Akademinin yemekhanesinde, sade de olsa Mia için bir veda partisi düzenleniyordu.
Katılanlar her zamanki gruptu ve bu organizasyonu planlayan kişi Ange'ydi.
"Sade bir tören olduğu için kusura bakma. Hazırlanmak için biraz daha vaktimiz olsaydı, çok daha görkemli bir şey yapabilirdim."
Masaya dizilmiş yemeklerin önünde duran Mia oldukça gergindi.
"H-hiç de bile! Her şey çok lüks ve ben gerçekten çok mutlu oldum. Sadece... sizlerden ayrılacak olmak beni çok üzüyor."
Mia, herkesin önünde içini döktü.
"Sizinle biraz daha vakit geçirebilmeyi çok isterdim. Hem, birdenbire bana bir prenses gibi davranılması da ne bileyim, çok tuhaf hissettiriyor."
Aniden memleketine dönmek zorunda kalan Mia, kendisinin imparatorluk ailesinden geldiğini öğrendiğinden beri büyük bir şaşkınlık içindeydi.
Ayrıca, eğitiminin bu şekilde yarıda kesilmesini de henüz tam olarak kabullenememiş gibiydi.
Sandalyesinde oturmuş, başını öne eğen Mia'ya, Erika yumuşak bir ses tonuyla seslendi.
"Bunu hemen kabullenememen çok normal. Yavaş yavaş alışacaksın."
"Erika-samaaa..."
Gözleri dolan Mia'ya, Erika sevgiyle gülümsedi.
"Bana doğrudan adımla hitap edebilirsin."
"A-ama ben..."
Bir imparatorluk prensesi olduğu gerçeğini henüz sindiremeyen Mia, Erika'ya doğrudan ismiyle hitap edemiyordu. Erika ise bu çekinceye karşı başını iki yana salladı.
"Seninle arkadaş olmak istiyorum. İmparatorluk prensesi olan Mia-san... yani Mia, bana adımla seslenirse kimse buna laf edemez. Lütfen benim arkadaşım olur musun?"
"Erika-sama... Şey, evet! Ben de sana Erika diyeceğim!"
Gözyaşları içinde sevinen Mia'yı gören Ange, derin bir rahatlama nefesi aldı.
En azından bu ayrılığın tamamen hüzünlü bitmeyeceğini düşünüyordu.
Ancak aynı anlarda kafasını kurcalayan başka şeyler de vardı.
'İmparatorluk neden bu kadar acele ediyor? Onun bir prenses olduğunu ilan etme zamanlamaları da son derece yapay. En azından buradaki eğitimi bittikten sonra da bunu yapabilirlerdi. Yoksa İmparatorluk içinde bir şeyler mi döndü?'
Kafasını kurcalayan bu şüpheli durum yüzünden Ange, bakışlarını veda partisinde olan Finn'e çevirdi.
Finn, Mia'nın yanında biraz mahcup bir ifadeyle duruyor, ama her zamanki gibi ona şefkatli gözlerle bakıyordu.
Ancak Brave'in durumu bir garipti.
Masadaki yemeklerle zerre ilgilenmiyor, her zamanki neşeli tavırlarından eser barındırmıyordu.
Üstelik Finn'in yanından bir an bile ayrılmıyordu.
Yolunda gitmeyen bir şeyler mi vardı? Ange bunları düşünürken, Finn yavaşça Leon'a yaklaştı ve konuştu.
"Leon, biraz konuşabilir miyiz?"
"Mia-chan'ın yanında durman gerekmiyor mu?"
"Seninle konuşmak istediğim bir konu var. Sonra bana biraz vakit ayırabilir misin? Seninle baş başa konuşmak istiyorum."
"Bana uyar ama..."
Finn'in bir anlık ciddi ve kararlı ifadesini gören Ange içinden geçirdi:
'Hering de İmparatorluğa döneceğini söylemişti. Leon ile vedalaşmak mı istiyor? Yine de bir gariplik var.'
Ange onların durumunu incelerken Livia yanına yaklaştı.
"Ange, Leon'ların bir sorunu mu var?"
