Bir Şemsiye ile Bir Süpürge Arasında Yağmura Dair Bir Hasbihal

O gün bardaktan boşalırcasına yağmur yağıyordu.

Kurşuni, kapalı gökyüzünden damlalar dur durak bilmeden iniyordu. Tüm dünya karanlık bir sisin içinde yutulmuş gibiydi.

"Of, berbat..."

Restorana girdiğimde gökyüzü sadece bulutluydu ve yağmur ha yağdı ha yağacaktı. Ancak karnımı doyurup dışarı çıktığımda, dışarıdaki dünya tamamen değişmişti.

Şiddetle bastıran yağmurda öyle bir hava vardı ki sanki ezelden beri yağıyordu ve yakın zamanda durmaya da hiç niyeti yoktu.

Şemsiyemi açıp hanın yolunu tuttum.

Yağmuru pek sevmem. Her yer nemli ve kasvetli olur, insanın neşesini kaçırır. Bütün günü içeride kitap okuyarak geçirsem bile o rutubet insanın ruhuna işler, zaman geçtikçe dayanıklılığım tükenir gibi olur. Islak bir bez parçası gibi yatağa serilir kalırım, sanki tüm yağmur suyunu içime çekmişim gibi kıpırdayamaz hale gelirim.

Hiçbir şey yapmasam bile beni yoruyor bu hava.

"Bugün döner dönmez hemen uyuyacağım..." diye mırıldandım. İçimde zerre istek yoktu, derin bir iç çektim.

Son zamanlarda bir handa yayılıp uyumaya pek vaktim olmamıştı, yani dinlenmek için aslında mükemmel bir fırsattı.

Ancak yanımda yürüyen kız, şemsiyesini kaldırıp bana baktı.

"Ben yanındayken bile uyumayı mı tercih edersin? Pes doğrusu!"

Bu dramatik şaşkınlık ve üzüntü gösterisi, tek başıma çıktığım yolculukta bana her daim eşlik eden o kızdan, daha doğrusu o eşyadan geliyordu.

Süpürgemden.

Bakımı yapılmayan silahların paslanıp kullanılamaz hale gelmesi gibi, arada bir kullanılmayan büyü de körelir. Özellikle eşyaları insan formuna sokan o karmaşık büyülerde, eğer uzun süre ara verirseniz nasıl yapıldığını unutabilirsiniz.

Bir büyücü olarak yetenekleri taze tutma bahanesiyle de olsa, arada sırada bir iki çetrefilli büyü yapmak önemlidir.

Bu amaçla, uzun zamandır ilk kez süpürgemi bir insana dönüştürmüştüm. O bu formdayken birlikte öğle yemeğine çıkmıştık. Hanımefendi Süpürge’yi insana dönüştürme büyüsünü o kadar kusursuzlaştırmak istiyordum ki uykumda bile yapabilmeliydim.

Lakin gel gör ki bunu seçtiğim gün yağmura denk gelmişti; tam bir şanssızlık.

"Yağmur güzel değil mi? Şehrin gürültüsünü bastırıyor. Bu sağanak bize küçük bir huzur anı bahşediyor. Bayılıyorum buna."

Gözlerini akan yağmura diken kız, elini şemsiyesinin altından dışarı uzatıp gülümsedi.

"Huzur, demek öyle...?"

Yağmurun sesine kulak verdim. Arnavut kaldırımlarına vuran damlalar. Çatılara çarpıp sekenlerin sesi. Su birikintilerine dalan damlalar. Şehrin üzerine durmadan yağan yağmurun her biri kendine has bir gürültü çıkarıyordu. Sonra, yağmur seslerinin arasında zar zor duyulan bir şey çarptı kulağıma; sanki bir yavru köpeğin ağlaması gibiydi.

......

Yavru köpek mi?

"Viyak... viyak..."

Merakım uyanınca başımı kaldırdım. Etrafa bakındığımda, yol kenarında açık bırakılmış siyah bir şemsiye gördüm. Altında tek bir tahta kutu duruyordu. Köpek sesi oradan geliyor gibiydi.

"...Terk edilmiş bir hayvan olmalı."

Bunu anlar anlamaz o yöne doğru yürüdüm. Gezgin bir yolcu olduğum için yanıma alsa bile bir yavru köpekle ne yapabilirdim ki? Ama yine de merak işte, kutunun içine bir göz atmak istedim.

Biraz hızlanarak tahta kutunun yanına kadar seğirttim.

Sonra kutunun üzerini örten büyük şemsiyeyi kaldırdım.

Bunu yaparken de kendi kendime, "Bir yavru köpeği böyle acımasızca terk edip, sonra da ıslanmasın diye tepesine şemsiye dikecek kadar hem nazik hem de gaddar nasıl olunur, anlayamıyorum," dedim.

Ardından kutunun içine baktım ama...

"......?"

Kafamı yana eğdim.

"Viyak... viyak..."

Ağlama sesini duyabiliyordum.

Buna rağmen kutunun içi boştu. Değil bir köpek, içinde tek bir çöp bile yoktu.

"Elaina Hanım, bir sorun mu var?" diye sordu süpürgem arkamdan yetişerek.

Ses tonuna bakılırsa, tuhaf bir şey bulup bulmadığımı sormaktan ziyade ne halt ettiğimi anlamaya çalışıyor gibiydi.

Sonra bana baktı, ellerimde iki şemsiye tuttuğumu ve kafa karışıklığıyla bakındığımı görünce, "Ağlayan kutu değil, şu elindeki," dedi.

"Ha?"

Az önce yerden aldığım şemsiyeye baktım.

"Viyak... viyak..."

Sırılsıklam olmuş şemsiye, resmen hıçkırarak ağlıyordu.

......

Dünyada neler oluyordu böyle?


"Bu şey nasıl çalışıyor acaba?"

