"Cidden mi? Gerçekten doğru mu söylüyorsun?" En yakın arkadaşı bu soruyu defalarca sormuştu.
Doğruydu. O an Taiga, büyük bir sabır ve kararlılıkla başını sallamıştı.
"Minorin, Ryuuji sen gelene kadar asla eve gitmeyeceğini söyledi. Hatta gerekirse okulda sabahlamaya bile razıymış."
Söylediği bu sözler aslında birer tehdit gibiydi. Bir süredir uğramadığı Kushiedaların evinin girişindeydi. Minori, bir süre öylece durup alt dudağını ısırarak kararsız görünmüştü.
Taiga, Minori’nin o anki yüz ifadesini hatırladı.
"Özür dilerim Minorin..."
Minori’nin duymasına imkan olmasa da fısıltıyla döküldü bu sözler dudaklarından.
"Ama zaten sen de bunu istemiyor muydun? Aslında gitmeyi çok istiyorsun, biliyorum. Ben senin en yakın arkadaşınım. Öyle olmasaydım bu kadar uğraşmazdım."
Sonuçta tüm bunları Minori’ye o söylemişti. Minori kesinlikle partiye gidecekti. Sırf Ryuuji okulda sabahlamasın diye gitse bile fark etmezdi. Önemli değildi, çünkü ondan sonrasını Ryuuji zaten hallederdi.
Çıkarıp bir kenara fırlattığı çorapları kanepeden sarkıyordu. El çantası hemen altlarında duruyor, kısa kürkü ise antrede asılı duruyordu. Öyle yorgundu ki elbisesini çıkaracak hali bile kalmamıştı; üşüyen omuzlarını Ryuuji’nin atkısına sarmaladı. Her zamanki gibi zorla çalmamıştı onu. O gün, eve üstlerini değiştirmeye giderken Taiga hapşırınca Ryuuji atkıyı onun boynuna dolamıştı. Sonra hemen parti hazırlık telaşına daldığı için geri vermeyi unutmuştu.
Burnunu kaşmirin yumuşaklığına gömdü ve o tanıdık kokuyu derin derin içine çekti. Nefesini dışarı verip kendi nefesinin sıcaklığını tekrar yüzünde hissetti.
Ayakkabıları yüzünden su toplayan topukları feci şekilde acıyordu, artık ayağa kalkacak dermanı kalmamıştı. Salonun ışıklarını kısmış, halının üzerine öylece yayılmıştı. Televizyonu açmamıştı; koca oda, suyun dibi kadar sessiz ve sakindi.
Taiga’nın önündeki sehpada camdan küçük bir ağaç duruyordu. İçindeki mumu yavaşça çıkardı ve marketten aldığı çakmakla çok dikkatli bir şekilde yaktı. Çok, ama çok dikkatliydi; çünkü Noel arifesinde bir ev yangınında can vermek hiç de şaka yapılacak bir durum değildi.
Işıkları kısılmış salonda turuncu bir alev sıcak sıcak titriyordu. Saydam ağaç gerçekten büyüleyici görünüyordu. Mumun aroması havaya yayılıp burnunu gıdıkladı.
Taiga, saçını sıkıca bir arada tutan tokaları tek tek çıkardı ve dirseklerini masaya dayayıp titreyen ateşi izledi. Sadece ısıtıcının sesi kulaklarını tırmalıyordu. Atkıyı başının üzerine çekerek gürültüyü engelledi. Bu sessizlikten memnundu, bu kadarı ona yetmişti. Son birkaç günün kargaşasından yorulan bedeni uykunun kollarına bırakılmak üzereydi.
Bu yıl da yalnızdı. Noel Baba bu yıl da gelmeyecekti. Tam da şu anda, sanki yeni hatırlamış gibi iyi bir kız rolü yapmaya çalışmak için çok geçti. Hatta bu yıl uzaklaştırma alacak kadar olay çıkarmıştı; zaten gerçekte Noel Baba diye bir şey de yoktu.
Yani, bu yıl da yalnızdı.
Muhtemelen gelecek yıl da yalnız olacaktı.
Gelecekte de çok, çok uzun bir süre hep yalnız kalacaktı. Bunu düşünen Taiga, uykusunda huzur içinde ölüyormuşçasına gözlerini yumdu. Hayatta olduğu sürece muhtemelen hep tek başına kalacaktı. Şimdiye kadar olduğu gibi, bundan sonra da sonsuza dek yapayalnız olacaktı. Bu, ailesinin çocuğu olarak doğduğu andaki kaderiydi. Bu konuda yapabileceği hiçbir şey yoktu.