"Sadece biraz dikkatimi çekti. Livia, sence de Hering'in tavırlarında bir tuhaflık yok mu?"
"Gerçekten de biraz üzgün görünüyor."
Livia bakışlarını ikiliye çevirdi. Leon ile yakınlaşan Finn'in, ayrılacak olmanın hüznünü yaşadığını düşünüyor gibiydi.
Ange da buna hak veriyordu ama hissettiği şey sadece bundan ibaret değildi.
Tüylerini ürperten, adeta cildine batan gergin bir hava seziyordu.
"Yolunda gitmeyen bir şeyler var..."
Ange, Finn'e karşı tetikte beklerken bu kez de Noel yanına yaklaştı.
Durumu tamamen yanlış anlamış olacak ki Ange'ye doğru sırıttı.
"Angelica, biraz fazla mı endişeleniyorsun acaba? Yoksa Hering'in, Leon'u elinden kaçıracağını falan mı düşündün? Yok artık, o kadar da değildir herhalde."
Noel'in bu şakasına karşı Ange bıkkın bir tavırla cevap verdi.
"Bunu bir şaka sanıyorsun ama aslında o kadar da imkansız bir durum değil."
"Ne? Ciddi misin?!"
Şaşkınlıkla gözleri açılan Noel'e bakan Ange derin bir iç çekti.
"Söz konusu Leon olunca böyle bir şeyin yaşanacağını sanmam. Ama yine de gevşemeye gelmez, her an başka bir kadın onu kapabilir. Clarice ve Deirdre hâlâ aç kurtlar gibi fırsat kolluyorlar."
Bu iki ismi duyan Livia'nın resmen başı ağrımıştı.
Omuzlarını düşürüp hafifçe iç geçirdi.
"Clarice Senpai'yi bir kenara bıraktım ama Deirdre Senpai'nin ablası zaten Bartfalt hanesine gelin gitmedi mi? Aileler arasında bir bağ kuruldu diye biliyorum."
Hâlâ neden Leon'un peşinde koştuğunu anlayamayan Livia'ya, Ange acı acı gülümseyerek durumu açıkladı.
"Onun durumunda işin içine kişisel arzuları ve ailesinin çıkarları giriyor. Yani Noel, eğer boş bulunursan Leon'u elinden kaçırırsın, benden söylemesi."
Ange'nin bu uyarısı üzerine Noel kafasını tutarak durumu anlamlandırmaya çalıştı.
"Neden herkes Leon'un peşinde ki? Başka erkek mi kalmadı?"
Livia bakışlarını hafifçe yukarı kaldırarak mırıldandı.
"Bu durum sanırım biraz da... Leon-san'ın kendi suçu?"
Geçmişte yaşananları hatırlayan Livia, her ne kadar duruma anlam veremese de hafifçe tebessüm etmekten kendini alamadı.
Ange da bu konuda artık pes etmiş durumdaydı.
Kadınların Leon'un peşinden koşmasına şaşmamak gerekiyordu.
"Normalde son derece sünepe gibi davranıp, tam ihtiyaç duyulan anda kahraman gibi ortaya çıkması onun suçu. Aradaki bu tezatlık resmen hile gibi. Yine de daha fazlasına göz yumacak değilim."
Leon'un kendi eylemlerinin bir sonucuydu bu ve bunu kabul etmek gerekiyordu.
Her ne kadar şikayet ediyor gibi görünseler de işin içinde biraz da kıskançlık ve sahiplenme duygusu vardı. Livia da Noel de bunu bildikleri için pek ses çıkarmadılar.
Ancak Ange'nin, etraflarındaki kadın sayısının daha fazla artmasına izin vermeye hiç niyeti yoktu.
Livia biraz mahcup bir ifadeyle konuştu:
"Ange bu konularda gerçekten çok serttir. Geçen gün de birinci sınıflardan bir kızın Leon-san'a ilgi duyduğunu öğrenince hemen gidip gözdağı vermişti."
Gözdağı kelimesini duyan Noel, korku dolu bir ifadeyle şaşırdı.
"Ne, gerçekten böyle bir şey mi yaptın?!"
Ange, Noel'in bu tepkisine biraz anlam veremeyerek baktı.