Hanımefendi Elaina, ağlayan şemsiyeye karşı inanılmaz bir ilgi duyuyordu. Çok nadir bulunan bir eşyaydı bu. Handaki odasına döner dönmez üzerindeki yağmur suyunu sildi ve şemsiyeyi açıp kapatarak her açıdan incelemeye başladı.

Bu arada, konudan biraz sapacağım ama görünüşe göre bir inceleme sırasında eşyanın dış görünüşünü gözlemlemek, araştırmanın hayati bir parçasıymış. Hanımefendi Elaina bana bir keresinde böyle demişti. Bir şeyin dışarıdan nasıl göründüğüne bakarak, onun ne olduğu hakkında genel bir fikir sahibi olabilirmişsin.

Bu yüzden, Hanımefendi ne zaman bir şeyi incelese, her zaman dışına iyice bakarak başlardı.

Bunu bana anlattığı sırada ben de bir eşya perspektifinden konuşma cüretinde bulunup, "Ama benim gibi eşyalar arasında utangaç olanlar vardır, bu yüzden lütfen hiçbir şeye çok dik dik bakmayın," demiştim.

Belki de Hanımefendi Elaina o zamanki konuşmamızı unutmuştu.

"Tam olarak neresinden ağlıyor bu...?"

Dürtüyor, elini üzerinde gezdiriyor, hafifçe vuruyordu. Şemsiyenin her kıvrımını, her santimini didik didik etti. Merak ateşi iyice körüklenmişti.

Onun bu hallerini izlerken aniden bir şeyi fark ettim.

"Hanımefendi Elaina, yoksa siz şemsiyenin sesini duyamıyor musunuz?"

Kafamı yana eğdim; o da sanki bir ayna görüntüsüymüşüm gibi aynısını yaptı.

"Sesini mi? Hayır, eğer o ağlama sesinden bahsediyorsan, başından beri duyuyorum."

"Ağlama mı dediniz? Birinin gözyaşı dökmesi gibi mi yani?"

"Öyle demek istedim ama..."

"Anladım." Sonunda jeton düşmüştü. "Yani sizin kulağınıza şemsiyenin sesi, bir hayvanın inlemesi gibi mi geliyor?"

"...? Evet, yani... Yavru köpeğin sızlanması gibi bir ses duyuyorum ama senin duyduğun farklı mı, Süpürge?" diye sordu bana.

Kesinlikle farklıydı.

"Bana gayet normal bir insan sesi gibi geliyor."

Başımı sallayıp şemsiyeye baktım.

"Ahhhhh! Yeter be! Nereye bakıyorsun öyle?! Sen beni kim sanıyorsun?! Terbiyesiz!"

Hanımefendi Şemsiye, kaba bir şekilde kıvrımlarını tokatlayıp duran Hanımefendi Elaina'ya bağırıp çağırıyordu.

"Bu arada Hanımefendi Elaina, şemsiye şu an nasıl bir ses çıkarıyor?" diye sordum.

"Uluyor gibi sesler çıkarıyor."

"Uluyor mu?"

"Öyle yapmıyor mu?"

"Aslına bakarsanız, tamamen farklı bir şey söylüyor."

Benim algımla Hanımefendi Elaina'nınki arasında devasa bir uçurum olduğu açıkça ortaya çıkmıştı.

"Dur artık! Senin gibi bir insan şemsiye açmamalı!"

"Vay canına. O kadar tatlı bir sesle ağlıyor ki... Herhalde bu ilgimden memnun kaldı."

"Öfkeden kuduruyor."

"Yeter artık, rahat bırak beni! Yanına kâr kalacağını mı sanıyo— kyah! Dur! Nereye dokunuyorsun sen—?"

"Aaa? Şemsiyenin ağlaması bir anda yumuşadı sanki, değil mi? Yoksa bana ısınmaya mı başladı?"

"Hayır, size lanetler yağdırıyor."

"Hrr... Hayatımda hiç bu kadar aşağılanmamıştım— iyi, madem öyle. Kaderime razıyım. Elinden geleni ardına koyma! Haşla beni, yak beni, istersen kafanın üstünde taşı!"

"Bak, bu sefer sinirlendiğini ben bile anladım."

"Aslında nasıl yorumladığınıza bağlı; bu seferki sesi kulağa biraz memnun kalmış gibi de geliyordu."

Hanımefendi Elaina verdiğim cevapla iyice şaşırmış görünüyordu.

"Bu iş epey karışık..."

Onayladım.

"Çoğu şemsiye dik başlı bir kişiliğe sahiptir."

"İç çeker... Öyle mi dersin?" Hanımefendi Elaina başını salladı.

İşte o an, Hanımefendi en temel soruyu sordu: "Sahi, bu Hanımefendi Şemsiye neden öylece sokağa terk edilmişti?"

Doğrusu bunu ben de merak ediyordum.

"Neden?" diye sordum Hanımefendi Şemsiye'ye.

"Hııı? Sana ne be? Bir süpürge parçasına mı hesap vereceğim!"

İlginç.

"Cevap vermek istemiyor gibi."

"Öyle mi?"

Hanımefendi Elaina acımasızca şemsiyeyi açıp kapatmaya başladı.

"Hayırrrr! Anlatacağım! Tamam anlatacağım, dur dur artık!"

Oha.

"Pekala, Hanımefendi Şemsiye. Anlat bakalım, tam olarak ne geldi başına?"

"Offf... Oysa benim ne kadar iyi bir sahibim vardı... Şimdi ise bu tuhaf kadın beni hırpalayıp duruyor..."

"Ne dedi?"

"Şimdi gerçekten ağlıyor."

Şemsiyeye tutunmuş su damlaları, o açılıp kapandıkça her yere savruldu ve yere saçıldı.

"Bunlar başından beri gözyaşı mıydı yani?"

Hanımefendi Elaina telaşla Hanımefendi Şemsiye'yi katladı ve o da hikayesini anlatmaya başladı.


Hanımefendi Şemsiye yağmurlu günlere bayılırdı.

