Şafak vakti.
Kraliyet sarayının çatısına çıkan merdivenleri tırmananlar Ange, Livia ve Noel'den oluşan üçlüydü.
Henüz karanlık olan koridorları, en önde yürüyen Ange elindeki fenerle aydınlatıyordu.
Ange'in arkasındaki Livia'nın nefesi, fenerin zayıf ışığında bile beyaz bir buğu olarak seçiliyordu.
Livia'nın arkasından gelen Noel ise ellerini birbirine sürtüp üzerine sıcak nefesiniüflüyordu.
Ange sadece başını geriye çevirip ikisinin durumuna baktı ve yorgunluğunu gizlemek istercesine gülümsedi.
"Biraz daha uyusaydınız ya. Creare de sizi karşılamaya gerek olmadığını söylemişti, değil mi?"
Uykusuzluktan gözleri süzülen Livia ve Noel'in yüzlerinde, Ange'in gözünden kaçmayan derin bir yorgunluk okunuyordu.
İkisi de Ange'e karşı hem mahcup hem de durumdan memnuniyetsiz bir tavır takındı.
Livia suçluluk hissinin nedenini dile getirdi.
"Asıl senin fırsat buldukça dinlenmen gerek, Ange. Bizden çok daha fazla çalışıp koşturuyorsun, üstelik neredeyse hiç uyumadın."
Kendisi için endişelenen Livia'ya, Ange acı acı gülümseyerek kendini savundu.
"Benim için en kritik an burası. Sizin aksinize ben savaş alanında bir işe yaramam. En azından hazırlık aşamasında elimden geleni yapmak istiyorum."
Yapabileceği tek şey, savaş başlayana kadar olan hazırlıkları yönetmekti.
Çarpışmalar gerçekten başladığında, Livia veya Noel gibi cephede aktif rol oynayamazdı.
İşte tam da bu yüzden, şu an tüm gücünü ortaya koymak zorundaydı.
Noel, kendini bu kadar hırpalayan Ange'den bakışlarını kaçırdı.
"Bizim durumumuz da tam tersi, elimizden hiçbir şey gelmiyor. En fazla ayak işlerine yardım edebiliyoruz."
Livia ve Noel, sarayda canla başla çalışan insanların ihtiyaçlarıyla ilgileniyordu.
Çevrelerindekiler onları durdurmaya çalışsa da, Ange bu kadar çabalarken kendilerinin yan gelip yatmasını vicdanlarına yedirememişlerdi.
Ange çaresiz bir ifadeyle iç çekti.
"Asıl savaş anında yorgunluktan bayılırsanız ne yaparım?"
Noel omuzlarını silkip bıkkın bir tavır aldı.
"Aynı şey senin için de geçerli değil mi, Angelica? Hatta senin devrilmen çok daha büyük bir felaket olur. Lelia söylemişti; aynı yaşta olup da aradaki yetenek farkını görünce insanın moralinin bozulduğunu söylüyordu."
Lelia... Noel'in ikiz kız kardeşi, şu an Alzer Cumhuriyeti'nde Kutsal Ağaç'ın rahibesi olarak görev yapıyordu.
Ülkenin önde gelen liderlerinden biriydi ve yönetici konumundaydı.
Böyle birinin gözünden bakıldığında bile, Ange şu an krallığı mükemmel bir şekilde idare ediyordu.
Kendisiyle akran bir genç kızın, tek başına koskoca bir ülkeyi ustalıkla yönetmesi onu derinden etkilemiş olmalıydı.
Ange bu yoruma şaşırmış göründü.
"Dışarıdan öyle mi görünüyorum? Bana sorarsan, sürekli kendi yetersizliğimle yüzleşip duruyorum. Mylene-sama yanımda olup beni desteklemese, bu çarkı döndürmemin imkanı yoktu."
Bir zamanlar saray yönetiminin başında olan Mylene, şimdilerde Ange'e rehberlik edip ona destek oluyordu.
Bu durum Ange için büyük bir güç kaynağı olsa da, aynı zamanda kendi tecrübesizliğini yüzüne vuran bir ayna gibiydi.
Tek başına hiçbir şey başaramıyordu.
