Marie küplere binmişti. İntikam almamayı öğütleyen o tipler, sadece kendi işlerine geldiği için bunu savunuyorlardı.
Bu ikiyüzlüden nefret ediyorum. Oyunda da aynı şeyi yapmış, o ideallerini her yere savurmuştu. O zaman da hepsi koca bir yalan gibi geliyordu kulağıma, şimdi de öyle! Savaş yanlışmış, insanlar intikam almamalıymış... Git de bir beynini kontrol ettir be kadın!
“O devin insanlara zarar vereceğini bilmiyor mu sanıyorsunuz? Ölümlerinden sorumlu tutulacağını anlamıyor mu? Buna rağmen devam ediyor çünkü hiçbir şey onu kardeşinin öcünü almaktan alıkoyamaz!”
Marie, düşman prensesini neden savunduğunu kendisi bile bilmiyordu. Ancak Angie ve Livia, Hertrude’ye haksız olduğu konusunda ders verirken öylece oturup izleyemezdi. Marie pişmanlığın ne demek olduğunu biliyordu. Önceki hayatında bu duyguyla fazla içli dışlı olmuştu; özellikle de ağabeyi öldükten sonra.
“Peki, bu durum yüzlerce insanı katletmeyi nasıl haklı çıkarır?” Angie, Marie’ye sert bir bakış fırlattı. “Etrafına bak! Savaş bitti.” Ardından yüzünü Hertrude’ye döndü. “Eğer buna devam ederseniz, sadece öldürmek için başkalarının sevdiklerini öldürmüş olacaksınız. Biz harekete geçmezsek bu ölümler durmayacak. Anlamıyor musun?!”
Marie çevresine bakındı. Prenslik güçleri beyaz bayrak çekmişti. Krallık ordusu devle çarpışmaya devam ediyordu ve havada sadece birkaç gemi kalmıştı. Savaşta can veren şövalyelerin de askerlerin de aileleri, dostları vardı. Evde yollarını gözleyen, sevdiklerini bir daha asla göremeyecek olan insanlar...
Marie’nin tartışacak dermanı kalmamıştı.
“Dövüşmenin artık bir anlamı yok,” dedi Angie, Hertrude’ye hitaben. “Şimdi geri çekilirsen, bu işi diplomatik yollarla çözme şansımız hâlâ var. Devam etmek anlamsız.”
“Bu artık bir yıpratma savaşına döndü ve kaybeden siz olacaksınız. Yine de devam mı edeceksiniz?” diye sordu Angie.
Prenslik bir şekilde güç toplamayı başarsa bile, yakın zamanda gerçek anlamda karşılık verebilecek kadar çok asker kaybetmişlerdi. Bu zayıf hallerinde başka bir ülkenin onları hedef alıp yerle bir edeceği kuşkusuzdu.
“Fanoss Hanedanı bir zamanlar Holfort kraliyet ailesinin bir parçasıydı,” dedi Angie. “Bir konumun, bir itibarın var. Teslim ol, biz de müzakere edelim.”
Hertrude ruhsuz bir kahkaha attı. “Haklısındır eminim ama teslim olduğumuzda bizi bekleyen tek şey sizin ellerinizde köle olmaktır.”
Savaşı kaybeden bir ülkenin kaderi buydu işte.
“Ama hayatta olacaksın,” dedi Livia. “O askerlerin yolunu gözleyenler var. Lütfen daha fazlasının boş yere ölmesine izin verme.”
Marie alt dudağını ısırdı. Söylenenlerin hiçbiri yanlış gelmiyordu ama bu durumda Hertrude’ye ne olacaktı?
Sonunda Hertrude konuştu. “Sizin o acınası azizenizin beni savunacağı hiç aklıma gelmezdi. Neden benim gibi birini korumaya çalışıyorsun? Sen olmasaydın... tüm bunları hissetmek zorunda kalmayacaktım.”
Söyleyeceklerini bitiren Hertrude, flütü dudaklarına götürdü ve bir kez daha üfledi. Havada yumuşak bir melodi süzüldü.
“Emin misin?” diye sordu Marie.
