Hayatta Kalmanın Bedeli

Leon, Louise'in odasına ulaştığı sıralarda, dışarıda Julius ve Loic amansız bir mücadeleye tutuşmuştu.

“Bu herif resmen ölmek mi istiyor?!” Julius üzerindeki baskıyı tüm ağırlığıyla hissediyordu.

Loic, Julius’u devirmek için üzerine atıldı ancak Julius kıvrak bir hamleyle sıyrılıp bu boşluktan yararlanarak Loic’in sol kolunu kırdı. Loic’in zırhı zar zor ayakta duruyordu, üstelik dövüşecek bir silahı da kalmamıştı. Julius onu öldürmemek için elinden geleni yapıyor, bu yüzden son darbeyi vurmaktan kaçınıyordu.

“Kendimi tutmak gerçekten çok zor,” diye mırıldandı Julius. “Adın Loic, değil mi? Böyle devam edersen kendi ölümüne sebep olacaksın!”

Julius bunu onun iyiliği için söylese de karşı tarafın pek umurunda görünmüyordu. “Ne olmuş yani?”

“Efendim?”

“Ben zaten yaşayan bir ölüyüm. Hayatta tutunacak hiçbir şeyim kalmadı. Tek bir şey bile!” Loic kükreyerek tekrar öne atıldı.

Julius, Loic’i yakaladığı gibi Einhorn’un güvertesine fırlattı. Hemen ardından düşman zırhının kokpit kapağını kavrayıp zorla açtı ve içeride gözleri kan çanağına dönmüş Loic’i açığa çıkardı. Julius onu en son gördüğünde tam bir soylu gibi görünüyordu ama şimdiki hali eskisinin soluk bir gölgesinden ibaretti. Bakışları keskinleşmişti fakat avurtları çökmüştü. Gözle görülür miktarda kilo da kaybetmişti; patlak veren skandaldan sonra hayatının epey zorlaştığı her halinden belliydi.

Loic, elinde bir kılıçla kokpitten çıkmayı başardı. Karşısındaki hâlâ zırhının içinde olmasına rağmen Julius’a karşı savaş vaziyeti aldı.

“S-seni budala!”

“Sana söyledim, hiçbir şeyim kalmadı,” dedi Loic. “Ailem bu görevde ölmemi emretti. Gidecek tek bir yerim bile yok.”

Julius, Loic’in içine düştüğü çıkmazı kolayca tahmin edebiliyordu. Ailesi ondan kurtulmak istiyordu. Onu bu halde görmek içini acıttı. Kendi kokpitinin kapağını açtı, kılıcını kapıp dışarı atladı.

Yaşamak onun için bu kadar utanç vericiyse, bu acıya son vermek bana düşer.

Julius’un bu kararı nefretle alınmış bir karar değildi; aksine Loic’e acıyor ve onun hayatına son vermenin yapabileceği en büyük iyilik olduğunu düşünüyordu.

Julius zırhından çıktığında Loic’in yüzü aydınlandı; onun kendisiyle ölümüne dövüşmeyi kabul ettiğini anlamıştı.

“Bana ölecek bir yer bahşettiğin için teşekkür ederim, krallığın prensi. Son anlarıma bir anlam kattığın için minnettarım.”

Loic şimdiye kadar ne kendi canına kıyabilmiş ne de bunu onun yerine yapacak birini bulabilmişti. Ailesinin onu harcayacağı günü bekleyerek arafta kalmıştı. Sonunda bu savaş ona aradığı fırsatı sunmuştu.

“Seni bu azaptan kurtaracağım,” dedi Julius.

İkisi de silahlarını kaldırdı.

Tam o esnada Noelle köprüden dışarı fırladı. Nefes nefese kalmış bir halde sendeleyerek yanlarına koşuyordu. Adımları yavaşlasa da bu dövüşü durdurmaya kararlıydı.

“Noelle, içeri gir!” diye emretti Julius, kız ona doğru yaklaşırken.

Loic’in gözleri kıza kenetlendiğinde yüzü acıyla kasıldı. Bakışlarını tekrar Julius’a çevirdi. “Noelle! Ben… Seni gerçekten sevmiştim. Bu tamamen gerçekti.”

“Loic, yeter artık. İşi bu noktaya getirmene gerek yok. Louise’in hayatını feda etmesini istemiyorum. Onun ölmesini istemiyorum! Ama aynı şey senin için de geçerli. Senin de ölmen için hiçbir sebep yok!”