Bu yüzden, övgüleri bile gönül rahatlığıyla kabul edemiyordu.
Yüzüne hafif bir hüzün çöken Ange'i neşelendirmek isteyen Livia, sıcak bir ses tonuyla araya girdi.
"Senin sayende savaşabiliyoruz, Ange. Kendine biraz daha güven. Bak, çatıya geldik bile."
Çıkış kapısına ulaştıklarında Ange kapıyı açtı.
Gözlerini kamaştıran parlak ışığa karşı üçü de ellerini siper etti.
Sert ve soğuk rüzgar bedenlerini titretirken, zamanla gözleri ortama alıştı ve çevre her detayına kadar görünür oldu.
Ange feneri söndürüp derin bir nefes verdi; havaya karışan beyaz buğu rüzgarla birlikte savruldu.
Noel kollarını iki yana açtı.
"Harika! Gerçekten inanılmaz! Hayatımda ilk defa bu kadar çok uçan savaş gemisinin bir araya geldiğini görüyorum."
Çatıdaki bahçeden bakıldığında, kraliyet başkentinde toplanmış sayısız uçan savaş gemisi gözler önüne seriliyordu.
Her birinin şekli ve tasarımı farklıydı. Düzenli bir ordudan ziyade, toplama bir birliği andırıyorlardı.
Ancak buradaki herkesin amacı tekti; ortak bir iradede birleşmişlerdi.
Şimdiye kadar sürekli kendi aralarında taht kavgası ve çekişme yaşayan Holfort Krallığı'nın soyluları bile, belki de tarihlerinde ilk kez bu kadar güçlü bir birlik sergiliyordu.
Livia, Ange'in elini sıkıca kavradı.
"Kendine güvenmelisin, Ange. Bu manzaranın arkasında senin akıttığın alın teri ve verdiğin emekler var."
Livia'nın elindeki sıcaklığı hisseden Ange'in gözleri doldu.
"Evet, haklısın. Umarım... öyledir."
Gözyaşlarının süzülmesini engellemek için kendini sıktı.
Ağlamamak için direnmesinin sebebi, çabalarının Leon'a güç katmış olmasının verdiği mutluluktu.
Ve bir diğer sebep... Karşısında duran bu uçan savaş gemilerinden kaç tanesi limana sağ salim dönebilecekti? Yakında yitip gidecek hayatların sayısını düşünmek içini acıtıyordu.
Gözyaşlarını tutmak, Ange için bir gurur meselesiydi aynı zamanda.
'Bir sorumluluğu omuzlamak demek buymuş, Mylene-sama.'
Kendisine yol gösteren öğretmeninin o eski sözlerini, şimdi gerçekten ve tüm ağırlığıyla kavrıyordu.
Noel güneşin doğduğu yönü işaret etti.
"Licorne geldi!"
Daha önce Leon'un sahip olduğu yüzen adada modifikasyonları tamamlanan Licorne, nihayet geri dönmüştü.
Üçü, binecekleri bu gemiyi karşılamak için çatıya kadar çıkmışlardı.
Noel, Ange ile Livia'nın el ele tutuştuğunu göz ucuyla fark edince bakışlarını kaçırıp gerindi.
"Her şey yolunda gidecek. Leon ve diğer herkes elinden geleni yapıyor. Kesinlikle başaracağız."
Kesinlikle başaracağız... Bu sözler Noel'in kendi içindeki en büyük dileği ve umuduydu.
Bunu ne kadar yürekten istediği her halinden belli oluyordu.
Ange hafifçe başını salladı.
"Leon'un kazanması için elimdeki tüm imkanları seferber edeceğim. Gerekirse... o pislikleri bile tepe tepe kullanırım."
Ange'in yüzü bu sözleri söylerken asıldı. Livia elini teselli etmek ister gibi arkadaşının sırtına koydu.
"Bu seferlik başka çaremiz yok."
Livia'nın da yüzü kararmıştı.
Ange'in bahsettiği o kişiler konusunda onun da hisleri pek hoş değildi.
Noel'in de neşesi kaçmıştı.
"Bu savaşı kazansak bile, arkasında bir sürü sorun bırakacak gibi görünüyor."
