Fanoss Hanedanı’nın topraklarında, Hertrude’un anne ve babasının mezarlarının hemen yanına yeni bir mezar taşı dikilmişti; kız kardeşi Hertrauda için. Mezarın etrafı zaten çiçeklerle donatılmıştı ama Hertrude da yanında getirdiği buketi usulca bıraktı. Hizmetçileri ve özel muhafız birliğinden birkaç şövalye birkaç adım geride duruyordu.
“Nihayet yanına gelebildim Rauda.”
Prenslik yenilgiye uğradığından beri başını kaşıyacak vakti olmamıştı. Prenseslikten dük kızı mertebesine düşürülmesinin ardından Hertrude, bölgesinin temsilcisi olarak görev yapmaya başlamıştı. Kız kardeşinin mezarını ziyaret etmeye henüz fırsat bulabilmişti.
Gözyaşları yanaklarından aşağı süzüldü. “Neden her şey bu noktaya geldi? Ölen ben olmalıydım. Ama ben hayattayım, sense gittin.”
Eğer her şey planladıkları gibi gitseydi Rauda yaşayacaktı. Oysa şimdi Rauda’nın hizmetçileri ve muhafızları onun yerine Hertrude’un hizmetine girmişti.
“Herkes gitti. Annem, babam, hatta Vandel bile... Artık sen de yanımda olmadığına göre tamamen yapayalnızım.”
İki kardeş, krallıktan intikam almak için Sihirli Flütleri kullanmaya daha küçük yaşlarda karar vermişlerdi. Bunun bedelini biliyorlardı. Hertrude, küçük kardeşini koruyabilmek ümidiyle öne atılan ilk kişi olmaya gönüllü olmuştu.
“Benim sıram olmalıydı... Ama yine de buradayım.”
Anne ve babalarını kaybettikten sonra uzun süre sadece ikisi kalmışlardı. Elbette kavga ettikleri de olmuştu ama her seferinde hemen barışırlardı. Rauda, Hertrude için o kadar kıymetliydi ki; sadece küçük kardeşinin yaşamasını istemişti.
Hertrude’un krallığa savaş ilan etmek için yola çıkmasından bir gün önce, Rauda odasına gelmiş ve çocukluklarındaki gibi birlikte uyumak için diretmişti. Hertrude onu kırmamış ve yıllar sonra ilk kez aynı yatağı paylaşmışlardı. Hertrude, o gün ayrılırken Rauda’nın nasıl ağladığını hâlâ dün gibi hatırlıyordu.
“Keşke daha olgun, daha becerikli olabilseydim...” Çünkü artık gerçeği biliyordu; maiyetindekiler onları parmağında oynatmıştı. Küçük kardeşinin mezar taşına tutunarak hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. “Rauda, özür dilerim. O kadar acizdim ki senin kendini feda etmen gerekti. Çok, çok özür dilerim.”
Nerede bu kadar büyük bir hata yapmışlardı?
Hertrude kardeşinin mezarı başında gözyaşı dökerken hizmetkarlar sessizliklerini korudu. Ancak bir süre sonra, krallıktan doğrudan gönderilen bir adam cebinden saatini çıkarıp baktı. “Temsilci Fanoss,” diye seslendi, “artık gitme vaktimiz geldi.”
Adamın etrafındaki eski prenslik tebaası hemen tepki gösterdi.
“Ailesinin mezarını ziyaret ederken bari rahat bırakın kadını!”
“Leydi Hertrude’un buraya gelebilmek için ne kadar beklediğinden haberiniz vardır herhalde.”
“Siz krallık insanlarında hiç merhamet yok.”
Adamın yüz ifadesi buz kesti. “Eğer devlet işlerini burada aksatırsak başkentte aksaklıklara yol açarız. Ayrıca burayı ziyaret edecek vakit bulabilmesinin tek sebebi bizim izin vermiş olmamız. Şükretmesi gerekir.”
Savaşın bitmesinin üzerinden pek fazla zaman geçmemişti. Krallıktan gelen adamın Fanoss Hanedanı’na acıyacak hali yoktu. “Topraklarımızı işgal ettiğinizde binlerce kişi öldü. Bunları kendi başınıza açtınız,” diye devam etti. Ona kalsa krallığın Fanoss Hanedanı’nı haritadan silmemesinin tek sebebi, bunun daha fazla soruna yol açacak olmasıydı. Hertrude’u hayatta tutarak ona bir iyilik yapıyorlardı.
Hertrude gözyaşlarını sildi, ayağa kalktı ve arabaya doğru ilerledi. “Kusura bakmayın. Dönelim.”
Ona sadık olan hizmetkarlar, kendi acizliklerine duydukları öfkeyle gözlerini yere indirdiler.
Krallıktan gelen adam burnundan soludu. “Gerçekten de yeterince sorun çıkardınız zaten. Bundan sonra itaatkar olsanız iyi edersiniz. Gerçi mevcut halinizle direnmenizin size pek bir faydası dokunacağını da sanmıyorum.”
“Seni piç kurusu!” Şövalyelerden biri yumruğunu sıkarak hamle yapmaya yeltendi ama Hertrude onu durdurdu.
“Yeter! Sizi beklettiğim için özür dilerim. Haydi, bir an önce kaleye dönelim.” Adımlarını hızlandırarak arabaya yöneldi.
Adam şövalyeye küçümseyen bir bakış attı. “Eğer bana bir şey olursa buraya benim yerime Kont Bartfort’u gönderirler. Onunla başa çıkabileceğinizden emin misiniz?” Savurduğu bu tehditten memnun bir halde arkasını dönüp yürümeye başladı.
Hertrude ise bu durumdan hiç etkilenmemişti. Bizi korkutmak için Kont Bartfort’un adını kullanmaya çalışan zavallı bir korkak sadece. Leon, bu kadar küçük bir mesele için Fanoss’u işgal edecek biri değildi.
Arabaya binerken onunla paylaştığı macerayı anımsadı. Öyle pek heyecanlı bir şey değildi; elflerin köyünün yakınındaki bazı eski kalıntıları keşfetmişlerdi sadece, ama bu anıyı sevgiyle hatırlıyordu.
Ah... Doğru ya, o kıdemli o zaman bana bir şey söylemişti... Kaderimdeki kişiyle yan yana yürümekle ilgili bir şeyler. Hertrude, yaşlı kadının önceden haber verdiği falı hayal edince zihninde Leon canlandı. Onu kendi tarafıma çekmek için daha fazla çabalasaydım... Belki her şey farklı gelişebilirdi.
Belki Rauda hâlâ hayatta olurdu, belki de prenslik çökmezdi. Hertrude kısa bir an bu hayale daldı ama sonra silkelenip başını salladı. Bunları şimdi düşünemem. Aklımı başımda tutmam lazım.
Fanoss Hanedanı’nın ona ihtiyacı vardı. İşlerin bu noktaya gelmesine hayıflanarak daha fazla vakit kaybedemezdi.
Ailesinin mezarları uzaklarda kalırken, Hertrude içinden onlara seslendi. Rauda, Vandel, artık annemle babamın yanındasınız; ne olur bizi oradan izlemeye devam edin.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.