"Neden beni suçluyormuş gibi bakıyorsunuz? Şunu bilin ki, kullandığım yöntemler son derece yumuşaktı."
Zorba erkek öğrencilerin elinden Leon tarafından kurtarılan birinci sınıf bir kız vardı.
Kız, doğal olarak Leon'a karşı bir şeyler hissetmeye başlamıştı.
Ange da gidip kıza durumu kibarca açıklamış ve geri durmasını sağlamıştı.
Livia'nın kendisini yanlış anladığını düşünen Ange, durumu netleştirmek için konuşmaya devam etti:
"İş büyümeden ve kimse kırılmadan önce durumu açıklığa kavuşturmak istedim. Nitekim kız da anlayış gösterip geri çekildi. Yanlış bir anlaşılmayla Leon'a yaklaşmasının ona bir faydası olmayacaktı, ben de sadece önünü aldım. İstesem çok daha sert yollar seçebilirdim ama bunu yapmadım."
Kızı sadece tatlı dille uyardığını, buna rağmen suçlanmayı hak etmediğini belirtti Ange.
Livia bu açıklamayı duyunca ikna olmuş gibi hissetti ve biraz pişmanlıkla konuştu:
"Demek öyleydi. Ben hâlâ akademinin yazılı olmayan kurallarına tam olarak alışamadım... Ange, yanlış anladığım için özür dilerim."
Özür dileyen Livia'ya karşı Ange omuz silker.
"Neyse, senin durumunu düşününce bunu normal karşılamak gerek."
Her şey tatlıya bağlanınca Noel, yan taraftan topladığı saçının uçlarıyla oynamaya başladı.
"Sadece soyluların olduğu bir akademide de ne çok iş dönüyormuş."
Ange açıklamasını bitirip derin bir nefes aldıktan sonra Leon'a doğru baktı.
Her zamanki gibi, Leon'un hemen yanında Luxion duruyordu.
'Luxion yanımda olduğuna göre bir aksilik çıksa bile bir şekilde hallederiz herhalde. Umarım bir şey olmaz.'
Uğurlama partisi bittikten sonra, Finn beni peşine takıp kimsenin olmadığı tenha bir yere getirdi.
Hâlâ okul sınırları içindeydik ama bu binanın geceki kasvetli havasını bir türlü sevemiyordum.
Tıpkı önceki hayatımda olduğu gibi, bu dünyada da okul efsaneleri ve hayalet hikayeleri mevcuttu.
Korku hikayelerini sevmek Isekai'de de değişmeyen bir özellikti anlaşılan.
İyi bakılmış iç bahçeye geldiğimizde, etraftaki ağaçlar bizi dışarıdaki gözlerden tamamen gizliyordu.
"Beni özellikle buraya çağırıp ne konuşacaksın ki? Erkekler yurdunda da konuşabilirdik."
Omuz silker ve Finn'e bakarım ama o bana arkasını dönmüştü.
Ancak Brave, bana karşı tetikte olduğunu belli ederek tek gözünü üzerime dikmiş, dik dik bakıyordu.
Benim sağ omuz hizamda süzülen Luxion da teyakkuza geçmişti.
Brave'in hareketlerine odaklandığından mıdır nedir, ağzını bıçak açmıyordu.
Finn'in sırtına doğru seslendim.
"Artık beni buraya neden çağırdığını söylemeyecek misin?"
Mümkün olduğunca rahat bir ses tonu kullanmaya çalışıyordum ama yine de sesime ister istemez bir gerginlik yansıyordu.
Finn'in her zamankinden farklı olan bu havası, içimdeki kötü hissi iyice tetikliyordu.
Finn ellerini pantolonunun ceplerine sokup gökyüzüne baktı.
Ben de gözlerimi göğe çevirdim. Bugün gökyüzü nedense son derece berrak, yıldızlar ise çok parlaktı.
Nihayet Finn ağzını açtı.
"İmparatorluk'tan senin için suikast emri aldım."
Bu sözlerin ne anlama geldiğini kavramam kaç saniyemi aldı acaba? Kelimelerin manasını çözdüğüm an, şaşkınlıkla irilen gözlerimi normal haline döndürdüm.