Taiga gözlerini kapattı.
Ne hayat ama, diye geçirdi içinden. Taiga, ancak birinin onu izlediğini düşündüğünde kendini biraz motive hissedebiliyordu. Elbette bunun sadece bir hayal olduğunun farkındaydı. Sırf bir hayal olduğunu bildiği için buna inanmasına izin verebiliyordu.
Hiçbir şeye, hiç kimseye bağımlı olamazdı. Eğer kalbi o kadar zayıf olsaydı, Aisaka Taiga olarak hayatını sürdüremezdi. Tek başına yaşayabilmek için güçlü olması gerekiyordu. Ama eğer bu bir rüyaysa, asla gerçeğe dönüşmeyecek uçucu bir hayalse, o zaman buna tutunmakta bir sakınca görmüyordu. Hayalinde nefret ettiğin birini öldürsen bile bu günah sayılmazdı sonuçta. Hayalinde biriyle beraber olursan, o kişi bunu asla bilmezdi. İşte böyle bir şeydi. Bir rüya olduğu sürece ona sığınsa bile zayıflamazdı. Ya da en azından öyle umuyordu.
Yine de tamamen ona bağımlı bir şekilde yaşıyorum ya...
"Ha?!"
Sıçrayarak uyandı.
Bir noktada uyuyakalmış olmalıydı; hayır, sadece birkaç dakikalığına dalmıştı. Birden boşluğa düşüyormuş gibi hissetmiş ve birinin bir şey söylediğini duyar gibi olmuştu. Ve sonra...
"Ha?!"
Bu sefer gerçekten yerinden fırladı. Refleks icabı dizlerinin üzerine çöktü ve sesin geldiği yöne döndü. Tık tık tık... Camdan ses geliyordu; birisi pencereye vuruyordu. Ses yatak odasından geliyordu.
Hırsız mıydı? Sapık mı? Yoksa bir katil mi? Ses tekrar daha net bir şekilde duyulunca Taiga hiç gürültü yapmadan ayağa kalktı. Atkıyı çıplak omuzlarına sıkıca sarıp sesin geldiği yatak odasına doğru cesurca ilerledi. Lütfen dur. Bu hiç komik değil. Noel arifesinde bir yangında ölmek istemiyordu ama biri tarafından öldürülmek çok daha kötüydü. Tahta kılıcı yatak odasındaydı. Kendi gücüne güveniyordu. Gerçek bir suçluya karşı ne kadar şansı olduğunu bilmiyordu ama öylece oturup ölümü beklemekten iyidir diye düşündü. Kapıyı açtı ve çıplak ayaklarıyla zifiri karanlık, buz gibi odaya girdi. Perdeyi açarken ölümü göze almıştı.
Hii!
Boğazında düğümlenen çığlık dışarı çıkamadı. O kadar şaşırmıştı ki sesini bile çıkaramadı.
Dizlerinin bağı çözüldü, dengesini kaybedip yere çöktü.
Neden penceresinin diğer tarafında, kendi eviyle Takasuların evini ayıran duvarın üzerinde duran, pencerenin camına eliyle vuran ve tam düşmek üzere olan bir ayı vardı? Hem de Noel Baba şapkası takmış bir ayı?
Tık, tık, tık, tık! Ayının eli camın üzerine daha sert vurmaya başladı. Sanki "Düşeceğim!" diye bağırıyor gibiydi. Belki de sınırına ulaştığı için ayakları titriyordu. Ayakta durmaya çalışan gövdesi zangır zangır titriyordu. Birkaç saniye içinde düşecek gibiydi ve Taiga, tam gözünün önünde yaşanan bu tehlikeye tanık oluyordu.
"No..."
Tereddüdü bir anda yok oldu ve düşünmeden pencereyi açmak için fırladı.
"...Noel Baba-san?"
Eline uzanıp onu içeri çekti. Eğer Noel Baba gerçekten yoksa, kesinlikle kafayı yemişti. Ama onu içeri çeker çekmez, ayı bir süre yerlerde sürünerek nefes nefese kaldı.
"Hah, hah."
Sonunda ona bakıp başını salladı.
Noel Baba olduğunu söylüyordu.