“Ben zaten öldüm! Hayatım bomboş. Tamamen anlamsız.” Loic’in gözleri yaşlarla doldu, bakışlarını ve kılıcını yere indirdi. “Kutsal Ağaç’ın korumasını kaybetmiş bir soylu kimsenin umurunda olmaz. Hayatımın hiçbir değeri yok. Zamanım daralıyor; er ya da geç beni öldürecekler ve ölümümü bir hastalık gibi yansıtacaklar. Bunun yerine savaşarak ölmeyi yeğlerim.” Hayatı zaten ellerinden kayıp gidecekse, en azından anlamlı bir ölüm istiyordu.

Julius kılıcını hazır tutmaya devam etti ama saldırmak için acele etmedi; ikisine söylemeleri gerekenleri söylemeleri için zaman tanıdı.

“O zaman buralardan git!” diye haykırdı Noelle. “Ağacın koruması olmadan da yaşayabilirsin. Altı Büyük Hanedan’dan Loic olmak zorunda değilsin. Sadece sıradan, normal bir Loic olabilirsin.”

Loic ağlarken kahkahalar atmaya başladı. “Öyle değil. Hiç de öyle değil.”

“Loic?”

“Bunca zaman seni sevdiğimi söyledim ama tamamen kördüm. Gözlerimi açmaya bile yeltenmedim! Seni kendime zincirleyip acı çektirdim. Canını yaktım. İşte bu yüzden şimdi hayatımın hiçbir değeri yok.”

Loic, Noelle’in kalbinde bıraktığı yaralar yüzünden ölümü arzuluyordu. Yolları ayrıldıktan sonra nihayet kendine dışarıdan, objektif bir gözle bakabilmişti. Kılıcını bir kenara fırlatıp kollarını iki yana açtı. “Prens Julius, gerçekten de içimde en ufak bir savaşma isteği kalmadı. Bencilce bir istek olduğunu biliyorum ama lütfen tek bir darbeyle bu işi bitir.”

Julius kılıcının kabzasını daha sıkı kavrayıp tekrar duruşunu aldı. “Pekâlâ. Son bir sözün var mı?”

Loic’in yüzünde huzur dolu bir tebessüm belirdi. “Noelle, çok özgünüm. Size de zahmet verdiğim için özür dilerim, Altesleri. Keşke konttan da özür dileyebilseydim. Lütfen ona pişman olduğumu iletin.”

“Mesajının ona ulaşacağından emin olabilirsin.” Julius öne doğru fırlayıp kılıcını kaldırdı. Ancak darbeyi indiremeden, yan taraftan uçarak gelen bir figür Loic’e çarptı.

“Sizin bu saçmalıklarınızdan da mızmızlıklarınızdan da gına geldi artık, seni şımarık velet!”

Loic güverte boyunca yuvarlandı, öksüre aksıra sürüklendi. Julius olduğu yerde donakaldı, silahını indirdi.

“Marie? Şey, ben… Loic’in arzusunu yerine getireceğiz sanıyordum?” Kızın bu ani girişi Julius’un kafasını fırlatmıştı.

Noelle de aynı şekilde şaşkınlıktan donakalmıştı. “Şey, Rie? Uh… Az önce Loic uçtu mu…?” Marie’nin bu minyon haliyle böylesine güçlü yumruklar savurabileceğini hiç düşünmemişti ama Julius durumun farkındaydı; o yumrukların tadına bizzat bakmıştı.

Marie’nin yumruğu resmen devasa bir kaya kadar ağırdı.

Şaka yapmıyordu. Kendi cüssesinin iki katı büyüklükteki birini tek bir yumrukla darmadağın edebilirdi.

Marie parmak eklemlerini çıtlattı ve Loic’e doğru öfkeyle yürüdü. Saçlarından kavrayıp onu yukarı çekti, yüzüne okkalı bir tokat aşk etti; hırsını alamayıp bir de elinin tersiyle vurdu.

“Ö-özür dilerim… Lütfen, vurma artık…” Marie onu hırpalamaya devam ederken Loic yalvarıyordu. İki yanağı da balon gibi şişmişti.

Marie sakinleşmek için bir an durdu, ardından yüzünü onun yüzüne yaklaştırdı. “Ölmek istemek de ne demekmiş, ha? Yaşamaya değmezmiş öyle mi? Kalbin kırılmış olabilir ama bu sana bir trajedi kraliçesi gibi davranma hakkını mı veriyor? Midemi bulandırıyorsun.”

“A-ama ben…” Loic bir şeyler söylemeye çalıştı fakat yüzü o kadar şişmişti ki kelimeler ağzından düzgün çıkmıyordu. Marie’nin öfkeli bakışları, daha bahanelerini sıralayamadan onu susturdu. Kızın yaydığı baskı dehşet vericiydi.