Hertrude dudaklarını geri çektiği anda flüt un ufak olup toza karıştı. Kıkırdadı. “İntikamımdan vazgeçmek canımı yakıyor ama beni savunmanı görmek başımdaki dumanı dağıttı. Haklısın. Bunun bir anlamı olmadığını biliyordum ama kendimi durduramadım. Sadece anlamıyorum... Neden... Neden tüm bunlar bizim başımıza gelmek zorundaydı?”
Hertrude’nin yanaklarından süzülen gözyaşları yere düşerken, kendisi de olduğu yere çöktü. Marie yanına diz çöküp yabancı prensese sarıldı.
Etraftaki çatışmalar yavaş yavaş kesilmişti. Rüzgârın uğultusu dışında her yer sessizliğe büründü.
Hertrude gözyaşlarını sildi. “Prenslik... teslim oluyor.”
“Hızla yaklaşan bir düşman birimi var!” Cleare araya girdi. “Dikkatli olun!”
Çevrelerini saran beş zırhlı çocuk tetikte bekliyordu ama kara bir zırh gürültüyle güverteye, tam aralarına indi. Vandel gelmişti. Zırhı dökülüyor, dış kaplamasından aşağı sıvılar süzülüyordu.
“Prensesin yanından çekilin, krallık pislikleri!” diye tısladı.
Zırhın her yerinde bir sürü göz belirdi ve hepsi nefretle onlara dikildi.
“Ürkütücü,” diye mırıldandı Marie.
“Vandel, bu kadar yeter.” Hertrude ağlayarak başını kaldırdı. “Hadi buna bir son verelim. Benim için çok iyi savaştın. Sana minnettarım ama artık her şey yolunda. Bunu daha fazla yapmana gerek yok.”
Ancak kara şövalye boyun eğmeyi reddetti. “Prenses, sizi kandırmışlar.”
“Vandel?”
“Korkmayın. Burada kalın ve hepsini nasıl yok ettiğimi izleyin.” Doğrulmaya çalışırken zırhından, açık yaralardan boşalan kan gibi kara bir sıvı fışkırdı.
“Hayır, Vandel, bitti!” diye bağırdı Hertrude.
“Bitmesine izin vermeyeceğim!”
Maskeli şövalye kılıcını savurdu ama kara şövalye darbeyi savuşturdu. Diğer çocuklar da hücuma geçti fakat hiçbiri Vandel’e diş geçiremiyordu.
“Bitemez,” diye tekrarladı. “Buna izin vermem. Ailemin öcünü almadım henüz. Krallık halkı, eşimi ve kızımı kaybettiğimde hissettiğim o çaresizliği tatmadan hiçbir şey bitmeyecek!” Marie ve kızlara doğru yalpalayarak ilerledi. Sanki onunla eşzamanlıymış gibi, tamamen yenilenmiş olan dev de ağır adımlarla onlara yaklaşıyordu.
Son geldi mi yani? Marie tepesindeki bu iki dehşete bakakaldı. Her şeyden çok, ikinci hayatının da ilki kadar hatalarla dolu olduğunu düşünmek onu üzüyordu.
Livia kollarını iki yana açarak önlerine atıldı. “Lütfen, durdurun şunu!”
“Aptal, ne yapıyorsun sen?!” Marie onu geri çekmeye çalıştı.
“Sen şu beyaz gemideki kızsın.” Kara şövalye kılıcını havaya kaldırdı. “Seni öldürmek için bir sebep daha. Yaşamana izin veremem.”
Marie asasını ileri uzattı ve tüm gücüyle umutsuz bir büyü kalkanı oluşturmaya çalıştı.
“Azizenizin elinden gelen hepsi bu mu?!” Kara şövalye tek bir yumrukla kalkanı parçaladı.
“Vandel, yeter, dur artık!” diye feryat etti Hertrude ama kara şövalye kılıcını Livia’ya doğru indirdi bile.
“Livia!” Angie, arkadaşını korumak için ileri atıldı.
Marie gözlerini sımsıkı yumdu. Ağabey, kurtar onları!
Ve tam o anda beklenen ses duyuldu: “Seni paramparça edeceğim, seni gidi moruk!”
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.