Aslında bu çok doğaldı, sonuçta şemsiyelerin en aktif olduğu günlerdi o günler. Köklü bir şemsiye dükkanında üretilmişti; yani iyi bir aileden gelen genç bir hanımefendi gibiydi. Ne zaman yağmurlu bir gün gelse, dükkanın arkasından pencereye bakarken içi kıpır kıpır olur, diğer şemsiyeleri yapan ustalara usulca fısıldardı.

"Ah, ne kadar nefis, ne kadar harika! Acaba nasıl muhteşem bir insan gelip beni satın alacak? Söyle bakalım ihtiyar, sence nasıl biri olacak?"

Sapı ormandaki bir ağaçtan yapılmıştı. Yıllarca satılmadan bekleyen bu şemsiye, sesini duyurmaya çalışıyordu. Bildiğimiz gibi, uzun süre kullanılan eşyalar bazen gizemli güçlerle donatılırlar.

Zanaatkârlardan biri dönüp ona baktı. “Ha? O da neydi öyle? Şu şemsiyeden tuhaf bir ses geldi sandım. Hem bayağı da eskimiş... Böyle bir şeyi satamayız. Neyse, en iyisi çöpe atmak.”

“Ha?”

Ertesi gün, yanmayan çöplerden biriymiş gibi kapı dışarı edildi. Sesini kimse duymuyordu.

“Dürüst olmak gerekirse, dükkânın kuytusunda tuhaf sesler çıkaran bir şemsiye yeterince ürkütücü olurdu.” Hanımefendi Elaina oldukça mantıklı bir noktaya parmak basmıştı.

“Lütfen böyle yapmayın Hanımefendi Elaina. Bazı durumlarda mantıklı bir argüman sunmak, tacizden farksız kalabiliyor.”

Hikâyeye geri dönelim.

Yanmayan çöp niyetine bir kenara fırlatılan şemsiye, keder içinde çöp konteynerinden gökyüzüne baktı.

Kurşun gibi ağır gökyüzünü süzdü.

Ah... Hayatı burada, böyle bir yerde mi son bulacaktı? İyi bir aileden gelen genç bir hanımefendiyken, bir anda hayatın sillesini yiyip hiç kullanılmadan çürümeye mi terk edilecekti? Düştüğü bu hazin durum karşısında donup kalmıştı.

Derken yağmur boşanmaya başladı.

Yağmur, zerre acımadan tüm gövdesini sırılsıklam etti.

İşte tam o an, beklenmedik bir şey oldu.

“Aman be, şu ani bastıran yağmur da... ne sinir bozucu...”

Bir adam tesadüfen oradan geçiyordu.

Adamın gözü birden ona ilişti. “Ooo! Burada bir şemsiye bulmayı hiç beklemiyordum. Şanslı günümdeyim herhalde!” diyerek onu yerden kaldırdı.

“Kyah! Seni küstah adam...!” İyi bir aileden gelen genç hanımefendimiz, adam onu aniden açıverince hem şaşırmış hem de mahcup olmuştu. “Hemen dur orada, seni hadsiz herif! Ben senin gibilerin öyle kafasına göre açabileceği ucuz şemsiyelerden değilim!”

Böyle söylese de, hatta daha kelimeler ağzından dökülürken bile, göğsünde belirgin bir çarpıntı hissetti.

“Neden... neden kalbim böyle küt küt atıyor...?”

Aşka meftun bir yapısı vardı ve oracıkta aşık oluvermişti.


Hikâyesini buraya kadar dinledikten sonra şemsiyeye bir soru sordum.

“Yani o adam senin sahibin mi oldu?”

Başını iki yana salladı.

“Hayır, o tanıdığım ilk erkekti.”

“İlk erkek mi?”

Söylediği gibi, ona aşık olmuş olsa da nihayetinde o ilk adamla olan ilişkisi kısa sürede sona ermişti.

“Ondan sonra bir kafeye girdi ve beni oradaki restoranın şemsiyeliğine öylece bırakıverdi...”

Aman yarabbi.

“Ne kadar zalim bir adammış.”

Peki ama neden terk edilmişti?

“Aslında terk edilmek istemiyordum, o yüzden adam beni eline alır almaz konuşmaya başladım ve hiç susmadım. Ama o, ‘Iyy! Bu şemsiyeye ne oluyor böyle?! Beni acayip ürkütüyor!’ dedi ve beni fırlatıp attı.”

“Anlıyorum, yani çöpe atılman için haklı bir sebep varmış.”

“Çok kötüsün! Bunu nasıl söylersin?!”

Hıçkırarak ağlar

Bayan Şemsiye yeniden ağlamaya başladı. Hanımefendi Elaina’nın biraz canı sıkılmıştı; “Daha yeni kurulamıştım seni...” diyerek yanaklarını şişirdi ve elinde bir bezle yerdeki suları silmeye koyuldu.

Bayan Şemsiye ise Hanımefendi Elaina’nın üzerine gözyaşlarını dökmeye devam ediyordu.

“Tanıdığım o ilk adamla her şey işte böyle bitti... Biliyor musun, beni evine bile götürmedi...”

Onun anlattığına göre, bir erkekle olan ilk ilişkisi, gelip geçici bir nisan yağmuru gibi çabucak bitmişti.

“Korkunç değil mi...? Üstelik benim ilk seferimdi...”

Pekala, ilk seferler üzerine yapılan bu tartışmaları bir kenara bırakalım.

“Sonra ne oldu?” diyerek hikâyesine devam etmesi için onu teşvik ettim.


Anlattığına göre, ondan sonra elden ele gezmişti.

“Ondan sonra çeşit çeşit insanların elinden geçtim, kadın erkek demeden...” Bu dünyada herhalde bir şemsiye kadar kolay çalınan başka hiçbir şey yoktur. Nedense insanlar, dışarıda bardaktan boşalırcasına yağmur yağarken başkasının şemsiyesini almayı pek de suç saymazlar.

Sonuç olarak kendini bazen yol kenarında, bazen de farklı farklı şemsiyeliklerde sürüklenirken bulmuştu.

