Sonrasında yaşananlar beni Violet’in peşinden CH Posta Şirketi adındaki iş yerine sürükledi ve orada yaşamaya başladım. İlk başlarda sadece telefonlara bakmakla görevliydim ama bir yıl içinde kendimi patronun özel sekreteri olarak buldum. O günden beri huzur nedir bilmeyen, telaşlı bir hayat sürüp gidiyordu.
Başkan Hodgins, geçmişi karanlık, ne idüğü belirsiz bir tarikattan çıkıp gelmiş benim gibi bir kıza bazen şefkatle bazen de sert bir disiplinle kol kanat geren, saygı duyulacak bir adamdı. Yine de zaman geçtikçe kendisinin bir hayli nev-i şahsına münhasır, tuhaf huyları olan biri olduğunu anlamam pek uzun sürmedi.
Buraya geldiğimden beri bende değişen tek şey, saçlarımı kestirmem ve başımdaki tacın yerini bir berenin almasıydı. Bir de Violet ile biraz daha yakınlaşmıştık; artık birbirimizle resmiyeti bir kenara bırakıp senli benli konuşabiliyorduk.
O ise Otomatik Anı Bebeği dünyasının parlayan yıldızı olarak dört bir yana koşturmaya devam ediyordu. Görünüşü pek değişmemişti. Belki tek fark, o alışıldık kıyafetine eklenen fırfırlı şemsiyesiydi.
Talibi bu kadar çok olan bir Violet ile görüşebilmek epey güç olsa da düzenli aralıklarla ofise uğrardı. Geldiği zamanlarda onu mutlaka çay içmeye davet ederdim. Şehrin ana caddesine bakan yakındaki bir kafenin terasına oturur, gelip geçenleri izlerken bir yandan da birbirimize son zamanlarda neler yaptığımızı anlatırdık. Benim hikayelerim genelde eşi benzeri görülmemiş patronumuz hakkındaydı; Violet ise ayak basmadığı yer kalmayan onca ülkeden ve oralarda tanıştığı insanlardan bahsederdi. Güzel dağların kucağında yaşayan bir yazarın biricik kızına beslediği derin sevgi... Hafif engebeli bir tepedeki o eski usul malikanede yaşayan bir annenin gelecekten gelen mektupları... Taşradaki memleketine cansız bedeni dönen bir gencin hüzün dolu son anları... Yıldızlı gökyüzüyle meşhur bir şehirde tanıdığı genç bir gökbilimcinin tutku dolu kararlılığı...
Onun anlattıklarıyla sevinç ve keder arasında savrulurken bazen ağlar, bazen de gülerdim. Dışarıdan bakıldığında, huzur içinde sohbet eden iki yakın kız arkadaştan hiçbir farkımız yoktu. Kimse bizim bir zamanlar gizli bir tarikatın canlı kurbanı ve eski bir asker olduğumuzu hayal bile edemezdi.
Geçmişimi unutmuş değildim ama onunla bağımı sürdürmeye de niyetim yoktu. Ne de olsa Güllerin yarı tanrıçası olan o kız o gün ölmüştü; şimdiki ben ise sadece bir posta şirketi çalışanıydım.
Ölenler geri gelmez. Bedenler, zaman ve değerler asla geri kazanılamaz. İçimde bir yerlerde o ölüme susamışlık hissi hala kök salmış durumdaydı ama derin, upuzun bir uykunun dibine çökmüştü. Her sabah onlara, "Henüz uyanmayın," diye fısıldardım.
Yaşamanın gerçekten ağır geldiği günler olurdu; öyle anlarda gözlerimi yumar, varlığımla yokluğumun birbirine karıştığı o anlık hatıraya sımsıkı tutunurdum. Çiçeklerle süslenmiş, tabut niyetine hazırlanmış o küçük teknede yok olup gitmek üzere olduğumu... O teknenin içinde "Ölmek istemiyorum!" diye nasıl feryat ettiğimi... Birinin beni kurtarışını... O metal kolun bana doğru uzanışını...
Violet Evergarden; sahip olduğum için gurur duyduğum yegane dostum.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.