"Benim neyim İmparatorluk'u bu kadar kışkırttı? Hem o Karl-san benim suikastıma nasıl izin verir?"
O adamın böyle bir suikast emri vereceğine inanmıyordum. Başka birinin parmağı olsa bile bu emri bir şekilde sümen altı edeceğini düşünmüştüm.
Fakat bu emrin Finn'e kadar ulaşmış olması kafamı kurcalıyordu.
Karl-san gerçekten de benim suikastıma göz mü yummuştu? Peki onu buna zorlayan sebep neydi?
Normalde pek çalıştırmadığım kafam hızla dönmeye başlarken, Finn sadece üst bedenini bana doğru çevirdi ve ağzından korkunç bir gerçek döküldü.
"Kendi oğlu olan Prens Moritz tarafından suikasta uğradı. Şimdi tahtta Moritz-sama oturuyor."
"Bunu ilk defa duyuyorum."
Sesimin hafifçe titrediğini hissederken düşünmeye çalıştım.
Suikast mı? O adam mı? Nasıl öldürülür? Neler oldu? En önemlisi, İmparatorluk'ta taht değişikliği yaşandığına dair hiçbir şey duymamıştım.
Gözlerimi Luxion'a çevirdiğimde, kafamdaki soruları sezerek cevap verdi.
"Krallık sınırlarına böyle bir bilgi ulaşmadı."
Voldenoy Kutsal Sihir İmparatorluğu ile aramızda yoğun bir diplomatik ilişki yoktu belki ama yine de bir imparatorun ölümünü ve tahtın el değiştirmesini gizlemek nasıl mümkün olabilirdi?
Kafamda birbiri ardına üşüşen sorulara cevap bulamadan önce, Finn tamamen bana doğru döndü ve işin detaylarını anlattı.
"Çünkü taht değişikliği sır gibi saklanıyor. Mia İmparatorluk'a döndüğünde, Moritz-sama'nın tahta çıkışı resmen ilan edilecek. Hemen ardından da İmparatorluk, Holfort Krallığı'na savaş ilan edecek."
Finn'in acı çeken yüz ifadesinden dökülen bu sözler karşısında kaşlarımı çattım.
"Bu Moritz denilen piç bu ülkeden bu kadar mı nefret ediyor? Öyleyse savaşı durdururum. Finn, sen de bana yardım edersin, değil mi?"
Önüne gelen neden bu kadar kolay savaş çıkarmak istiyordu anlamıyordum.
Gerekirse zor kullanarak bile olsa bu savaşı durdurmak için Finn'e bir teklif sundum ama teklifim anında reddedildi.
"Sana yardım edemem."
"Finn? Neden?"
"Mia için de olsa seninle savaşmaktan başka çarem yok."
Acı çekmesine rağmen yüzüne yerleştirdiği o gülümseme, aslında gülmekten ziyade büyük bir kederi barındırıyordu.
Brave, Finn'in önüne atlayıp o küçük ellerini iki yana açtı.
"Ortak, tereddüt etme! Leon'u burada haklamazsak işler çığırından çıkacak! Hemen beni kuşan ve savaş!"
Brave'in sözlerini duyan Luxion'un küresinden elektrik kıvılcımları saçılmaya başladı.
Benimle Finn arasında bir koruma bariyeri konuşlandırarak zaman kazanmaya çalıştı.
"Yeni insanlığın ürettiği o kirli çöp sonunda gerçek yüzünü gösterdi demek. Efendim, ana gövdeyi çoktan gökyüzünde hazır duruma getirdim. Lütfen saldırı izni verin!"
Luxion ve Brave savaşa tutuşmak üzereyken gözlerimi Finn'den ayırmıyordum.
Finn, Brave'in teklifini kabul etmiyor, büyü zırhını kuşanmaya yeltenmiyordu.
Bu halini görünce içinde büyük bir kararsızlık olduğunu anladım ve sesimi yükselttim.
"Finn, cevap ver! Mia-chan'ın adının bununla ne ilgisi var?"
"Efendim? Neden hâlâ saldırı izni vermiyorsunuz? Bunlar düşman."