“Of ya... Ani bastıran yağmurlar tam bir bela...”

Şemsiyenin ikinci sahibi genç bir kadındı. “Ahhh, normalde şemsiyeyi erkeklere taşıtırdım ama...” Bayan Şemsiye’ye göre bu kadın, sürekli bir erkekten diğerine koşan, bayağı bir tipti.

“Pek temiz sayılmaz ama bu şemsiye işimi görür herhalde.”

Genç kadın şemsiyeyi alıp açtı.

“Grrrrrr!”

Bayan Şemsiye’nin tepesi atmıştı. Açıkçası, genç kadın ile şemsiye hiç de uyuşmamışlardı.

“Gyaaahhh! Şemsiye konuştu!” Genç kadın, Bayan Şemsiye’yi mahalledeki bir kafenin şemsiyeliğine tıkıştırıp yağmurun altında olabildiğince hızlı bir şekilde evine doğru koşturdu.

“Tch! Müstahak sana!” diye tükürdü şemsiye bulunduğu yerden.

Ondan sonra, başka biri tarafından alınması sadece birkaç dakika sürdü.

Yeni sahibi, kıyafetlerinden yüksek bir yıllık geliri olduğu anlaşılan bir adamdı.

“Eyvah. Ani bir yağmur ha? Hiç sırası değildi.”

Kafeden henüz çıkmış olan adam, avucunu gökyüzüne doğru açtı, birkaç yağmur damlasını yakaladı ve içini çekti.

“Ama benim gibi birinin ıslanması dünya için gerçek bir kayıp olurdu.”

Bu zarif ve beyefendi görünümlü adam, sanki en başından beri kendi malıymış gibi şemsiyeyi arsızca çaldı.

“Kyah...! Seni küstah adam—”

Bayan Şemsiye heyecanlanmıştı. Durumu iyi görünüyordu ve tam ihtiyacı olduğu anda onu yanına alarak insancıl bir yönünü göstermişti; şemsiye, bu durumun kendisini can evinden vurduğunu söyledi. Henüz tanıştığınız bir eşyanın size romantik tercihlerinden bahsetmesini dinlemenin nasıl bir his olduğunu tarif etmek zordur.

Bu çekici beyefendiyle olan birlikteliği bir süre devam etmiş gibi görünüyordu ama Bayan Şemsiye’nin dediğine göre adam tam bir istismarcıydı.

“Söyle bana, bugün beni nereye götürüyorsun?” diye sordu şemsiyenin altındaki kız.

Bu yakışıklı adam yanında Bayan Şemsiye olmasına rağmen, şemsiyenin altına başka bir kadının girmesine izin vermişti!

“Nereye gitmek istersin? İstediğin her yere gidebiliriz.”

“Beni seviyor musun?”

“Elbette! Sen birtanesin.”

“Ay, seni gidi! Bunu kesin bütün kızlara söylüyorsundur.”

Kadın, pek de hoşnutsuz görünmeyerek yakışıklı adamın omzuna hafifçe vurdu.


Birkaç gün sonra—

Adam şemsiyenin altına başka bir kadını almış ve kulağına, “Sen birtanesin...” diye fısıldamıştı.

Hikâyedeki adamın bir pislik olduğunu ben bile düşünmüştüm.

Bu yakışıklı adamın zaten favori bir sevgilisi vardı ama diğer kadınlara dert yanıp, “Son zamanlarda kız arkadaşımla pek iyi gitmiyoruz...” gibi şeyler söyleyerek savunmasız bir imaj çiziyor, onların annelik içgüdülerini uyandırıp hepsini sırayla elinden geçiriyordu. Belki de kadınları bu kadar kolay elde edip aynı hızla kapı dışarı edebildiği için, her dışarı çıktığında Bayan Şemsiye’nin altında farklı bir kız oluyordu.

Bayan Şemsiye’nin altına pek çok insanı sokmuştu.

Derken bir gün, yaklaşık üç hafta geçtikten sonra, aniden onu terk etti. Çeşit çeşit sebeplerle defalarca terk edilen kederli Bayan Şemsiye, bir kez daha sahipsiz bir eşyaya dönüşmüştü.

Tıpkı tanıştıkları zamanki gibi, bir kafede geride bırakılmıştı.

Sonrasında ise yine elden ele gezmeye devam etti. Bir gün orta yaşlı bir adam, başka bir gün küçük bir kız. Bir gün bir ihtiyar, ertesi gün yaşlı bir kadın.

Pek çok insan onu başının üzerinde taşıyarak yürüdü.

Her şey geçiciydi, sadece kendilerini yağmurdan koruyacak kadar sürüyordu.

“Heh-heh... İşte gördüğün gibi, ben çoktan pek çok kişinin eliyle kirlendim...” dedi kendini küçümseyen bir tavırla gülerek. Bu şüpheli yorumunu görmezden gelmeye karar verdim.

“Peki ya şu anki sahibinle ne zaman tanıştın?”

“Bunu sorman ne kadar da nazikçe!”

Sesine bir heyecan gelmişti.

“Mnh, mnh...” Tam o anda Hanımefendi Elaina uykusunda derin derin nefes almaya başladı. Hikâye uzundu, o da yorulmuştu; üstelik son birkaç gündür pek iyi uyuyamıyordu, bu yüzden sanırım bu kaçınılmazdı.


Bayan Şemsiye’ye göre, şu anki sahibiyle karşılaşması tam bir kader anıydı.

O gün yağmur yağıyordu ve bir önceki sahibinin onu terk ettiği yol kenarında öylece bekliyordu.

Tıpkı ilk defa çöpe atıldığı o günkü gibi.

“Mıy... mıy...”

Keder içinde ağlıyordu.

Her yağmur yağdığında bütün günümü elden ele gezerek geçiriyorum. Hayatımla ne yapıyorum ben böyle? İşlerin bu noktaya gelmemesi gerekiyordu.

O gösterişli şemsiye halinden eser kalmamıştı artık, gururu kırılmıştı.

