayal etmek zordu.

Ayrıca, zırhı bana bir şeyi korumakla görevli biri olduğunu düşündürüyordu.

Basitçe söylemek gerekirse—

“Gerçek şu ki: Vatanımın prensesi kayboldu.”

Ben de öyle düşünmüştüm.

“Kayboldu mu? Aman Tanrım, ne kadar korkunç.”

“Bir şey biliyor musunuz? Dalgalı altın sarısı saçları olan güzel bir kız.”

“Hayır, hiçbir şey.”

Öyle bir kız görmedim… Ama bayağı ortalığı karıştırmış gibi görünüyor.

Bu gidişle, Yel Değirmeni Şehri'ne vardığımda oturup dinlenmeye bir anım bile olmayacaktı. Tüm ülkenin bir panik içinde olma ihtimali çok yüksekti.

Kadın kaşlarını çattı. "…Öyle mi? Peki, prensesi bulursan, lütfen onu Yel Değirmeni Şehri'ne getir."

Prens Robert'ın gitmesini istediği yerin tam tersiydi bu.

……

Coşkuyla başımı salladım. "Pekala. Elimden gelenin en iyisini yapacağım— Bu arada, adın ne?"

"Rosamia."

"Peki, Bayan Rosamia, eğer bulursam onu sana geri getireceğimden emin olabilirsin."

"Lütfen öyle yap."

"Tamam."

Belki.

Karnım gurulduyordu.

Öğle yemeği vakti gelmiş olmalıydı.

"……"

Nedense, ne zaman acıksam kokulara karşı aşırı hassaslaşırdım. Soğuk, ayaz kış havasında bile yemek kokusunu her zaman alabilirdim.

Tıpkı, "Ah, ne kadar da lezzetli bir koku!" der gibi.

"……"

Yemek kokusu burnumu gıdıklayınca olduğum yerde durdum.

O koku. O lezzetli aroma.

Ne olabilirdi ki—? Ah, ekmekti. Ekmek kokusu. Havada eşsiz, hafif tatlı, yumuşak bir koku süzülüyordu.

"Önümde veya arkamda kimse yok… bu da demek oluyor ki…"

Kokuyu takip ederek yoldan saptım, bir çalılığın içine daldım. Bu yönde ekmek olduğuna şüphe yoktu.

İlerledikçe otlar hışırdadı ve sallandı, koku daha da güçlendi.

Ve sonra…

"Mnf…!"

Çalılığın ortasında, bir ağacın dibinde, ağzında bir kruvasanla oturmuş, bana şaşkınlıkla bakan bir kız vardı.

Dizlerinin üzerinde bir yığın kruvasan içeren bir sepet duruyordu. Üzerinde pahalı görünen, bembeyaz bir gelinlik vardı ve dalgalı altın sarısı saçlara sahipti. Beni fark ettiğinde parlak kırmızı dudakları hareket etmeyi bırakmıştı.

…Acaba?

Lezzetli kokuya kapılıp, beklenmedik bir şekilde başka biriyle karşılaşmıştım.

"Prenses, sanırım? Yel Değirmeni Şehri'nin mi?"

"……!"

Omuzları şaşkınlıkla irkildi ve kız elindeki kruvasanın kalanını hızla çiğnedi.

Demek bana cevap vermekten daha önemliydi bu. Anlıyorum.

Kız bir an çiğnedi, sonra nihayet yutkundu ve bana dik dik baktı. "Sen kimsin? Başkasının adını sormadan önce kendini tanıtmalısın. Ne kadar kaba."

Adını sorduğumu hatırlamıyorum ama. Sadece teyit ediyordum.

"…Küllü Cadı Elaina. Bir gezginim."

"Bu daha iyi. Elaina… Güzel bir isim. Benim adım Chocolat. Dediğin gibi. Ben Yel Değirmeni Şehri'nin prensesiyim."

"Bir prenses böyle bir yerde ne arıyor?"