"Olamaz... Cidden mi?"
Yine başını salladı. O kocaman kafasını tutup çok yavaşça onayladı. Bu bir yalan değildi. Gerçekten de Noel Babaydı. Hatta bunu ona gayet açık bir şekilde anlatıyordu.
"Ah... ha ha ha..."
Neden böyle hissettiğini bilmese de daha ne olduğunu anlamadan gülmeye başladı.
"Aha ha ha ha! Bu da ne?! Aha ha ha!"
Karnını tutup kahkahalarla güldü. Gerçekte neler olup bittiği hakkında hiçbir fikri yoktu ama buna gerçekten inanmıştı. Bu Noel Baba’ydı. Bir ayı Noel Baba onun için gelmişti. İyi bir kız olmuştu ve tıpkı söz verildiği gibi, Noel Baba ona tekrar gelmişti. Kahkahalar atarak Noel Baba’nın elini tuttu. Paytak paytak yürüyen ayıyı ayağa kaldırıp kolundan çekiştirdi. Onu darmadağınık olan salonuna getirdi.
"Noel Baba-san! Bak, bu benim bu yılki ağacım!"
Siyah plastik ayı gözleri küçük ağaca baktı. Sonra tekrar Taiga’ya döndü ve başparmağını kaldırarak "tamam" işareti yaptı. Noel Baba tarafından takdir edilmişti!
"Yaşasın! Kesinlikle güzel olduğunu düşünmüştüm! Başardım, başardım! Harika! Noel Baba-san gerçekten ağacımı beğendi... Hayır, sadece ağaç değil! Bu harika, harika, harika! Ahh, inanılmaz, gerçekten geldin! Noel Baba-san gerçekten geldi! Şey, bir ayısın ama öyle olman bile sorun değil! Hiç sorun değil! Bu sanki... bir rüya gibi!"
Oha! Taiga sevinçten çığlık atarak havaya zıpladı. Olduğu yerde birkaç kez dönüp durdu. Çok ama çok mutluydu. Gökyüzüne dönüp ellerini havaya kaldırdı ve yukarıya öpücükler gönderdi.
Sonra bando gösterisi için çalıştığı Noel şarkısını söylemeye başladı. Hop, güm! Noel Baba’nın kollarına atladı. İki koluyla sıkıca sarıldı. Var gücüyle, umutsuzca sarıldı. Sıcak Noel Baba ayısı kollarını yavaşça uzattı ve Taiga’ya sıkıca karşılık verdi. Kafasını, saçlarını okşadı ve onu bağrına bastı.
Daha önce ona böyle sarılan bir kol olmuş muydu?
Kalbini asla yarı yolda bırakmayacağına inandığı başka bir el var mıydı?
Hayır, hayır, hayır, hayır, yoktu. Başka hiçbir kucak yoktu. Başka hiçbir yerde yoktu. Sadece buradaydı. İçinden taşan sevincin sıcaklığını hissediyordu. O kadar heyecanlıydı ki bir aptal gibiydi. Bu yıl yalnız değildi. Taiga gözlerini kapattı ve yanağını o sıcak göğse yasladı. Bu yıl Noel Baba gelmişti. Hayali gerçek olmuştu. İşte gerçekti, ona sarılıyordu.
Hâlâ tüm gücüyle ona sarılırken, Taiga şarkı söylemeye devam etti. Toz kokan gövdesine yüzünü gömdü, çıplak ayaklarıyla şarkının ritmine ayak uydurdu. Noel Baba ayısı onunla dans ediyordu. Sağa, sola, sonra kendi etrafında ve bu sefer diğer tarafa.
Bir aptal gibi gülüyor ve bacakları pes edene kadar dans ediyordu. Ona sarılıyor ve şarkısını detone bir sesle bağırıyordu. En sevdiği nakaratı defalarca tekrarlıyordu. Ona defalarca sarıldı, yere düştü ve ağlayana kadar güldü... Sonsuza dek böyle kalabilseler ne güzel olurdu. Keşke Noel Baba ayısı ile sonsuza dek dans edebilseydi.
Ama...
"Ahh... gerçekten gerçek! Hayalim sonunda gerçek oldu!" diye mırıldandı ve yüzünü kaldırdı.
Oh be. Derin, uzun bir nefes verdi.