Luxion'un harekete geçmediğini gören Brave, Finn'i acele ettirmeye çalıştı.
"Ortak, bunu şimdi yapmazsan kesinlikle pişman olacaksın! Mia için savaşmaya karar vermiştik, unuttun mu? O zaman burada işi bitirmek zorundayız! Hâlâ bir şansımız var. Bu mesafede Luxion ana silahını ateşleyemez, çünkü Leon da menzil içinde kalır. Bu bizim son şansımız!"
Brave'in, Luxion'un ana silahından çekinerek sarf ettiği bu sözler karşısında Finn bir cevap bulamıyor, kıvranıyordu.
Vazgeçmeyerek Finn'e seslenmeye devam ettim.
"Bir şey söylesene. Sen de aslında savaşmak istemiyorsun, değil mi? Ben de istemiyorum. Seninle dövüşmek falan bana göre değil. O zaman bundan kaçınmanın bir yolunu bulalım, olamaz mı?"
Sözlerimi duyunca, başı öne eğik olan Finn yüzünü kaldırdı.
Ancak gözlerinden pişmanlık dolu gözyaşları süzülüyordu.
"Elden bir şey gelmez. Gerçeği bilseydin sen de bunu anlardın, işte bu yüzden ben..."
"Ortak!"
Brave, Finn'e iyice sokularak büyü zırhını kuşanması için ısrar etti.
Ancak Finn, sağ eliyle Brave'i yakaladı ve ona kesin bir emir verdi.
"Kurosuke... Bu kadar yeter. Ben Leon'u bu şekilde, kalleşçe öldürmek istemiyorum."
"O-ortak?"
Kolları iki yana cansızca sarkan Brave'i gören Luxion'un robotik sesi öfkeyle yükseldi.
"Deminden beri kazanacağınızı varsayarak konuşuyorsunuz ama beni ve efendimi çok hafife alıyorsunuz."
Hemen arkamda, Arroganz büyük bir gürültüyle yere indi.
Bize zarar vermemek için tam yere basacağı an hızını kesmişti.
İki elinde de devasa makineli tüfekler tutuyor, namlularını Finn ve Brave'e doğrultuyordu.
"Büyü zırhlarına karşı geliştirilmiş bu silahların gücünü şimdi tadacaksınız..."
"Luxion, bekle."
"Efendim, saldırı emrini verdiğiniz an bunları ortadan kaldırabilirim."
"Sana dur dedim!"
Luxion'u sertçe durdurduktan sonra koruma bariyerini umursamadan Finn'e doğru yürüdüm.
Luxion bariyeri kaldırdığı anda Finn'e ulaşıp kolundan sıkıca tuttum.
"Anlat artık. Ne oldu?"
Finn bitkin bir halde başını eğerek fısıldadı.
"Çekirdeklerin lideri canlandı."
Finn'in bu sözleri üzerine arkamdaki Luxion'un kısık sesle 'Arcadia' dediğini duydum.
Robotik sesindeki o anlık titreme sarsıldığını gösteriyordu ama ben sadece Finn'in anlatacaklarına odaklanmıştım.
"Liderleri, yani Arcadia, Krallık'tan nefret ediyor. Özellikle de senden, Leon. Elinde Luxion'u tuttuğun için seni ilk sıraya koymuş, ne pahasına olursa olsun ortadan kaldırılmanı istiyor."
Yeni insanlığın lideri için, eski insanlığın silahı olan Luxion kesinlikle göz ardı edilemeyecek bir tehditti.
Luxion nasıl büyü zırhlarından iğreniyorsa, büyü zırhları da Luxion gibi yapay zekalardan nefret ediyordu.
"O zaman sen ve ben bir olup..."
Büyü zırhlarının liderini devirirsek bu işin çözüleceğini söyleyecektim ki, bu teklife karşı çıkan Brave oldu.
"İmkansız."
"Denemeden bilemeyiz, değil mi?"
"O piçin canlanmasıyla birlikte, tehlikeyi sezdiler herhalde ki yapay zekalar da bir bir uyandı. Arcadia'yı yok etmek için hücum ettiler ama hepsi vurulup düşürüldü. Tabii Arcadia piçi henüz yeni canlandı ve tam gücünde değil. Performansı en iyi ihtimalle yüzde yetmiş. Kötü ihtimalle yüzde elli civarında. Bu kadarını söyleyince Luxion bile durumu kavramıştır herhalde?"