"Açık değil mi? Öğle yemeği yiyorum."

"Peki, o kruvasanlardan birini alabilir miyim?"

"Ah, buyur."

"Teşekkür ederim."

Ağaçların gölgesine gizlenmiş, Prenses Chocolat ile kruvasanları kemirirken onun hikayesini bir araya getirmeye çalışıyordum.

Şimdilik, nişanlısı Prens Robert ile karşılaştığımı bir sır olarak sakladım. Ne de olsa, onların siyasi bir evlilik olduğuna hala ikna olmuştum. Onu şüpheye düşürdüğümü söylemiyorum ama aralarında gerçekte ne olup bittiğini öğrenmek istiyorsam bunun en iyi hareket tarzı olduğuna karar verdim.

İlk adım, kolay bir soru sormaktı.

"Ülkene dönmeyi düşünüyor musun?"

"Korkunç bir kişi tarafından takip ediliyorum. Geri dönmek istesem bile yapamam."

"…Korkunç bir kişi mi?"

"Evet. Mutluluğumu yok edecek korkunç bir kişi."

Hmm. Bu, Prens Robert'ın hikayesiyle örtüşüyor— bu da demek oluyor ki…

"Seni evliliğe zorlamaya çalışan kişi miydi bu?"

"Evet, o kişi… Durumum hakkında bilgin mi var?"

"Evet, bir nevi—parça parça duydum."

"…Kimden?"

Prenses Chocolat'ın tetikte olduğunu anlayabiliyordum. Mantıklıydı: Komşu ülkenin prensiyle evlenmek istemişti ama kendi şehrinden biri onu durdurmaya çalışıyordu. Kendi sözleriyle, mutluluğunu yok edecek korkunç biri vardı—ve o kişi etrafta olduğu sürece dikkatli olmak zorundaydı.

Eğer aynı şehirdenlerse, bu düşmanının tek başına hareket etmediği ihtimali olduğu anlamına geliyordu.

Pekala, bu işleri karmaşıklaştırıyor. Önceki varsayımlarımızı gözden geçirelim.

"Merak etme. Sevgilinden duydum."

"Oh, bu bir rahatlama."

Sakinleşmeye çalışırken, prenses kruvasanından kocaman bir ısırık daha aldı. Ben de onu taklit ettim, ağzıma bir lokma ekmek tıkıştırdım.

Pekala, bu sorgulama hattına devam edelim.

"Peki sevgilinin yanına gitmek istemiyor musun?"

"Ama o korkunç kişi muhtemelen buralarda takılıyor olacak, değil mi? Ben sadece burada bekleyeceğim."

"Sadece burada bekleyip kruvasan mı yiyeceksin?"

"Evet."

"Ama koku seni ele verecek."

"Senin gibi kruvasan kokusunu alabilen saçma bir yeteneğe sahip başka bir yaratık olduğuna tüm dünyada şüphe duyuyorum. Neredeyse bir kruvasan düşkünüsün."

"Bu doğru değil!"

Ne kadar kaba.

"Öyle mi? Al, bir kokla." Prenses Chocolat kruvasanını burnumun altına salladı.

Hemen yedim.

"Lezzetli."

"…Neden benimkini yedin?"

"Komşunun tavuğu komşuya kaz görünür."

"Kelimenin tam anlamıyla aynı çimende oturuyoruz."

"Hatta bu yüzden yemem için daha da iyi bir sebep."

Tıpkı birbirine çok benzeyen iki komşu bölge gibi kavga ediyorduk.

Kendi kruvasanımın kalanını da silip süpürdüm ve ayağa kalktım. "Pekala, yeterince oyalandık. Gidelim mi?"

Prenses Chocolat bana baktı. "…Nereye gidelim?" Gözleri endişeyle doluydu. "Söylediklerimden tek kelime bile duymadın mı? Sevgilimi tam burada beklemeye niyetliyim. O korkunç kişiyle karşılaşmak istemiyorum."