Gerçekleşmesi imkansız olan o rüya hakikate dönüşmüştü. Her şey kanlı canlı karşısındaydı. Eğer bu bir rüya olsaydı, sonsuza dek sürmesi için yalvarabilirdi; ama ne kadar dilerse dilesin, eninde sonunda uyanacağını bilirdi.
Gerçeklik ise böyle değildi.
“Teşekkür ederim…”
Perdeyi kendi elleriyle, gerçek, etten ve kemikten elleriyle çekip açması gerekmişti.
“Gerçekten, teşekkürler… Ryuuji.”
Gülmekten nefesi kesilmiş bir halde, o boğucu olması gereken ayı kafasını çekip çıkardı. Mevsim kış olsa da, içeriden ter içinde kalmış, kıpkırmızı bir surat fırladı.
“Hey! Çıkarmasana şunu, aptal!” Ryuuji düşünmeden onu azarlamaya başladı. Neden bu kadar telaşlanmıştı ki? Taiga’nın durumu anlamayacağına gerçekten inanmış mıydı?
“Eee,” dedi Taiga, “nereden buldun bu şeyi?”
“Giyen adamdan ödünç aldım.” Ryuuji gözlerini kaçırarak kestirip attı ama yüzünde mahcup bir gülümseme belirdi. Bu özel an için özenle yukarı taradığı kakülleri alnına yapışmış, bütün çabası boşa gitmişti. Hayır, mesele saçları değildi.
“Dur bir dakika… O zaman kostüm ne oldu?”
“Dedim ya, giyen adamla değiştik. Ah, ama geri vereceğim tabii ki! Elbette, orası kesin!”
Oh be. Taiga içini çekti. Ne kadar da aptaldı; Ryuuji gerçekten tam bir aptaldı.
“Böyle bir zamanda kostümü çıkardığına inanamıyorum! Cidden tam bir aptalsın! Aptal, aptal, aptal, aptal! Onca zahmete girip her şeyi hazırlamıştım! Sen de Minorin’le görüşmeye gidecektin!”
“Bana neden aptal diyorsun be?! Ha?! Ne demek Minorin’le görüşmeye gideceksin?!”
“Dedim ya, melek Taiga-sama’ya güven. Minorin partiye gidiyor olmalı. Belki çoktan varmıştır bile. Bak, hala yetişebilirsin, o yüzden hemen geri dön!”
“Ha?! Ama… şey, ama bugün… Bu haldeyim ve sen yalnız kalma diye eve geldim.”
“Neler saçmalıyorsun?! Ben iyiyim!” Taiga bu hantal herifi tersleyip küstahça gülümsedi. “Burada hakiki bir Noel Baba ve hakiki uslu bir kız var. Canım yanana kadar gülmeyeli epey olmuştu! Şu haline bak… tam komedi! Ha, yarını ve söz verdiğin ziyafeti de dört gözle bekliyorum tabii. Milyonda bir ihtimal Minorin ile işler yolunda giderse, yarın sizin evde ziyafet çekiyoruz! Unutmadın değil mi?!”
“T-tabii ki hayır! Unutacak halim yok ya!”
“Güzel! Hadi, git artık! Kalk! Çabuk! Eğer partide olmazsan, Minorin’e yalan söylemiş olacağım.”
Ryuuji, Taiga’ya tepeden baktı.
Taiga omuz silkip tekrar gülümsedi. Parmağıyla Ryuuji’nin yüzünü işaret etti.
“Ayrıca ‘Noel Baba’ geldi, değil mi? Karşılığımı aldım, bu yüzden yılın sonuna kadar uslu bir kız olmam lazım. İzin ver de uslu durayım. Sana asıl hediyem, Minorin’in partiye gitmesi. O yüzden… lütfen kabul et. Lütfen.”
Gerçekten yalnız kalmanda sakınca yok mu?
Taiga, Ryuuji’nin böyle dediğini duyar gibi oldu. “İyiyim, sorun yok,” diye tekrarlayıp durdu ve Ryuuji’yi kolundan tutup zorla çekti. Onu koridordan antreye itmeye çalıştı ama Ryuuji sanki bir şey hatırlamış gibi “Oha!” diyerek oturma odasına geri döndü. Taiga tam, yine ne var be hantal herif, diye düşünürken Ryuuji ağaçtaki mumu üfleyerek söndürdü. “Ateş işini hallettik!” diye işaret ederek teyit etti. Ateş yanarken evden çıkamayacağını, aklının burada kalacağını mırıldandı.