Savaş henüz başlamadan sonrasını konuşmak istemiyorlardı.
Fakat zaferden sonra bile büyük krizlerin kapıda olduğunu üçü de çok iyi biliyordu.
Sabahın erken saatleri.
Kraliyet sarayına nefes nefese giren kişi, yüzünde darp izleri taşıyan Greg'di.
Üstü başı darmadağındı, kıyafetlerinde yırtıklar göze çarpıyordu.
Buna rağmen yüzünde muzaffer bir gülümseme vardı.
Greg başparmağını kaldırarak odadaki arkadaşlarına seslendi.
"Eve gidip pederi ikna ettim! Seberg hanedanının tüm askeri gücünü toplamayı başardım!"
Bu müjdeli haberi getiren Greg'i, kafasında sargı bezleriyle bekleyen Brad karşıladı.
Brad de aynı şekilde başparmağını kaldırarak karşılık verdi.
"Seninki de iyi gitmiş demek. Ben de bizimkilerden alabileceğimiz maksimum askeri desteğin sözünü aldım."
Brad koynundan çıkarıp masaya bir kağıt bıraktı; bu, ailesiyle yaptığı resmi anlaşmaydı.
Belgede, Field hanedanının bu savaş için seferber edebileceği neredeyse tüm gücünü cepheye süreceği yazılıydı.
Greg, Brad'e yaklaşıp yumruklarını tokuşturdu.
"Eskiden seni sadece büyüden anlayan, kafası kalın bir herif sanırdım ama harbiden dişli çıktın."
Büyü dışındaki konularda genelde beceriksiz görünen Brad, bu hareketiyle Greg'in takdirini kazanmıştı.
Brad hafifçe sırıttı.
"Sen de her zamanki gibi tam bir kafadan bacaklısın. Kafanı biraz daha kullanmayı öğrenmelisin."
Brad'in bu cevabı karşısında Greg'in yüzünde şaşkın bir ifade belirdi ama hemen ardından kahkahayı bastı.
"Seni gidi piç. Böyle anlarda beni övmek yerine daha çok aşağılaman gerekir. Sadece büyüden anlayan çıtkırıldım herifin teki olduğunu söylediğim için özür dilerim. Sen gerçekten güvenilir bir adamsın."
Greg, geçmişte Brad'le çıtkırıldım diye dalga geçtiği için ciddi bir suratla özür diledi.
Ancak Brad'in kafası karışmıştı.
Kendisine özür dilenmesine şaşırmamıştı; Greg'in kafadan bacaklı kelimesini bir hakaret olarak algılamamış olmasına hayret ediyordu.
"Kafadan bacaklı derken aslında seni kendimce aşağılamaya çalışıyordum?"
"Neden ki? Kafanın bile kasla dolu olması harika bir şey değil mi?"
Karşısında bunu gerçekten de bir hakaret olarak görmeyen Greg'i bulunca, Brad iki eliyle ağzını kapattı.
Gözleri şaşkınlıktan fal taşı gibi açılmıştı.
"Durumun bu kadar ümitsiz olduğunu bilmiyordum..."
Brad'in bu hâline başını yana eğen Greg, bakışlarını odada gezdirdi.
"Ondan ziyade, sadece biz mi geri döndük?"
Endişeli sorunun ardından Brad hemen ciddileşerek cevap verdi:
"Hayır, Chris bizden önce döndü. Chris'in ailesinin evi kraliyet başkentinde olduğu için onlarla konuşup anlaşmak bizimkilere kıyasla daha kolaydı. Asıl mesele..."
"Kılıç Azizi olan babasını ikna edip edemeyeceği, değil mi?"
Greg ve diğerleri, Leon'a yardım etmek için ailelerini devreye sokmaya karar vermişlerdi.
Gelgelelim, daha önceki davranışları yüzünden sadece miras haklarını kaybetmekle kalmamış, aileleriyle bağları koparılmış ve evden kovulmuşlardı.
Böyle bir durumdayken eve dönüp "Bize yardım edin!" dediklerinde, ailelerinin bunu kolayca kabul etmesi beklenemezdi.