"Ama burada kalırsan, er ya da geç bu yürüyen kabus seni bulacaktır."

"……"

Sustu ve ben tekrar konuştum. "Prenses, sevgilin tarafından seni bulup geri getirmekle görevlendirildim." Bir el uzattım. "Kruvasanlar için teşekkür olarak, sana eşlik etmeme izin ver."

Prens Robert ve Rosamia.

Ortak noktaları, şimdi yanımda yürüyen kızdı—ikisi de Prenses Chocolat'ı arıyordu.

Tahmin etmem gerekirse, o ikisinden birinin Prenses Chocolat'ın sürekli bahsettiği korkunç kişiyle bir ilgisi olduğunu söylerdim. Ne de olsa, her ikisi de onu farklı bir ülkeye götürmek istiyordu.

Bu da demek oluyor ki, yanlış olanı seçersem Prenses Chocolat'ı kötü ellere teslim edebilirim. Hangisine inanmalıyım? Pekala, prensesle kalırsam cevabın sonunda ortaya çıkacağından eminim.

"…Ha? Su Çarkı Şehri'ne mi gidiyoruz?"

"Evet. Sevgilin orada seni bekliyor."

Uzun bir beyin fırtınasından sonra, Prens Robert'ın beklediği yere doğru gitmeye karar verdim. Prens, ikisi arasında daha inandırıcı olanıydı. Rosamia'ya prensesi aramasını emreden kişinin ne söylediğini bilmek imkansızdı. Prenses Chocolat'ı isteği dışında evliliğe zorlamaya çalışan korkunç kişi için çalışıyor olması mümkündü.

Eğer birini seçeceksem, Prens Robert'a inanmanın daha iyi olacağını düşündüm. Komşu ülkenin prensi olsa bile, prensesin kendi ülkesiyle savaşa girmiş bir ülke… Yani, her şeyden önce, savaş on yıldan fazla bir süredir bitmişti ve şimdi iki ülke ticaret ortağı bile olmuştu, bu da göz önünde bulundurmam gereken bir noktaydı.

Prenses Chocolat'a döndüm. "Pekala, gün batmadan varmış oluruz. O zamana kadar, yanımda sanki gezintiye çıkmışız gibi yürü."

"Tamam…" Prenses Chocolat'ın yüzünde hüzünlü bir ifade vardı. "Ama merak ediyorum…"

"Neyi merak ediyorsun?"

"Sevgilim neden Su Çarkı Şehri'nde bekliyor?"

Bana sorma…

"Seni yakalamaya çalışan kabus kişinin Yel Değirmeni Şehri'nde pusuya yatmış olabileceği için olduğunu düşünmüyor musun?"

Ayrıca, o Su Çarkı Şehri'nin prensi, bu yüzden kendi şehrinde beklemesini o kadar da tuhaf bulmuyorum.

Prenses Chocolat başını öne eğdi. "Ve sonunda uzun zamandır beklediğimiz düğünümüz olacaktı… Resmiyet kazanması o kadar çok zaman aldı ki," diye homurdandı.

"O konuda endişelenme. Görünüşe göre başlangıçta planladığın şeyi Su Çarkı Şehri'nde elde edeceksin."

"…Ne demek istiyorsun?"

"Düğünün, elbette," dedim, başını kafa karışıklığıyla eğmiş Prenses Chocolat'a. "Asıl plan düğünü Su Çarkı Şehri'nde yapmaktı, değil mi?"

Bu kadarını söylemiştim ki, Prenses Chocolat olduğu yerde durdu.

"Neden bahsediyorsun?"

Bana şüpheyle baktı. Garip bir histi—ikimiz de çok önemli bir şeyden bahsediyorduk ama tamamen farklı sayfalardaydık.

Belki en baştan başlamak daha iyi olurdu.

"Sevgilin Prens Robert, değil mi?"