Gerçekten çok hassas bir adamdı.
“Tamam, tamam tamam, anladım. Beceriksizim işte, bir daha ateş yakmayacağım. Söz. Oldu mu şimdi? Cidden tam bir baş belasısın… Anladım işte, hadi çabuk! Parti bitecek! Hadi, hadi! Yallah!”
Onu itmek için sırtına vurdu, dürtükledi. Hatta üstüne bir de kıçına tekmeyi bastı. Onu antreye kadar kovalayıp kapıdan koridora fırlattı. Sokaklarda o halde koşturursa kesin dikkat çekerdi ama… neyse, sonuçta Noel arifesiydi, insanlar böyle gariplikleri kanıksardı.
“Şimdi defol git, seni tembel köpek!”
“Sağ ol!” En sonunda Ryuuji bunu bağırarak arkasını döndü ve uzaklaştı. Taiga, kapıyı kapatmadan önce Ryuuji’ye bakmadı bile.
Ardından anahtarı çevirdi.
Nihayet gitmişti.
Nefeslendi. Böylece görevi gerçekten tamamlanmıştı. Melek Taiga üzerine düşeni yapmıştı. Merdivenlerden inen ayak sesleri gittikçe uzaklaştı ve sonunda tamamen kesildi.
“Ahh… çok yoruldum…”
Bu kadar tantana çıkardığı için suç kendisinindi. Evde yine tek başına kalınca sessizlik geri döndü. Taiga çıplak ayaklarıyla oturma odasına dönerken gerindi.
Bu fazla sessiz odada ısıtıcının sesi gerçekten kulak tırmalıyordu. Oysa Ryuuji buradayken sesini hiç duymamıştı.
“Nihayet gitti, nihayet gitti, nihayet gitti…”
Halıdaki eski yerine döndü ve ağacı tekrar aydınlatmayı düşünürken alçak sesle bayat bir şarkı mırıldandı. Dikkatli davranırdı, bir şey olmazdı. Daha yeni aldığı mumu yakmayacaksa ne anlamı vardı ki?
“Ha? Şey, neden… Neden?”
Çakmağı bulamıyordu.
Nereye koyduğunu hatırlamaya çalıştı. Tam oraya bıraktığını çok net hatırlıyordu. Sonra Ryuuji bir aptal gibi çıkagelmiş, bir ton tantana çıkarmış ve mumu söndürmüştü.
“Ah… yoksa…”
Belki de Ryuuji böyle yapacağını tahmin etmiş ve çakmağı yanına almıştı. Akla yatkın tek açıklama buydu. Noel Baba olacaktı bir de, daha hediyesi bile yoktu. Bir de üstüne hırsızlık yapmaya ne cüreti vardı! Ayın yirmi altısı gelsin, onun hayat enerjisinin üçte birini söküp almaya karar verdi.
Yapacak başka bir şey kalmayınca ayağa kalkıp kullanabileceği başka bir şey var mı diye etrafına bakındı. Ryuuji’nin düzenlediği masanın çekmecelerine baktı, Ryuuji’nin düzenlediği televizyon ünitesini altüst etti, Ryuuji’nin düzenlediği diğer çekmecelere daldı ama ne bir çakmak ne de bir kibrit bulabildi. Bu da neyin nesiydi? Taiga olduğu yerde kalakaldı. Kendi eviydi ama hiçbir şeyin yerini bile bilmiyordu.
Ağacın mumunu bu gidişle yakamayacaktı.
“Bundan hoşlanmadım…”
Gerçekten çok hassas bir adamdı.
“Bundan… gerçekten hiç hoşlanmadım…”
Ama o nasıl saçma bir girişti öyle. Ayı kostümüyle ne yapmaya çalışıyordu?
“Hoşlanmadım…”
Üstelik sürekli oyalandı durdu. Acaba yetişebilmiş miydi?
“Ben…”
Eğer Minorin’e gerçekten duygularını açarsa…
…bundan nefret ederdi.
“Ha? Neden?”
Kendi kendine sorduğu bu soru karşısında şaşkına döndü. Elini yüzüne götürdüğünde parmak uçları ıslandı.
Neden? Neden yüzünden yaşlar süzülüyordu?
“Ah… doğru ya.”
Bir an için düşündü, sessizce başını sallayıp gerçeği kabul etti.
