İzni kopardıktan sonra kalıntılara adımımızı attık. Ama ne yazık ki içeriyi gören herkesin hevesi bir an içinde kursağında kaldı.
Malumu ilan ederek, "Burada hiçbir şey yok," dedim.
En azından odalar vardı; duvarları ve yerleri sarmaşıklar, kökler kaplamıştı. Benim gözüme terk edilmiş modern bir bina gibi görünüyordu ama Livia burayı antik bir medeniyetin göz kamaştırıcı mirası olarak görüyordu. Aralarında tek sevinen de oydu zaten.
"Harika! Leon, şuna bir baksana. Bu nesnenin şekli, diğer kalıntılarda keşfettiklerimizle tamamen aynı. Kapının hemen yanındaki ise biraz daha farklı bir şekle sahip. Bu nesneler sadece antik kalıntılara özgü!"
"Ha, evet, çok ilginçmiş."
Tabii ki, altı üstü bir kart okuyucuydu. Hani şu giriş kartlarını okutmak için kullanılanlardan. Ama o kadar hırpalanmışlardı ki artık çalışmalarına imkan yoktu.
Luxion bana döndü. "Gerçeği ona açıklamamam gerekiyor, değil mi?"
Livia, kadim insanların bu cihazları nasıl kullandığına dair teoriler üreterek kendi kendini eğlendiriyordu. Görünüşe göre Luxion onun bu gizem dolu sevincini baltalamak istemiyordu.
"Yok canım, söylesen de yine mutlu olurdu bence," dedim.
"İnsanın cevabı kendisinin bulması bazen çok daha ilgi çekicidir. Gerçi senin bunu anlayabileceğini pek sanmıyorum ya, neyse."
Gözlerimi ona diktim. "Gerçekten berbat bir kişiliğin var."
"Sizinkinin yanında benimki melek kalır efendim, emin olabilirsiniz."
"Hiç mi hazine yok?" Angie’nin omuzları çöktü. "Yani, böyle kalıntıları kendi gözlerimle gördüğümü herkese anlatmak da fena bir deneyim sayılmaz ama... Gerçekten tek bir hazine bile yok mu?"
Bırakın hazineyi, koskoca yeri resmen iğne deliğine kadar talan etmişlerdi.
"Elf kalıntıları olduğunu duyduğumda çok umutlanmıştım," dedi Jilk hayal kırıklığıyla. "Ama hakikaten bomboşmuş."
Greg ise durumu çoktan kabullenip boş vermişti. "Hadi ama, içinde hâlâ hazine barındıran eski kalıntılar bulmak o kadar kolay mı sandınız? Arada bir eli boş dönmesek bu işin tadı çıkmazdı zaten. Hatta buranın bu kadar tamtakır olması insana garip bir ferahlık veriyor."
Şaşırtıcı bir şekilde, Leydi Hertrude da karalar bağlıyordu.
"Ne o? Sakın bana senin de hazine peşinde olduğunu söyleme?" diyerek onunla uğraştım.
"İstiyordum tabii. Bir sakıncası mı var?"
Bu kadar dürüst bir cevap beklemiyordum. "Yok, bir sakıncası olduğundan değil. Sadece şaşırdım."
"Düklük bir zamanlar Holfort Krallığı'nın bir parçasıydı. Maceraperestlik ruhu bizim de kanımızda var."
Madem öyleydi, ülkelerimiz arasındaki evlilik adetleri neden bu kadar farklıydı o zaman? "Yani sen de bir macera yaşamak istiyordun, öyle mi?"
"Hakkımda ne düşünürsen düşün, ben de kraliyet ailesinin bir üyesiyim. Önüme böyle fırsatlar kırk yılda bir çıkar." Yanakları kızararak gözlerini kaçırma şekli o kadar sevimliydi ki... Bu hali, onun da henüz okul çağında gencecik bir kız olduğunu hatırlatıyordu insana.
Vay be, aslında bayağı şirinmiş. Sırıttım. "Doğrudan öyle söyleseydin ya o zaman."
"Asla olmaz," diye terslendi ve hemen yanımızdan uzaklaştı.
Gözlerimi partinin en çok yıkıma uğrayan üyesine, Marie'ye çevirdim. Onu bu kadar perişan görmek benim bile içimi sızlatmıştı.
"Hayır, hayır, hayır! Böyle olmaması gerekiyordu!" diye feryat etti.
Jilk onu teselli etmeye çalıştı. "Önemli değil. Başka bir kalıntı buluruz. Bir dahaki sefere Prens ve diğerlerini de yanımıza alır, çok daha büyük bir maceraya atılırız. Olmaz mı?"
İkisinin kafası tamamen farklı dünyalardaydı. Marie macera yaşayamadığı için değil, hazine bulamadığı için dövünüyordu. Jilk'e tiksinir gibi bir bakış attı. "E-evet, herhalde."
Livia'yı kendi büyülü dünyasında bırakan Angie, süzülerek yanıma geldi. "Şimdi ne yapacağız Leon? Eşyaları toplayıp gidelim mi? Köyün şefi de bu durumdan pek hoşnut görünmüyor."
Onun baktığı yöne döndüm. Adam binanın girişinde dikilmiş, gözünü üzerimizden ayırmıyordu. Özellikle bana bakarken gözlerinden adeta buz fışkırıyordu.
"Bana tepeden bakıyor," dedim. "Bu piç beni gerçekten çok irite ediyor."
Suratının ortasına yumruğu patlatıp onu havada uçurmak geçiyordu içimden. Kadim falan dinlemeyip, şu İblis Kral mıdır nedir, her kimse gelip bu köy şefinin tepesine binsin diye can atasım geliyordu. Tabii gerçekte öyle bir şey olsaydı.
"Bu kadarı merakınızı gidermeye yetti mi?" diye seslendi köy şefi. "Burada görecek hiçbir şey yok."
Oyuna dair anılarım zamanla körelmişti ama bir şey beni burada tutuyordu. Adım gibi emindim ki...
"Hayır, böyle pes edemeyiz!" diye bağırdı Marie aniden. "Ben burada vakit kaybederken borcum dağ gibi birikiyor! P-pes etmeyi reddediyorum! Hayatımı borç ödeyerek geçirmek istemiyorum!"
Duygularına yenik düşen Marie, arkasına bile bakmadan kalıntıların derinliklerine doğru koşmaya başladı.
Angie’nin yüzü öfkeden kıpkırmızı kesildi. "İnanamıyorum bu kıza, tek başına çekip gitti! Tek bildiği başkalarına ayak bağı olmak!"
Yanıma aldığım tüfeği kavrayıp Marie’nin peşine düştüm. "Yürü, Luxion. Angie, siz diğerleriyle burada bekleyin. Onu geri getireceğim."
Angie içini çekti. "Ona bakıcılık yapmak da gerçekten zormuş."
"Hem de nasıl. Beni rahat bıraksa ne olurdu sanki, altı üstü bir öğrenciyim."
Livia endişeli gözlerle bana baktı. "Kendini çok zorlama Leon. Şey, yani..."
Marie'ye bir şey yapmamdan mı korkuyordu acaba? Eğer öyleyse, endişelenmekte sonuna kadar haklıydı.
Jilk ve Greg de peşimizden gelmeye yeltendi ama onlara kalmalarını emredip bu aptal baş belasının arkasından ilerledim.
Aslında tam da aradığım fırsat ayağıma gelmişti. Şimdi Marie'yi köşeye sıkıştırabilir, sonunda onunla baş başa konuşabilirdim. Ne de olsa reenkarnasyon geçirmiş iki yan karakter olarak ortak yönümüz çoktu.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.