"Hayır." Prenses Chocolat başını salladı. Sonra açıkça, "Bana musallat olmasından korktuğum kişi o!" dedi.

Bu dramatik yeni gelişmeye daha cevap veremeden, oldu.

Hayır, "oldu" demek yerine, "üzerime doğru uçtu" demeliyim.

"—Ngaaaaaahhh!"

Gittiğimiz yön olan Su Çarkı Şehri tarafından bir adam uçarak geldi.

Sarı saçlı ve mavi gözlüydü. Yanımızdan süzülerek geçerken kısık bir sesle çığlık atan adam, yürüdüğümüz yolda yuvarlandı, kırmızı yaprakları etrafa saçarak sonunda durdu.

"Acaba iyi mi?"

Oldukça hırpalanmış görünüyordu.

"…O adam, mutluluğumu yok edecek korkunç kişi," dedi Prenses Chocolat, cüppemin eteklerini sıkıca tutarak.

Kendisi zaten yok edilmiş gibi görünüyordu.

"Ama kim yapabilirdi ki…?"

Prenses Chocolat'ı görüp Su Çarkı Şehri'nden buraya uçarak gelmiş olması imkansızdı. Daha doğrusu, eğer uçarak geldiyse, birisi onu uçurmuş olmalıydı.

Belki atı tekmelemiştir?

Geldiği yöne baktım—Su Çarkı Şehri'ne doğru.

"…Erm."

Ve bir adım geri çekildim.

"Rosamia…!"

Prenses Chocolat yanımda mırıldandı.

Su Çarkı Şehri yönünden bize doğru yavaşça yürüyen, Yel Değirmeni Şehri'nin şövalyesi Rosamia idi. Çok, ama çok kötü bir ruh halinde görünüyordu, kana susamışlık yayıyordu. Etrafında, yanlışlıkla çarpsan bile boynunu kıracakmış gibi bir aura vardı. Kocaman bir kütük taşıyordu ve bu onu daha da korkunç yapıyordu. Sanki kafaları ezmeye hazırmış gibi görünüyordu.

"Rosamia! Rosamia, geldin! Oh, neyse ki—"

“Hı? Ah, durun, Prenses Chocolat!”

Birdenbire ne olduğunu anlayamadım.

Prenses, onu durdurma çabamı umursamadan doğruca Rosamia’ya koştu.

Tıpkı sevgilisine kavuşan bir genç kız gibiydi.

……

……Hmm?

Bir tahmin yürüttüm ama hayır, hayır, imkansızdı.

“Prenses!”

Sahne akmaya devam etti, beni tamamen geride bırakarak. Rosamia, kendisine doğru koşan Prenses Chocolat’ı kucaklamak için kollarını açtı.

Peki ya tuttuğu kütük?

Onu fırlatıp attı. Kararlılıkla.

“Prenses!”

“Rosamia!”

İkisi tutkuyla kucaklaştı.

“Ah…”

Arkamdan yarı ölü dövülmüş bir adamın inlediğini duyar gibi oldum ama korktuğum için arkamı dönmedim.

“Ah, Prensesim…! Çok şükür, çok şükür…”

“Rosamia…! Çok korktum…”

……

Bu kadarı da fazlaydı.

Sadece düşünmeyi tamamen bırakmak istedim.

Emin olmak için, Prenses Chocolat ve Rosamia’dan durumu dinlemelerini istedim. Onların dolambaçlı hikayesini özetlersek, durum şuydu:

Önce biraz geçmişe gidelim.

Değirmen Şehri’nin prensesi Chocolat ve yanındaki şövalye Rosamia birbirlerine aşıktılar. İki kadın arasında karşılıklı romantik bir aşktı ama aşk aşktır.

Aşk her şekle bürünür sonuçta, o yüzden hikayeye devam edelim.

Neyse, bu iki aşık birbirlerine o kadar tutkuyla bağlıydı ki kimse aralarına giremezdi.