Çünkü bu bir sondu.
Tıpkı bir rüya gibi, yaşamak için Ryuuji’ye bel bağlamıştı. Kendi kendine hiçbir anlamı olmayan bahaneler uydurmuştu: “Ona bağımlı değilim, sadece bana bakmasına izin veriyorum!” diye düşünmüştü. “Bu sadece şimdilik. Eğer Ryuuji taşınırsa ya da ben taşınırsam ya da o Minorin’le, ben Kitamura’yla çıkmaya başlarsam zaten böyle kalamayız,” diyerek Ryuuji ile yaşamıştı. Ryuuji’nin nazik olmasına izin vererek ve ona yaslanarak hayatını sürdürmüştü. Bu da bir rüya, o yüzden beni güçsüz yapmaz. Bunda bir sorun yok.
Bu gece, her şey bitecekti.
Minorin’in Ryuuji’ye çekildiğini düşünüyordu. Ryuuji’nin de Minorin’e aşık olduğuna emindi. Başka bir deyişle, duyguları karşılıklıydı. Yani ikisi muhtemelen çıkmaya başlayacaklardı. O zaman eski Taiga gibi davranamazdı. Takasuların evine eskisi gibi istediği zaman girip çıkamazdı. Bir şey olsa Ryuuji’yi öylece çağıramazdı bile. Artık Ryuuji’nin yanında yürüyemezdi. Onun yanında duracak kişi o değildi.
O yüzden…
“Bunu istemiyorum…”
Canı yanıyordu.
Şaşkınlık içindeydi.
Bunu daha önce hiç düşünmemişti. Ryuuji’den ayrılmayı gerçekten hiç istemeyeceği aklının ucundan bile geçmemişti. Etkilendiği, hayranlık duyduğu ve hayallerini süsleyen kişi her zaman Kitamura Yuusaku olmuştu. Hep onu düşünmüştü. Aşık olması gereken kişi Kitamura Yuusaku’ydu. Ama eğer öyleyse, neden böyle hissediyordu?
O anı, yaralandığı o günü, Kitamura Yuusaku’nun sevdiği kıza itirafta bulunduğu günü hatırladı. O günkü halini düşündü; nasıl bir gazap içindeydi, kendini hiç düşünmeden Kanou Sumire’yi öldürmeye gitmişti.
O zaman, kesinlikle Kitamura’yı kendinden çok düşünmüştü. Kitamura’nın acısı için kendininkinden daha çok endişelenmişti. Kendi duygularını sonraya itebilmesinin sebebi muhtemelen Ryuuji’nin orada olmasıydı. Çünkü Ryuuji’nin kalbinden geçenleri anlayacağına inanmıştı. Bu yüzden nasıl yaralandığına bakmamak ona koymamıştı. Ryuuji’nin her zaman yanında olacağını ve onu izleyeceğini sanmıştı.
Ve muhtemelen haklıydı da. Çünkü şiddete başvurma hatasına düştüğünde elini kavrayan, onu durdurmaya gelen, ona yardım eden kişi Ryuuji’ydi.
Onu şımartmış, ona ihtimam göstermişti. Farkında bile olmadan, yaşamak için onun nezaketine muhtaç hale gelmiş, ona tutunmuştu.
Sevebilmesinin tek sebebi, Ryuuji’nin yanındaki varlığından güç almasıydı. Her türlü ihtimali düşünürken, şöyle mi olur böyle mi olur diye taşları yerine oturturken, Kitamura acaba şöyle mi düşünür böyle mi hisseder diye heyecanlanırken Ryuuji hep onu izlemişti. Onu izleyeceğini bildiği için bunları yapabilmişti. Çünkü kalbini ona emanet etmişti.
Bu noktaya gelene kadar, yani onu kaybedene kadar, bunu hiç fark etmemişti. Taiga, Ryuuji’nin kalbinin bekçisi olmasının ne büyük bir kutsama olduğunu hiç anlayamamıştı. Ryuuji’nin varlığının ona verdiği gücü hiç tartamamıştı. Ne kadar da aptaldı. Kendi boş kafasını tekmelemek istiyordu. Üzerinde durduğu toprağı bile tanımıyordu. Ryuuji denilen o toprak olmasa, hiçbir çiçeğin büyümesine imkan yoktu. Çenesinden süzülen gözyaşlarını silecek dermanı bile kendinde bulamıyordu.