Luxion'a baktığımda, her zamanki tavrından eser yoktu.
Normalde küstah olması gereken Luxion, beklenmedik bir teklif sundu.
"Master, benim asıl gövdem bir göç gemisidir."
"Biliyorum. Ne olmuş yani?"
"Ben diğer yapay zekalardan farklıyım. Asıl amacım insanlığın hayatta kalması, yani göç etmesidir. Ben bunun için varım. Bu yüzden ulaştığım sonuç, uzaya kaçmaktır."
"Ha? Kafayı mı yedin sen? Daha savaşmadan yenilgiyi kabullenmek gibi... Hey, olamaz."
"Şu anki durumda kazanma ihtimalim sıfır değil. Ancak kazanma oranı en yüksek tahminle bile yüzde birkaç civarında. Böyle bir savaşa Master'ı alet edemem."
O kibirli Luxion, kazanamayacağını kesin bir dille ifade etmişti.
Şimdiye kadar sahip olduğu üstün özelliklerle düşmanlarını ezip geçen Luxion, kazanamayacağını anlayınca bana kaçmayı öneriyordu.
Finn, bana yönelik suikastın ne anlama geldiğini açıklamaya başladı.
"Senin bulunduğun Krallık, biz İmparatorluk için bir tehditmiş."
"Ben mi tehdidim? Benim savaşmak gibi bir niyetim yok."
"Ah, biliyorum. Senin durup dururken savaşacak biri olmadığını ben de biliyorum! Ama bu artık karara bağlanmış bir şey."
Boğazım düğümlendi, tek kelime edemedim.
Finn'in ne dediğini anlamak istemiyordum.
Tehdit olduğum için bana suikast mı düzenlenecekti? Ve bunu yapması için Finn'e mi emir vermişlerdi?
Ben sessizliğe gömülmüşken Finn konuşmaya devam etti.
"Mia'yı korumak için ölmemem gerekiyor."
Verdiği zorlu kararın ardından Finn, Mia-chan'ı korumak için İmparatorluk'a dönmeye karar vermiş gibiydi.
Eğer direnirsek, Krallık ile birlikte bizi tamamen yok edeceklermiş.
Artık söyleyecek söz kalmamıştı.
Finn bana döndü.
"Arcadia sizden nefret ediyor. Sizi yok etmek için ne gerekiyorsa yapmaya kararlı."
"Ortağımın dediği doğru. Bu çağda o piçi durdurabilecek kimse yok. Bizim bile elimizden bir şey gelmez! Bu yüzden ortağım, seni..."
Karşı koymaya çalışsa bile kazanamayacaktı.
Finn, böyle bir savaşa Mia-chan'ı alet etmek istemiyordu herhalde.
Ben sessizce dururken Finn'in gözyaşları süzüldü.
"Bana senin suikastın görevlendirildi ama başarısız olduğumu rapor edeceğim. Leon, sen kaç. Uzaya mı gidersin nereye gidersin bilmem. Ne yapıp et, kaç buradan."
Sadece bunu söyledi ve Brave'i de yanına alarak çekip gitti.
İki elimle yüzümü kapatıp başımı öne eğdim.
"Neler oluyor böyle, gerçekten! Neden işler bu noktaya geldi?"
İkinci vatanımı arkamda bırakıp uzaya kaçmalı mıydım? Bu da neyin nesiydi böyle?
Arkadaşımla ölümüne savaşmaktan kaçınmayı başarmıştım ama uğradığım şok yüzünden hareket edemiyordum.
O sırada Luxion yanıma yaklaştı.
"Master, lütfen kararınızı verin."
"Luxion?"
"Asıl gövdeme sığınması gereken kişileri bindirip bir an önce uzaya kaçalım. İnsanları seçmek zaman alacaktır, bu yüzden hemen harekete geçmeliyiz."
Bu defalık, Luxion'ın bile elinden bir şey gelmeyecek gibi görünüyordu.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.