Ancak, prensesin sıradan bir şövalyeyle evlenmesi fikrine karşı bir direniş vardı ve Değirmen Şehri kralı, Prenses Chocolat’ın babası, bunun iki kadın arasında bir evlilik olacağını öğrendiğinde, kızının bu birliktelikten çocuk sahibi olamayacağı için son derece mutsuz oldu.

Ve böylece kral, onu başka biriyle evlenmeye zorlamaya karar verdi. Partneri, komşu Su Çarkı Şehri’nin prensi Robert olacaktı.

İki aşık, kral tarafından gizlice planlanan Robert ve Prenses Chocolat arasındaki evliliği öğrendiklerinde şiddetle karşı çıktılar.

“Ama Baba, erkeklere hiç ilgim yok.”

“Majesteleri, hayatımı prensesle birleştirmeye karar verdim.”

Durumlarını kralın huzurunda sundular.

“Rosamia…”

“Prenses…”

Tüm bunları bana anlatırken utangaçtılar.

Kral ise onları tamamen görmezden gelmişti. Bunun yerine, düğün için belirli bir tarih ve saat belirledi.

“Birkaç gün içinde Prens Robert senin için gelecek. Git ve Su Çarkı Şehri’nde evlen,” demişti kral ona anlaşılan.

Prens Robert ile evlilik planının zaten bir süredir iş başında olduğundan şüpheleniyordum. Tahmin ettiğim gibi, bu siyasi bir evlilikti.

Bunu bir kenara bırakırsak, ikisi yaklaşan düğün yüzünden telaşlanmıştı.

Ve sonra bir sonuca varmışlardı.

“İşte bu! Eğer Prens Robert ile düğünden önce evlenirsek, sorun çözülür!”

“İşte benim prensesim!”

Ve böylece Prenses Chocolat ve Rosamia küçük bir kilisede gizli bir düğün töreni planlamışlardı. Gizli törenlerinin hazırlıkları ilerledi ve Prenses Chocolat, nihayet sevdiği kişiyle evlenebileceği için gözyaşlarına boğuldu.

Ancak o ortaya çıkmıştı. Mutluluğunu yok edecek korkunç kişi – Prens Robert – kilise kapısından içeri dalıp Prenses Chocolat’ı kaçırdı. Sonra onu bir kızağa (bir sepet kruvasanla birlikte) koydu, kızağı kendi atına bağladı ve Su Çarkı Şehri’ne doğru dörtnala uzaklaştı.

Prenses Chocolat tüm bunlarla oldukça soğukkanlı bir şekilde başa çıktı.

Kızağı ata bağlayan ipi çok basitçe çözdü ve kaçtı.

Ve sonra, ormanın ortasında sakince kruvasan yiyerek, sevgilisinin onu kurtarmaya gelmesini bekledi.

Sonsuza dek mutlu yaşadılar.

……

Pek sayılmaz aslında…

“Rosamia!”

“Prenses!”

“Rosamia…”

“Prenses…”

“Rosamia…?”

“Prenses…?”

“Rosamia!”

“Prenses!”

Böyle bir diyaloğu dakikalarca, bitmek bilmeyen dakikalarca dinlemenin ne kadar utanç verici olacağını tahmin edebilirsiniz.

Sadece birbirlerinin isimlerini çağırıyorlar. Peki neden başkasının yerine bu kadar utanıyorum? Sahne o kadar garipti ki, sadece gözlerimi ve kulaklarımı kapatıp olduğum yere çökmek istedim.

“Öp beni…”

“Yapamam, Prensesim. İnsanlar izliyor.”

“Bunu umursamıyorum.”

“Ama…”

“Beni artık sevmiyor musun?”

“Hayır, öyle söyleme…”

“O zaman, lütfen…”

“Prensesim…”

“Rosamia…”

……

İzlemek artık çok zordu.


Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.