Nitekim Greg ve Brad de kendi ailelerini ikna ederken epey zorlanmıştı.
Brad, Greg'e döndü:
"Buna ikna etmekten ziyade düello demek daha doğru olur herhalde? Duyduğuma göre Chris, babasına düello teklif etmiş."
"Harbiden mi?!"
Chris'in babası krallığın en güçlü Kılıç Ustasıydı.
Chris de kılıç dehası olarak anılıyordu ancak babası en üst mertebedeki Kılıç Azizi'ydi.
Sadece yılların birikimi olan idmanlar değil, atlatılan savaşların sayısı bakımından da babasına erişmesi imkânsızdı.
Böyle bir babayla Chris'in düellosu ise...
"Bundan sonrasını ben anlatayım."
Kapıyı açıp içeri giren kişi, hasta önlüğü içinde, koltuk değneklerine dayanan Chris'ti.
Greg ve Brad'den daha ağır yaralanmıştı; sağ kolu ve sol bacağı sabitlendiğine göre kırılmış ya da çatlamış olmalıydı.
Gözlüğünün tek camı bile çatlak içindeydi.
Onu bu hâlde gören Brad derin bir iç çekti, Greg ise heyecanla üzerine gitti:
"O yaralar da ne?!"
"Babamla yaptığım düellonun sonucu işte. Ah, yaralarım için endişelenmeyin. Savaştan önce Marie'ye tedavi ettirmeyi planlıyorum."
Marie'ye tedavi ettireceğini söylerken yüzünde hafif bir sevinç belirmişti.
Greg buna biraz gıpta etti.
Kendi kendine 'Ben de mi yaralarımı Marie'ye tedavi ettirsem?' diye düşündü ama bu yoğun zamanda ufak tefek sıyrıklar için ricada bulunup kıza yük olmak istemediğinden vazgeçti.
"Görünüşe göre babanı ikna edememişsin."
"Aptal olma. Ben düelloyu kazandım."
"Ciddi misin?!"
Sevinen Greg'in karşısında Chris gururla göğsünü kabarttı.
Ancak gerçeği bilen Brad'in yüzü gerilmişti.
"Her an savaşa hazır olmayı öğütleyen babasının arkasından tahta kılıcı indiren birine göre fazla konuşuyorsun. Gerçi sonrasında bir şekilde kazanmayı başarmışsın ama."
Arkadan vurduğunu duyan Greg'in yüzü ciddileşti.
"O yaptığın korkakça ama."
Chris de bunun farkındaydı tabii ancak bu şartlar altında dürüstçe konuşarak babasını ikna etmenin imkânsız olduğunu düşünmüştü.
"Ben de başta ikna etmeye çalıştım. Fakat babam sarayın kılıç eğitmeni olduğundan, siyasi hamlelerden zerre anlamaz. Bu sefer de eğer savaşı kazanırsak kılıç eğitmeni olarak hizmetine devam edeceğini falan söyleyip gevşek gevşek konuşunca..."
Chris de ailesinin geleceğini düşünerek bu zor kararı vermek zorunda kalmıştı.
Kendi karakteri gereği dürüstçe dövüşüp kazanmak istese de şartlar buna elvermemişti.
Greg, Chris'in babasının siyasi vizyonsuzluğuna hayret ederek konuştu:
"Yani, senin peder de az değilmiş hani."
"Zaten her zaman 'Her an savaşa hazırlıklı olun' diyen babamın kendisiydi. Bana arkasını dönüp tahta kılıçla kafasına darbe yedi diye sinir krizi geçirmesi bence çok çocukçaydı."
"Ne demek istediğini anlıyorum ama... Sonuçta destek işi ne oldu?"
"Babam da dahil olmak üzere tüm öğrencileri savaşa katılacak."
"İşte bu harika! Sizin oradakilerin hepsi birbirinden güçlüdür."
Kılıç eğitmenliği yapan Chris'in babası bir şövalye olduğundan, zırh kontrolü konusunda da uzmandı.
Yetiştirdiği kişiler de şövalyelerdi ve aynı zamanda zırh kullanma eğitimi alıyorlardı.