Ryuuji olmadan sevmeyi bile beceremiyordu.
Çünkü şu an olduğu gibi, ayakta duracak gücü bile kendinde zor buluyordu.
Yaşayıp yaşayamayacağını bile bilmiyordu artık.
Ryuuji'ye ihtiyacı vardı.
Yani aslında, Ryuuji'yi seviyordu.
Onu çok uzun zamandır seviyordu.
Bunun bir son olmasını istemiyordu, bittiğine inanamıyordu, Ryuuji'nin yanında olmamayı kabullenemiyordu. Buna dayanamazdı, böyle yaşayamazdı. Bunu istemiyordu. Bunun gerçekleşmesini asla istemiyordu.
Hayır!
“…!”
Canını dişine takıp koşmaya başladı.
Oturma odasından fırladı, kapıyı çıplak ayaklarıyla tekmeleyerek açtı ve antreye daldı. Soğuk koridoru koşarak geçti. Taiga, Ryuuji'nin az önce indiği merdivenlerden aşağı atıldı. Üç kat indi. Mini eteğinin yırtmacı iyice açıldı. Mermer girişten tüm gücüyle, son hızla dışarı fırladı. Gözlerinden boşalan yaşları nasıl durduracağını bilmiyordu. Lütfen yetişeyim, lütfen yetişeyim diye geçirdi içinden; nefes bile almadan, adeta dua edercesine.
Ağır cam kapıyı açmak için kendini ileri fırlattı. Gecenin sokaklarında esen dondurucu rüzgarın kollarına düştü. Buz gibi asfalt çıplak ayaklarına batıyordu.
Sağa baktı. Sola baktı. Yoktu. Ryuuji orada değildi. Ryuuji artık gitmişti. Ne yapacağım ben, diye düşündü; ağlamaktan çarpılmış yüzünü elleriyle kapatırken. Adımları durdu, kış havasını ciğerlerine doldurdu.
“Ryuujiiiiiiii!” diye bağırdı gece gökyüzüne doğru.
Yoldan geçen bir çiftin ona şaşkınlıkla baktığını fark etti. “Kavga mı etmişler? Yazık kıza… Üstelik bu gece Noel Arifesi.” Demek acınacak haldeydi. Taiga bir bebek gibi daha da yüksek sesle feryat etmeye başladı.
Ağladı, ağladı ve defalarca Ryuuji’nin adını haykırdı.
Sesinin Ryuuji’ye artık ulaşmayacağını biliyordu ama bağırmaya devam etti. Sesi kısılsa da haykırmaktan vazgeçmedi.
Zihninin bir köşesi, fırtına sonrası darmadağın olmuş bir yer gibi olsa da diğer tarafı hala berraktı. Kendine dışarıdan bakan, bu ağlayıp sızlayan haline bıkkınlıkla gülen bir yanı vardı. İşte bu yüzden gerçeklikten nefret ediyorum, diye düşündü. Bir rüyanın aksine, gerçeklik kırılabilir ve kaybedilebilirdi.
Ona en çok ihtiyaç duyduğu anlarda belirmesi, ona sarılışı... Hepsi gerçekti. Hep öyle kalsın istemişti. Bunu kaybetmemeyi dilemişti. Şimdiyse her şey un ufak olup yok olacaktı.
Zaten hep aptalca bir rüyaydı bu.
Ryuuji’ye bir baba figürüymüş gibi sığınarak hata etmişti. Ryuuji ve Minori’nin bir araya geleceğine, kendisinin de yuvadan uçup tek başına yaşayacağına inanarak kendini kandırmıştı. Arzuladığı gelecek buydu ama her şeyi yanlış anlamıştı. Ryuuji bir baba olarak onu büyütecek ve tek başına yaşama gücü verecekse, bu yalnızlığa dayanabileceğini sanacak kadar saftı; gözleri yarı kapalı hayal kuruyordu resmen. Ona bu gözle bakmak büyük bir hataydı.
Ryuuji onun babası değildi. Kendisini zerre düşünmeyen öz babasına nasıl takılıp kaldıysa, Ryuuji’ye de öyle saplanmıştı. Ve o yuvadan uçma anı, dört gözle beklenecek bir şey değildi. Sadece bir kayıptı. Ryuuji’yi kaybedecek ve gelecekte yapayalnız bir hayata mahkum kalacaktı.