“Gördün mü? İşte tam da bu yüzden Noelle seninle olmak istemedi. İlk aşkın hüsranla bittiyse yenisini ararsın. Gerçekten de bu kalp kırıklığına tutunup bir bebek gibi hayatını çöpe atmayı mı planlıyordun? Bizimle dalga mı geçiyorsun sen?! Ha?!”

“I-ııh!”

Marie titreyen çocuğu iterek güverteye serdi. “Dışarıda yaşamak için can atan ama hayatları ellerinden vahşice alınan insanlar var,” diye azarladı. “Eğer böyle aptalca bir şey yüzünden gerçekten ölseydin, mezarına kadar seni lanetlerdim.”

“Ama—”

“Aması maması yok! Şimdi beni iyi dinle. Bu dünyaya gözlerini açtığın andan itibaren hayatta kalmak için savaşmak zorundasın. Elinde her şey var; gençsin, sağlıklısın, güçlüsün. Ama ilk aşkın seni reddetti diye hâlâ ölmek mi istiyorsun? Bebek gibi davranmayı kes! Ne yani, burada ölünce insanların gözünde daha mı değerli olacağını sanıyorsun? Kafan hiç mi çalışmıyor senin?”

Marie ne kadar sert konuşsa da gözlerinde son derece ciddi bir ifade vardı. Julius bile onun bu sözlerinde haklılık payı bulmuştu.

Ama neden onun hayatta kalması için bu kadar çabalıyor ki?

Julius’un bildiği kadarıyla Marie’nin Loic ile hiçbir bağı yoktu. Belki de sadece, birinin göz göre göre kendini yok etmesine seyirci kalmaya katlanamıyordu.

“Seni gerçekten asil gösterecek şey ne biliyor musun? Sonuna kadar hayatta kalmak. Bu dünyadaki en havalı insanlar, yaşamak için tırnaklarıyla kazıyan ve hayatta kalanlardır. Şu an sadece acınası, şımarık bir velet gibi görünüyorsun. Hiçbir çekici yanın yok. Noelle’in senden neden nefret ettiğini şimdi çok daha iyi anlıyorum.”

Loic’in gözleri yere dikildi. “Sen nasıl anlayabilirsin ki? Bir soylu olarak her şeyimi kaybettim. Ölmek istemenin ne demek olduğunu nereden bileceksin?”

“Hiçbir fikrim yok! Ama Noelle’in duygularını bir an olsun düşünmeden, diğer insanların sana acımasını bekleyecek kadar kibirlisin. Eğer gerçekten erkeksen, doğrul ve düştüğün o çukurdan tırnaklarınla kazıyarak çık. Kutsal Ağaç’ın ilahi korumasını kaybettiğinden bahsedip duruyorsun ama bir baksana? Hiçbirimizin en başından beri böyle bir koruması yoktu ve hâlâ hayattayız. Bana gelince? Benim de hiçbir soyluluk unvanım yok. Tek sahip olduğum şey bir dağ dolusu borç.” Marie eğilip Loic’i yakaladı ve onu zorla ayağa dikti. Karnına hafifçe vurdu. “Hayatından bu kadar kolay vazgeçebileceğini söyleyen herkes zavallıdır. Gerçekten dibe vurmuş olanların, nasıl yaşayacaklarını seçme lüksü olmaz. Böyle saçmalıkları ağzına almadan önce, hayata tutunmak için son bir şans ver kendine. Kaç kez başlaman gerekirse gereksin, yeniden başlamak için hâlâ çok vaktin var.”

“T-tamam.” Loic hıçkıra hıçkıra ağlamaya devam ederken, Marie kollarını ona doladı.

Tüm bu konuşmayı dinleyen Julius, Loic için işlerin öyle kolayca yoluna girmeyeceğini biliyordu. Fakat Marie onu ikna etmiş gibi göründüğü için, kendi karamsar düşünceleriyle araya girmek istemedi. Zırhının kokpitine geri döndü ve çevreyi kolaçan etti.

Cumhuriyet filosu Einhorn’a saldırmıyor demek? Bartfort’tan ölesiye korktukları için mi? Yoksa Bartfort Muhafız Arması’nı taşıdığı için mi?

Einhorn bir korsan bayrağı dalgalandırdığı için, saldırıya uğrasalar Julius ve mürettebatın şikayet etmeye hakkı olmazdı. Yine de Fernand, her ne sebeple olursa olsun gemilerini taarruza geçirmiyordu.

Şimdi geriye kalan tek şey, Bartfort’un Louise’i oradan çıkarmasıydı.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.