Hayatı boyunca böyle muamele görüp görmeyeceğini merak ediyordu ve bunları düşünürken gözyaşları hiç dinmiyordu.

Fakat o gün, bir başka yabancı onu yerden kaldırdı.

“Amma da bastırdı. Şu ani yağmurlar da harbiden berbat.”

Sadece on yaşlarında küçük bir çocuktu.

Şemsiye feryat etti: “Ah, ne kadar acınası...! Sonunda bir çocuğun eline kadar düştüm ha...! İnanılır gibi değil, benim gibi gösterişli bir şemsiye! Düşebileceğim en dip noktaya düştüm!”

Dövünüp durdu. Çocuğun perspektifinden bakınca, onun bu feryatları herhalde tuhaf birtakım gürültülerden ya da küçük bir köpeğin ağlamasından farksız geliyordu.

Ama her ne hikmetse, çocuk onun sesini hiç duymuyor gibiydi.

“Vay be! Bu şemsiye de acayip havalıymış!”

Siyah şemsiye, yağan yağmurun altında bir şakırtıyla açıldı.

“Hıh. Ben kaliteli ve gösterişli bir şemsiyeyim, biliyorsun değil mi? ‘Havalı’ olmam, ya da her ne diyorsan, gayet doğal. Bu çocuğun nesi var böyle...?”

Kendi kendine mırıldanıp şikâyet etse de, şemsiye çocuğu yağmurdan koruyor, ıslanmamasını sağlıyordu.

Çocuk, yağmurun altında keyifle yürüyordu.

“Eminim bu çocuk da sonunda beni diğerleri gibi fırlatıp atacak...”

Artık birisi onu yerden kaldırdığında hiçbir sevinç duymuyordu. Aksine, şimdiye kadar kaç kişinin onu terk ettiğini düşünüyordu.

Bu çocuk da her halükarda beni atacak. Ümitlenerek sadece kendimi mutsuz ediyorum.

Artık eskisi gibi ağlayıp sızlamayı bile bırakmıştı. Sadece sıradan bir şemsiyeye dönüşmüştü.

“Ben geldim!” Küçük çocuk eve girer girmez şemsiyeyi doğruca banyoya götürdü. “Yağmurda amma kirlenmişsin ha? Seni bir güzel temizlemem lazım.”

Küçük çocuk, şemsiyeye yapışıp kalan yağmur damlalarını temiz bir suyla duruladı ve onu odasına götürüp bir güzel kuruladı.

Hanımefendi Şemsiye'nin üzerine uzun süredir yapışıp kalan o kir pas, akıp gitmişti.

"Hmm... Bir çocuk için epey algısı açık biri... En azından şemsiye bakımı konusunda."

Etkilenmiş olsa da Hanımefendi Şemsiye kendi kendini tembihlemekten geri durmadı: "Bu çocuk da eninde sonunda beni çöpe atacak. Kesin atacak. Hiç beklentiye girmemeliyim—"

Fakat çocuk epey tuhaf biriydi.

"Oha, gerçekten de çok havalı duruyor, değil mi...?"

Çocuk, odasında kurulanan Hanımefendi Şemsiye'ye hayranlıkla baka kaldı. Görünüşe göre vakti de epey boldu; zira bir süre oturup Hanımefendi Şemsiye'nin resmini çizdi. Gece olduğunda ise ona sarılarak uykuya daldı.

"Nesi var bu çocuğun...?"

Çocuğun garip davranışları bununla da sınırlı kalmadı. Hanımefendi Şemsiye'ye resmen vurulmuş gibiydi.

Sabahları ona sarılarak uyanıyor, okul yolunda ona tek taraflı bir şeyler anlatıp duruyordu. Okuldan döndüğünde ise gün boyu neler yaşadığını bir bir paylaşıyordu.

Hanımefendi Şemsiye, daha önce hiç yaşamadığı bu durum karşısında ne kadar büyük bir kafa karışıklığı içinde olduğunu anlattı bana. Ona inanıyordum; sadece dinlemek bile benim kafamı karıştırmıştı.

Yine de, çocuk henüz on yaşındaydı.

Hassas bir yaş.

İnsanlar gençken bazen tamamen sıradan nesneler onlar için paha biçilemez hazinelere dönüşebilir. Besbelli o çocuk için de sokakta bulduğu bu şemsiye tam olarak böyle bir şeydi.

Ancak Hanımefendi Şemsiye, insanlara güvenme yetisini tamamen kaybetmişti.

Çünkü sonu hep terk edilmekle bitiyordu.

"Heh heh heh, Hanımefendi Şemsiye, dinle bak! Bugün okulda öğretmen beni övdü! Neden biliyor musun? Çünkü notlarım çok iyi!" Çocuk, göğsünü gururla kabarttı.

Acaba bir hafta mı sürecekti, yoksa iki mi? Belki de sadece bir gün?

Herkes gibi bu çocuk da bir noktada benden sıkılacak, biliyorum—

"Hanımefendi Şemsiye, bugün okulum tatil, hadi birlikte bir yerlere gidelim!"

Fakat çocuk ne zaman boş vakit bulsa Hanımefendi Şemsiye'yi yanına alıp dışarı çıkarıyordu.

"Bugün kütüphaneye gidelim!"

Tatil günlerinde hep beraberlerdi.

"Yağmur yağıyor! İşte şimdi parlama vaktin geldi!"

Yağmurlu günlerde belli bir varış noktası olmadan öylece dışarı çıkarlardı.

"Hadi ama, hiç yağmur yağmayacak mı? Şemsiyemi açmak istiyorum artık."

Güneşli günlerde ise sabırsızlıkla yağmurun gelmesini beklerdi.

"Seni bulduğumdan beri her günüm çok eğlenceli geçiyor, Hanımefendi Şemsiye."

Yine de şemsiye, çocuğun yakında ondan sıkılacağından emindi; bu yüzden sessizliğini korudu.