Onların da savaşa katılacağını duymak Greg'e büyük bir güven vermişti.
Ardından burada olmayan diğer iki kişiyi sordu:
"Geriye Julius ve Jilk kaldı, değil mi?"
Chris, Julius hakkında bilgi verdi:
"Julius sarayda sivil memurlara yardım ediyor. Angelica onu fena koşturuyormuş."
"Onun adına üzüldüm ama yapacak bir şey yok, buna katlanmak zorunda. Peki ya Jilk?"
Bu kez Brad cevap verdi ama yüzündeki ifade oldukça sıkıntılıydı.
"Jilk pisliği, Bakan Bernard'ın yanında."
Bunu duyan Greg'in gözleri yerinden fırlayacak gibi oldu.
"Hadi canım."
Geniş odada yan yana dizilmiş birçok masa vardı.
Sivil memur olan görevliler, yığılmış belgeleri eritmek için harıl harıl çalışıyordu.
Her birinin elleri mürekkep lekeleriyle dolu, gözlerinin altı ise uykusuzluktan torba torba olmuştu.
Bayılıp sedyeyle götürülenler, biraz dinlendikten hemen sonra işlerinin başına dönüyordu.
Burası tam anlamıyla bir savaş alanı gibiydi.
Cephede savaşacak şövalyeler ve askerler için, sivil memurlar şu an canlarını dişlerine takmış, evrak işleri ve saha koordinasyonları için ölümüne koşturuyorlardı.
Bakar Bernard ellerini birbirine vurdu:
"Bir gayret daha! Burayı sağ salim atlatamazsak, cephedekiler düzgünce savaşamaz. Şu an bizim savaş alanımız burasıdır. Ne olursa olsun bu işin altından kalkacağız!"
Bakanın gür sesine memurlar karşılık verse de sesleri bitkinlikten kısık çıkıyordu.
Böyle bir çalışma ortamına içeceklerle giren kişi, Bakan Bernard'ın kızı Clarice'ten başkası değildi.
"İçecek ve atıştırmalık bir şeyler getirdim."
Bu neşeli ve nazik sesi duyan memurlar başlarını kaldırıp yavaşça masaya doğru yanaştılar.
Clarice'ten içeceklerini ve sandviçlerini alıp sessizce masalarına geri döndüler.
Onları izleyen kişi ise Clarice'e yardım eden Deirdre'ydi.
"Burası gerçekten de bir savaş alanıymış."
Bakan Bernard'ın sözlerinde hiç de abartı olmadığını düşünen Deirdre'nin bakışları, o sırada tek başına gayet sakin bir şekilde çalışan birine kaydı.
Jilk; bir zamanlar Clarice'in nişanlısı olan bu adam, yetenekleri göz önünde bulundurularak sivil memurlarla birlikte çalışması için buraya getirilmişti.
Doğuştan gelen bir kabiliyet mi yoksa sonradan geliştirdiği bir beceri mi bilinmez ama Jilk'in çalışma hızı profesyonel memurlardan farksızdı.
Üstelik gayet rahat görünüyordu.
Aslında son derece güven veren bir duruşu vardı ancak etrafındakilerin ona attığı bakışlar nefret doluydu.
Bakan Bernard, Jilk'in masasına koca bir yığın belge bıraktı.
Yüzünde bir gülümseme olsa da, kızını yarı yolda bırakan bu adama karşı duyduğu öfke açıkça hissediliyordu.
"Jilk-kun, görüyorum ki keyfin yerinde. Bu belgeleri de hallediver."
Belge yığınını gören Jilk, yüzünde hafif bir tebessümle cevap verdi:
"Siz hiç merak etmeyin. Bakan Bernard-sama'nın beklentilerini kesinlikle boşa çıkarmayacağım."
Jilk için bu söyledikleri muhtemelen tamamen kendi samimi düşünceleriydi.
Aslında belge yığınına el attığında, ritmik bir şekilde onları hızla eritmeye başladı.
Yetenek konusunda gerçekten de bir numaraydı.
İşte tam da bu yüzden, çevresindekiler ona daha da çok öfkeleniyordu.