Aslında Ryuuji ile birlikte olmak istiyordu. Bunu şimdi, nihayet anlamıştı. El ele tutuşup her yeni güne beraber yürümek istiyordu ama artık çok geçti. Her şey için geç kalmıştı. Gerçeklik tuzla buz olmuştu. Rüyasından uyanmıştı. Geriye sadece kendisi kalmıştı.
Nerede hata yapmıştı? Ryuuji ona söylememiş miydi?
“Ben ejderhayım, sen de kaplansın. Ejderhalar ve kaplanlar bir bütündür.”
Ama aptal kafası bir rüyanın içinde hapsolmuştu; Ryuuji’nin etrafında dolandığı, onun tarafından şımartıldığı ve ona bağımlı olduğu bir rüya. Gerçeklerden kaçmış, hiçbir şeyi ciddiye almamıştı. Sürekli ertelemişti ve bu ertelemeler onu bu hale getirmişti.
“Ryuu—ji…!”
Dünya gözyaşlarının içinde boğuluyordu.
Umrumda değil, her şeyi yıkıp geçeceğim, diyebilirdi. Eğer bu bir manga veya dizi olsaydı, tam bu sırada kamera başka yöne döner ya da o çocuk aniden karşısında beliriverirdi. Fakat gerçeklik zalimdi; ne kamera başka yere döndü ne de Ryuuji ortaya çıktı. Ölecek kadar halsiz düşseydi belki daha dramatik olurdu ama insan öyle kolayca ölmüyordu. Hele ki onun gibi dayanıklı yaratılmış bir kız asla.
Çirkin, perişan, üzgün, yalnız ve zavallı görünüyordu; tam bir aptal gibiydi. Ama hayattaydı. Taiga’nın gerçekliği buydu. Bundan kaçmayacaktı. Ağlamıştı ama bu şekilde ölüp gitmeyecekti.
Çünkü güçlü biri olmak istiyordu.
Çünkü gerçek buydu.
Okul festivalindeki güzellik yarışmasını hatırladı. O zaman da ayağa kalkmıştı. Şimdi de kalkacaktı. Ryuuji ya da Minori’nin desteği olmasa bile, bir şekilde tek başına başaracaktı. Bundan sonra kendi ayakları üzerinde durabildiğini onlara gerçekten kanıtlayacaktı. Dik duracaktı.
Taiga, gözyaşlarından ıslanmış yüzünü kaldırdı.
Her şeyi kabullendi, içine sindirdi. Utanç duysa da yaşayacaktı. Çok şey kaybedecek, çok acı çekecek, hırpalanacaktı ama kendini küllerinden var edecek ve bir gün mutlaka güçlü bir yetişkin olacaktı. Kendi geleceği için, kahretsin ki ayağa kalkacaktı. Bu yolda defalarca, defalarca düşecekti. Öyle olduğunda, inatla yeniden doğrulacaktı. Ailesi tarafından terk mi edilmişti? Elinden geleni ardına koymasınlar. Okuldan uzaklaştırma mı almıştı? Devamı gelsin. Ryuuji de mi gitmişti? Başka neyiniz var? Ne gelirse gelsin, hazırdı.
Tüm bunlar, tek başına geçirmek zorunda kalacağı o uzun hayatın provasıydı sadece.
Ama yine de, son bir pişmanlıkla onun ismini sayıkladı: “Ryuu… kahretsin! Akş!”
Gürültüyle hapşırdı.
Omuzları açıkta, ayakları çıplak halde çok üşümüştü. Burnu da akmaya başlamıştı. Taiga dişlerini sıktı, burnunu çekti ve yavaşça doğruldu. Dizlerine bulaşan pislikleri silkeledi. Gözyaşı ve sümükten kaşınan yüzünü sildi. Sonra dik durdu, yürüdü ve hiç de havalı olmayan bir şekilde evine geri döndü.
Şimdi, gerçekten yapayalnızdı.
Olanlar ise tam o sırada oldu.
Taiga binanın girişinden dışarı fırladığı anda, Minori caddenin tam karşısında duruyordu. Bu bir tesadüf değildi; Minori, Taiga’nın gerçek niyetinin ne olduğunu sormak için buraya gelmişti.
Fakat o an…
Her şeyi gören Minori, her şeyi anlamıştı. Şüphelendiği şeyin zerre kadar hatalı olmadığını artık biliyordu.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.