"Keşke sonsuza kadar yağmur yağsa."

Ancak her zaman yüzünde bir gülümsemeyle onunla konuşan bu çocuğa yavaş yavaş güvenmeye başladı.

Böylece çocukla baş başa geçirdikleri zaman akıp gitti.

Hanımefendi Elaina ve benimle karşılaşmasından bir hafta önce—

"Yaşasın! Sonunda yağmur yağıyor!"

Çocuk, başkalarının içini karartan o sağanak yağmurun altına çıkmak için, güneşli bir günde olunabilecek kadar heyecanlıydı.

Onun için yağmur, güneşin ta kendisiydi.

"Hanımefendi Şemsiye, bugün nereye gidelim?"

Uzun zamandan sonraki ilk tatil günüydü. Çocuk sevgili şemsiyesini özenle açtı ve şehirde yürüyüşe çıktı.

Şemsiye, farkına bile varmadan çocuğun bu sevgisine karşılık vermek istediğini hissetmeye başladı.

"......"

Nereye gitmek isteyebileceğini düşündü.

Kelimeler dökülse bile çocuğun kulaklarına ulaşmayacağını kesin olarak bilse de ona, "Her yer olur," dedi.

Dürüst hisleri bunlardı. "Bir şemsiyenin yapması gerektiği gibi seni yağmurdan koruduğum sürece, nereye gittiğimizin hiç önemi yok—"

Bir eşya olarak en büyük arzusu buydu.

Tek istediği, birinin ona uzun, çok uzun bir süre çok iyi bakması ve onu kullanmasıydı.

Acaba bu duygusu çocuğa ulaştı mı diye merak etti.

Söylediği kelimelerin çocuğun kulağına tuhaf sesler gibi geldiğini biliyordu. Her zamanki gibi.

"......"

Çocuk sessizdi.

"Ah, biliyordum, garip bir ses çıkardığım için benden soğudu," diye düşündü umutsuzca.

"—Hayırdır? Senin burada ne işin var?"

Ancak söylediği hiçbir kelime, daha doğrusu çıkardığı sesler, zaten çocuğun kulağına gitmemişti.

"Okulda süklüm püklüm duruyorsun ama bugün keyfin epey yerinde bakıyorum."

Çocuğun tam karşısında, onunla hemen hemen aynı boyda üç çocuk dikiliyordu.

"Ah, şey..."

Çocuğun az önceki enerjisi bir anda uçup gitti. Sanki bambaşka biriymiş gibi derin bir sessizliğe gömüldü.

Hanımefendi Şemsiye ile sürekli neşeyle çene çalan o halinden eser kalmamıştı.

"Oha, o şemsiye ne öyle?! Ne kadar demode! Kendine ait bir şemsiyen yok mu senin?"

"Ah, şey... yani..." Çocuk, Hanımefendi Şemsiye'yi iki eliyle sıkıca kavrayıp havaya kaldırdı. "Ahaha, babamdan ödünç aldım da..."

"Öyle mi?"

Hanımefendi Şemsiye, çocuğu çevreleyen diğer çocukların bu sözleri kötü niyetle söylemediğini biliyordu. Sadece fazla dürüstlerdi. Çocuğun hislerini hiç hesaba katmıyorlardı.

"Ama dostum, babanın şemsiyesi de acayip tuhafmış."

"Çok çirkin!"

"Çok eski!"

Ağızlarına geleni söylüyorlardı. Ama pislik olsun diye yapmıyorlardı bunu.

Şemsiye bunu gayet iyi biliyordu.

Çocukların nasıl olduğunu biliyordu.

Fakat kendisi gibi bir şemsiyeye bu kadar iyi bakan bu çocukla alay ettikleri için onlara çok kızmıştı.

Bunu onun için mahvetmelerini istemiyordu.

Hele ki tam da her günün tadını çıkarmaya başlamışken.

"Çirkin mi dediniz? Eski mi? Bana burun kıvırmayın bakayım! Ben göz alıcı bir şemsiyeyim! Ne kadar kaba şeysiniz siz!"

Öfkeyle bağırdı. Sesi, muhtemelen Hanımefendi Elaina'nın duyduğu gibi, çocukların kulağına bir köpeğin inlemesi gibi gitmişti.

Söylemeye gerek yok, bu durum onun sıradan bir şemsiyeden çok daha fazlası olduğunu açıkça ortaya koymuştu.

"V-vuaaa!"

"Nesi var bu şemsiyenin?! Çok ürkütücü!"

"Canavar bu! Canavar!"

Çocukların hepsi bağırış çağırış içinde lanetli şemsiyeyi çocuğun elinden kapıp yol kenarına fırlattılar.

"Ah—"

Çocuk, bir kenara atılan Hanımefendi Şemsiye'ye doğru elini uzattı.

"Hadi! Kaçalım buradan! O şemsiye tehlikeli!"

Ancak çocuklardan biri çocuğun diğer elini tuttu ve onu sürükleyerek uzaklaştırdı. Çocuklar korkmuş gibiydiler ama aynı zamanda eğleniyor gibi bir halleri de vardı; çocuğu da peşlerine takıp şehre doğru koştular.


Daha sonra, oradan geçen nazik bir yabancı, yol kenarında hala açık halde duran Hanımefendi Şemsiye'yi bulup bir kutunun içine koymuştu.

Çocuğun er ya da geç gelip onu alacağını umut eden Hanımefendi Şemsiye, onu her eline almaya çalışana hırlıyor ve kimsenin onu götürmesine izin vermiyordu.

Öylece çocuğu bekleyip durdu.


Ve sonra dün olanlar oldu.

Hanımefendi Şemsiye onu gördü.

Çocuğun diğer çocuklarla birlikte yürüdüğünü gördü.

"......"

Çocuk henüz on yaşındaydı.

Hassas bir yaş.

Şemsiye, çocuk elinden tutulup götürüldükten sonra o diğer çocuklarla arkadaş olduğundan emindi.