"Klarece Hanımefendi'yi yüzüstü bırakan o pisliğin tekidir oysa."
"Hangi yüzle böyle pişkince, hiçbir şey olmamış gibi karşımıza çıkabiliyor?"
"İşini bu kadar iyi yapması insanı daha da sinirlendiriyor."
Çevresindeki iğneleyici bakışlara rağmen Jilk, yüzünde hafif bir gülümsemeyle belgeleri incelemeye devam ediyordu.
Bakan Bernard bile onun sadece bu yeteneğini takdir etmekten kendini alamıyordu.
"Yetenek konusunda gerçekten kusursuz. Birazcık da karakter sahibi olsaydı, kızımın nişanlısı olarak mükemmel biri olabilirdi ama hayatta her şey her zaman istendiği gibi gitmiyor işte."
Kendi kızını yarı yolda bırakan adama karşı gizleyemediği bir iğnelemeydi bu.
Bakan Bernard'ın bu iğneleyici sözlerine rağmen Jilk gülümsemesini hiç bozmadı.
Çünkü bu kadarını işitmeyi sonuna kadar hak ettiğini o da çok iyi biliyordu.
"Ama onun sayesinde Marie-san ile tanışabildim. Bu yüzden benim açımdan bu durum mükemmelliğin de ötesinde, tek kelimeyle harika."
Bakan Bernard'ın alnında bir damar şişti.
Klarece ise tam bu sırada Marie'nin adını ağzına alan Jilk'e soğuk bir şekilde gülümsedi.
"Gerçek yüzünü daha erken fark etmiş olsaydım, muhtemelen ben de yolumu şaşırmazdım."
Jilk bu sözler karşısında sadece acı acı gülümsemekle yetindi.
"Haha, bu gerçekten çok ağırdı."
Klarece ile göz teması kurmaktan bile kaçınıyordu.
Elden bir şey gelmediği için Deirdre, Jilk'e yiyecek ve içecek bir şeyler getirdi.
"Böyle bir çalışma ortamında nasıl bu kadar rahat çalışabiliyorsunuz anlamıyorum. Sizden ne kadar nefret edildiğinin farkında değil misiniz? İsterseniz hemen şimdi gidip başkalarına da yardım edebilirsiniz."
Jilk kendisine uzatılan içecekten bir yudum alırken Deirdre'nin sorusunu yanıtladı.
"Şu an tamamen Leon-kun için çalışıyorum. Bakan Bernard ve buradaki diğer insanların, bu durumdayken işime engel olacak kadar aptal olmadıklarını biliyorum."
"Bunu bildiğiniz halde hiçbir şey olmamış gibi davranabiliyor olmanız büyük bir başarı gerçekten."
Deirdre'den gelen bu takdir karşısında Jilk teşekkür etti, ancak hemen ardından ekledi:
"Teşekkür ederim. Ama lütfen bana aşık olmayın. Benim kalbim sadece Marie-san'a ait."
"—Kimse size aşık olacak değil."
Deirdre, ifadesiz ve buz gibi bir tavırla bu sözleri söyleyip Jilk'in yanından uzaklaştı.
Beş Aptal'dan dördü kendilerine düşen görevleri yerine getirirken, Julius da saray içinde telaşla koşturmaktaydı.
Çalışma odasına dalarak, masasının başında belgeleri inceleyen Lucas'ın —Leon'un Usta dediği adamın— yanına gitti ve durumu rapor etti.
"Limandaki malzemeler tükenmek üzere, bu gidişle acil durum stokları da bitecek. Başkent artık onları daha fazla destekleyemez."
Burada toplanan çok sayıdaki uçan zırhlı gemi, doğal olarak muazzam miktarda kaynak tüketiyordu.
Uçan zırhlı gemilerin çalışması için gereken enerji kaynaklarından başlayıp, mürettebatın yiyeceğine kadar her şeyin karşılanması gerekiyordu.
Böylesine devasa bir filonun tam kapasiteyle çalışabilmesi için korkunç miktarda malzeme lazımdı.
Bunların eksiksiz bir şekilde temin edilmesi ve dağıtılması gerekiyordu.
İşte bu zorlu işi üstlenenler Lucas ve Julius'tan başkası değildi.