Çocuk yürürken epey keyifli görünüyordu. Şemsiyenin yukarıdan bakmaya alıştığı o gülen yüzü, şimdi çok uzak görünüyordu.

"—Ah."

Sohbetin ortasında çocuğun bakışları aniden ona döndü ve göz göze geldiler.

"......"

Ancak—

Çocuk onu bir daha yerden almadı. Çocuk, Hanımefendi Şemsiye'nin lanetli bir eşya olduğuna artık kesin gözüyle bakıyor olmalıydı.

O an, her şeyi anladı.

Yine terk edildiğini biliyordu.

"Hıng... hıng..."


Bundan sonrası zaten bildiğimiz gibi.

Hanımefendi Şemsiye yol kenarında hıçkırarak ağlıyordu ve Hanımefendi Elaina onu oradan aldı.

"Şimdi anlıyorum... benim gibi eski bir eşya asla bir insan tarafından sevilmeyecek..."

Anılarını uzun uzun anlatan Hanımefendi Şemsiye, bir kez daha gözyaşlarına boğuldu.

Eyvah, Hanımefendi Elaina yine kızacak—

"Hrrr... mışıl..."

Hanımefendi Elaina uyuyor. Güzel. O zaman sorun yok.

Tamamen umudu kırılmış olan Hanımefendi Şemsiye'yi teselli etmeye çalıştım. "Şey, neşelen biraz Hanımefendi Şemsiye—"

"Hadi, kır beni ve çöpe at... Lütfen, yaşamak benim için çok acı verici artık—"

"Yapma! Nasıl böyle bir şey söyleyebilirsin?!" Dehşete düşmüştüm.

Bizim gibi eşyalar için yok edilmek, ölümle eş değerdir. "Olaylar seni bu kadar karamsar düşüncelere itecek kadar mı zorlaştı gerçekten...?"

"Değer verdiğin biri tarafından terk edilmenin acısı... Eminim sen de anlarsın?"

"Hayır, üzgünüm. Ben hiç terk edilmedim."

"Vuaaa!"

Hanımefendi Şemsiye yeniden ağlamaya başladı. Yer o kadar suyla dolmuştu ki, sanki tavanda bir delik açılmıştı.

Ah, ne yapmalıydım acaba?

Ağlayan bir bebek karşısında ne yapacağını bilemeyen bir yetişkin gibi, hızla büyüyen su birikintisine kafa karışıklığı içinde baka kaldım. Elim kolum bağlanmıştı.


"Genç hanım... Hissettiğin acıyı anlıyorum."

O an sohbetimize aniden giren, ahşap desenli zemindi. "Hala hatırlarım, çok eskiden... Ben de senin gibi gençken evlat, beni kullanacak insanlar hakkında hayallerim, umutlarım vardı... O gözyaşların, onları gerçekten hissedebiliyorum... Hem de her anlamda—" dedi yaşlı ahşap zemin.

Yüz ifadesini seçemiyordum ama muhtemelen kendinden memnun bir tavrı vardı. Bu biraz tüyler ürpertici yorumu karşısında hafifçe irkildim.

"Iyy!"

Bir anda Hanımefendi Şemsiye'nin gözyaşları dindi. Dertlerine ortak olunmasının işe yaradığını söyleyebilirdim ama bu durumda etkisi biraz fazla anlık olmuştu.

Ama bunu bir kenara bırakırsak, kendi hayatından vazgeçmek istediğini söyleyen Hanımefendi Şemsiye'ye bir nutuk çekmek istiyordum.

"Hanımefendi Şemsiye, lütfen biraz sakinleşmeye çalış. Hayatına son vermekten bahsetmek bir eşyanın öyle hafife alacağı bir şey değildir!"

"Sen sus be! Her gün el üstünde tutulup kullanılan biri için bunu söylemesi kolay tabii, değil mi?"

"Heh heh heh."

"Vuaaa! Artık dayanamıyorum! Parçalayacağım seni!" diye bağırdı Hanımefendi Şemsiye.

“Kesin şu gürültüyü!”

Hanımefendi Şemsiye’nin feryadına takır tukur bir sarsıntıyla karşılık veren biri çıktı. Bu, Bay Pencere’ydi.

“Deminden beri seni dinliyorum, tek yaptığın çöpe atıldın diye kin güdüp sızlanmak! Ama benim sadece kapı dışarı edilme tecrübem yok, üstüne üstlük bu konuda dertleşebileceğim tek bir kimsem bile olmadı! Nedenini biliyor musun?”

Herhalde pencere olduğun içindir.

“Çünkü ben bir pencereyim!”

Tahmin ettiğim gibi.

“Seni gidi saf şey!”

O sırada Bay Pencere’nin derdine ortak olmak için söze Hanımefendi Yatak atıldı.

“Benim durumumda ise her gün başka bir müşteri tepemde! Ne kadar çabalarsam çabalayım, müşterilerin hiçbiri bana zerre değer vermiyor. Onlar için her zaman tek gecelik bir ilişkiden ibaretim. Müşterilerimi sıcak tutsam da kalbim her daim buz gibi. Nedenini biliyor musun?”

Yatak olduğun için mi?

“Çünkü ben ilgi manyağı bir kadınım...!”

Sandalyesinde mışıl mışıl uyuyan Hanımefendi Elaina’ya o an gerçekten imrendim.

“Her neyse, uzun lafın kısası, hala bir şansın olduğunu söylüyoruz.”

O ana kadar dönen muhabbeti özetleme görevini odanın kapısı üstlendi.

“Sen bir şemsiyesin; istediğin an buradan tüyebilirsin. Bak, seni taşıyabilecek başka bir eşya tam orada duruyor.”

Oha? Yoksa benim desteğim sayesinde mi olaylar rayına giriyordu?

“A-ama... o çocuk. Nerede olduğunu bile... bilmiyorum...” Hanımefendi Şemsiye’nin sesi kederliydi.

Odanın kapısı, kapı koluyla ona gülümsedi.

“Hah. İlahi, sence bu şehirde kaç tane eşya var?” dedi ve ekledi: “Dostlarım senin küçük dostunu aramaya başladı bile.”

“Bay Kapı...!”

Hayır, mesele sadece kapı değildi.

Odadaki tüm eşyalar onu cesaretlendirmeye çalışıyordu. Sanırım hareket edememenin verdiği ortak hüsranla aralarında gizli bir bağ, bir dayanışma oluşmuştu. Hep bir ağızdan, büyük bir neşeyle ona seslendiler:

“Git gör onu...!”

“...Şey, haklılar biliyorsun değil mi?”

Sonunda ben bile, şu gariban süpürge halimle odadaki havaya kapılmıştım.

“Eminim o çocuğu bulursan, yeniden senin sahibin olacaktır.”

“...Nasıl bu kadar emin olabiliyorsun?”

Dürüst olmak gerekirse elimde kapı gibi kanıt vardı.

Tıpkı Hanımefendi Elaina’nın odadaki atmosfere uygun fiyakalı bir laf patlatacağı anlardaki gibi, etkileyici bir sessizlik bıraktım ve Hanımefendi Şemsiye’ye gülümsedim.

Dedim ki:

“Çünkü gençlik, insanın en hassas olduğu zamandır.”


O çocuğun da bu konuda pişmanlıkları olmalıydı.

Yağmurun altında yapayalnız yürüyordu. Sırılsıklam olmayı umursamıyordu bile. Yol boyunca ellerinde şemsiyeleriyle geçen insanların yanından süzülürken, her bir şemsiyeyi tek tek inceliyordu.

Bu, şehrin eşyalarının hikayesidir.

“Onun durumunda, çocuğu hemen bulabileceğimizi düşünüyorum.”

Çocuğu tarif ederek etrafa sordum ve şehrin eşyaları nerede olduğunu bana anında haber verdi.

“O çocuk bütün öğleden sonrayı şehirde fır dönüp bir şeyler arayarak geçiriyor.”

“Bu yoldan defalarca geçti.”

“Eminim çok geçmeden yine burada olur.”

Böylece ana caddede, Hanımefendi Şemsiye’yi başımın üstünde tutarak çocuğu beklemeye koyuldum.

Çok geçmeden çocuk göründü.


Aradan geçen onca zamandaki arayışından yorulduğu için mi yoksa artık ümidini kestiği için mi bilinmez; çocuğun gözleri ferini yitirmiş, simsiyah bakıyordu.

Ağır adımlarla, yavaşça ilerliyordu. Yağmurdan ağırlaşmış bedenini zorla sürüklüyor gibiydi.

Acaba iyi mi?

“Şifayı kapacaksın, benden söylemesi. Böyle bir havada şemsiyesiz dolaşmamalısın.”

Çocuğa gülümseyerek onu şemsiyemin altına davet ettim.

Hanımefendi Şemsiye, sanki eski sahibine sokuluyormuşçasına ona doğru eğildi ve çocuğu yağmurdan korudu.

“Şey, hanımefendi, o şemsiyeyi nereden—?”

“İnsan gençken dünya çok dar görünüyor, değil mi?” diyerek şaşkın çocuğun sözünü kestim. “Akranlarından duyduğun birkaç kelimeyle bütün değer yargıların sarsılabiliyor. Küçücük bir yorum, kendinle ilgili her şeyin yanlış olduğunu hissettirebiliyor.”

Tıpkı görüşün bir şemsiye tarafından engellendiğinde, dünyanın sadece ufacık bir dilimini görebilmen gibi. Oysa şemsiyenin ardında görülmeyi bekleyen nice güzel manzara varken...

“...Hanımefendi, siz kimsiniz?”

“Heh heh heh, kim olabilirim ki?”

Bu şartlar altında kim olduğumun bir önemi yoktu.

“Şimdilik Kayıp Eşyalar Perisi olduğumu varsayalım, ne dersin?”

“Kayıp Eşyalar Perisi mi...”

Çocuk, Hanımefendi Şemsiye ile benim aramda gidip gelen bakışların ardından, “Belki de öylesinizdir...” dedi. Tepkisinden kafasının karıştığı belliydi. Sonra alçak sesle mırıldandı: “...Pek tekin gelmedi ya, neyse.”

Bunu duydum, haberin olsun.

Gerçi kendime bir nevi eşya perisi demem de tamamen yanlış sayılmazdı.

Neyse ne.

“Başkalarına nasıl göründüğün gerçekten o kadar önemli mi?” diye sordum bu yolunu şaşırmış küçük çocuğa. “İnsanların seni sevmesi senin için bu kadar mı mühim?”

Örneğin, eşyaların, seslerini bile duyamayan veya onlarla konuşamayan bu çocuğu gayet iyi anlaması gibi; insanlar da başkalarıyla hiçbir bağ kurmadan onları yakından tanıyabilirdi.


Çocuk sessiz kaldı.

Tekrar konuştum.

“Sadece gözünün önündekine bakıp durursan kendini paralamaktan başka bir işe yaramaz,” dedim. Sonra daha farklı ifade etmeye çalıştım. “Senin için gerçekten önemli olan insanlara iyice, dikkatle baktığından emin ol.”


Aslında teknik olarak Hanımefendi Şemsiye bir insan değildi ama olsun.

Hıçkırarak ağlar...

Eminim ki bu çocuk, ellerinin arasında sinsice gözyaşı döken bu tuhaf Hanımefendi Şemsiye’ye hak ettiği sevgiyi layığıyla verebilecek tek kişiydi.

“Ona iyi bak, tamam mı?”

Ben söylemeden, Hanımefendi Şemsiye’nin ona ne kadar değer verdiğini ve geride bırakılmanın onu ne kadar kahrettiğini bir şekilde anlamasını istiyordum.


Çocuk, iki eliyle sıkıca kavradığı eski şemsiyenin sapına baktı ve...

...onu havaya kaldırdı.

“Tamam.”


Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.