"Başkente en yakın şehirden ve kalelerdeki depolardan malzeme sevkıyatını başlattım. Ulaşır ulaşmaz ikmali gerçekleştireceğiz."
"Anlaşıldı—"
Julius cevap verdi ancak gözlerini, belgeleri titizlikle inceleyen Lucas'tan alamıyordu.
Bu bakışları fark eden Usta, başını kaldırdı.
"Başka bir şey mi var?"
"—Şey, acaba size bir soru sorabilir miyim?"
Akademideyken onu sadece basit bir adab-ı muaşeret eğitmeni sanıyordu ama gerçekte kendi kanından olan büyük amcasıydı.
Julius'un bu adama sormak istediği tek bir soru vardı.
"Eğer kısa tutacaksanız, elbette."
Mürekkeple çalışmasına rağmen Lucas'ın belgeleri inceleyen elleri son derece temizdi.
Hızlı, kesin ve adeta estetik bir ustalıkla çalışan bu adamı izlerken, Julius kendini tutamadı.
"Neden tahtı babama bıraktınız? Siz, kesinlikle babamdan çok daha iyi bir kral olurdunuz."
Bu son derece saygısızca sayılabilecek soru karşısında Lucas hafifçe gülümsedi.
"Sanırım bu durum Leon'un etkisi. Gerçekten de oldukça hadsizce bir soru."
"Farkındayım. Ancak artık bunu önemseyecek bir konumda değilim."
Kendi babasının bir krala yakışır biri olduğunu düşünmüyordu.
Julius gerçek düşüncelerini bu şekilde dile getirirken, artık konumu zerre umursamadığını gösterircesine gülümsedi.
Lucas ise onun bu tavrını, Leon'un üzerindeki etkisine bağladı.
"—Şüphesiz ki eğer tahta ben geçseydim, herkesin benden beklediği o ideal kralı mükemmel bir şekilde oynayabilirdim. Ancak öyle olsaydı, bu ülkeyi çoktan yıkıma sürükleyeceğime inanıyorum."
"Babam yüzünden değil de sizin yüzünüzden mi?"
Julius'un bu sözlerinin altında, 'Babam yüzünden Holfort Krallığı bu kadar aciz bir duruma düşmedi mi zaten?' iması yatıyordu.
"Bir evlat olarak senin düşündüğünün aksine, Roland denen adam aslında benden çok daha fazla kral olmaya layıktı. Durumun sadece bu kadarla kalmasını bile onun tahtta olmasına borçluyuz diyebilirim. —Tabii son ana kadar o kötü huyundan bir türlü vazgeçemedi ama."
Kötü huy derken kastettiği şey kadınlara olan aşırı düşkünlüğüydü. Lucas, onun kral olduktan sonra bile bu huyunun değişmemesinden yakınıyordu.
Julius, Lucas'ın önünde derin bir düşünceye daldı.
"—Demek babam, benim tahmin ettiğimden çok daha büyük bir adammış."
"Evet, gerçekten saygıyı hak eden biridir. —Tabii kadınlar konusundaki o tutumunu asla örnek almamalısın. Anlaşıldı mı? Kesinlikle uzak dur."
Lucas'ın bu ciddi uyarısı üzerine Julius hafifçe başıyla selam verdi, ardından arkasını dönüp bir sonraki işine doğru yöneldi.
Ve o sırada, yavaşça koynundan bir maske çıkardı.
'Demek babamın benim kavrayamadığım kadar büyük bir liderlik vasfı vardı. —O zaman babamdan miras kalan bu maskeyi bu savaşta da kullanacağım.'
Kendisinin miras aldığını düşünüyordu ancak aslında sadece Roland'ın şahsi eşyasını izinsiz ödünç almıştı.
Eğer babası orada olsaydı kesinlikle "Geri ver onu!" diye bağırırdı.
'Baba, bu maskeyi ve senin iradeni devralıyorum. Tahta geçememiş aptal bir evlat olabilirim ama senin ideallerini asla yarıda bırakmayacağım.'
Julius, içinden kararlı bir şekilde bu sözleri fısıldadı.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.