Işıkları Altında Kaos

“Eeeei! Gaaaah!” Kadın, eline doladığı kopuk kırmızı iplikleri toplarken acı içinde kıvranıyordu. Kopan ipler evde kalmış kadının serçe parmağına bağlıydı. Acı çekme performansına devam ederek, seyircilerin arasından kayıtsızca çıktı. İngilizce dersine giren diğer öğrencileri arkasından, “Yuri-chan gösteri yapıyor, koptum ya!” diye fısıldaşıp onu parmakla gösterirken bile istifini bozmadı.

Karartma perdelerinin gölgesinden ışıkçı, anlatıcı ve yönetmen olarak her şeyi idare eden Haruta, evde kalmış kadının performansını memnuniyetle izledi.

“Yuri-chan’dan beklendiği gibi,” dedi kendi kendine. “Tüyler ürpertici derecede iyi bir performanstı.”

Kadın, kelimelerin bir gücü olduğuna inandığı için bunun bir oyun olduğunu bilse de yapmak istemediğini söyleyerek ağlamıştı; fakat tüm sınıf ona konuk oyuncu olması için yalvarınca sonunda kabul etmişti. Belki de bu, sınıf sergisini bencilce seçtiği için ödediği bir bedeldi. Ya da birinin, “Evlenememesinin sebebi kesinlikle bu inatçı kişiliği...” diye mırıldandığını duymuş olabilirdi.

Kadın sınıftan çıkar çıkmaz, Ami başını tutarak ringde acı içinde kıvranmaya başladı.

“Ah! Bu çok fazla! Mutlu olman için daha ne kadar ileri gitmen gerekiyor?!”

“Veh heh heh heh heh!”

Minderleri yere serip, köşelere direk niyetine koydukları merdivenlerin etrafına üç sıra ip çekerek ringi oluşturmuşlardı. Ringde Ami dışındakilerin hepsi parantez bacaklıydı. Sonunda dizlerinin üzerine çökene kadar onu köşeye sıkıştırdılar.

“Sınıftaki herkesi kurtarmak için ne yapmam gerekiyor?!”

“Bi bi bi bi bi bi bi bi.”

Tepesinde, beyin yıkama ışını tıkır tıkır işliyordu. Ami, Avuç İçi Kaplan ve onun serseri uşağından yayılan ışına sertçe dikti gözlerini.

“Yaptığınız bu korkunç şeyi asla affetmeyeceğim! Sen, Avuç İçi Kaplan, şiddet yanlısı kişiliği ve ufacık gövdesiyle o çirkin, aptal velet! Ve sen, sadece yüzü serseriye benzeyen ama tam bir evde kalmış kız gibi yaşayan o yancı!”

Repliği o kadar uzun muydu ya? Haruta başını yana eğerek düşündü. Bi bi bi. Taiga ve Ryuuji’nin şakaklarında hafifçe damarlar zonkladı.

“Kime çirkin ve şiddet yanlısı diyorsun sen?”

“...Evde kalmış kız mı?”

Ami tutkulu performansına daha yeni başlıyordu.

“Aah! Ama herkes böyle rehine alınmışken ne yapabilirim ki?! Herkesin yoldan çıkarılmasını sadece izlemek zorunda mı kalacağım yani?! Ne zalim bir kader! Biri, lütfen herkesi kurtarsın!”

Etraf karardı. İnce bir ışık süzmesi altında Ami yere çöküp ağlarken, hüzünlü ve sessiz bir müzik çalmaya başladı. Bu ciddi gelişme aynı zamanda zirve noktasıydı ama nedense seyircilerin bir kısmı tuhaf bir heyecana kapıldı. Coşup ona ıslık çalmaya başladılar. Ami yere, bacaklarını yana devirerek oturmuştu; muhtemelen buna tepki veriyorlardı. Flaşlar patladı, deklanşör sesleri duyuldu. O sırada parantez bacaklı grup ringin kenarına çekilip bir sonraki sahne için hazırlanmaya başladı. Sis kullanmak yasak olduğu için ringin altındaki birkaç set çalışanı, tebeşir tozuyla dolu tahta silgilerini birbirine vurmaya başladı. O anda ringi hafif bir duman bulutu kapladı.

“Tanrı her şeye şahit oldu.”

Minori, dört çocuğun omuzlarında, sislerin arasından yavaşça yükseldi.

“K-Kaptan Kushieda...”

“Kanto’daki en iyi sekiz takımdan birini yöneten efsanevi komutana bunu nasıl yaparlar?!”

Dert yananlar muhtemelen softbol kulübündeki alt dönemlerdi. Hayran oldukları Senpai’leri Kushieda’yı muhtemelen ilk kez spor sahası dışında bir yerde görüyorlardı. Ancak diğer seyirciler onun o ciddi suratına bakıp büyük bir keyifle ellerini çırptılar.

Kılığında kel bir bone, göz bandı, tavşan dişler ve deve tüyü bir kuşak vardı. Haruta’ya göre rolü “ringin perisiydi”—gerçi repliklerine göre o bir tanrıydı.

“Savaşçı Ami, sana bir şans vereceğim. Eğer saf gücünle insanların kalbine dokunabilirsen, beyin yıkama etkisi bozulacak. Şimdi, sana soracağım şu soruya cevap ver.”

Birden, kel boneli tanrı, o yüksek hitabete uygun berrak bir diksiyonla repliklerini söylemeye başladı.

“Bu doğaçlama ve inanılmaz derecede önemli olan... SALDIRI ŞANSINDA elinden gelenin en iyisini yap!”

Minori’nin sesi, ringde yankılanırken tuhaf ve rahatsız edici bir titreşim kazandı. Seyirciler donup kaldı, beyinleri boşaldı. İşte o an aniden sordu: “Dünyanın en güzelinin adı nedir?”

“Kawashima Ami!!” Kel boneli tanrının sorusundan hemen sonra, mucizevi bir uyumla birkaç ses birden kükredi. Başka bir deyişle, Ami hepsinin kalbine ulaşmıştı.

“Görkemli!”

Hemen ardından... Ami’nin yanakları, sadece performansla açıklanamayacak bir vecid haliyle kızardı. Güzel yüzünü yavaşça çarpıtan delice bir keyif gülümsemesiyle tamamen tatmin olmuş görünüyordu. Bu sevinci sanki kimsenin görmemesi gerekiyordu. Gülümsemeyi fark eden biri kısık sesle konuştu:

“Ş-şey, biraz kötü niyetli bir bakışı var gibi...”

O anda tüm ışıklar bir anlığına söndü. Ardından, üç farklı yönden gelen yoğun ışıklar sahneyi aydınlattı.

“N-ne yapıyordum ben az önce?!”

“Ami-chan, ne yapıyorduk biz?!”

“Sanki kötü bir rüya görüyordum!”

“Bu inanılmaz!”

“Çok mutluyum!”

“İyileştik!”

O göz kamaştırıcı ışığın altında, parantez bacaklılıktan kurtulanlar (koro ekibi) pürüzsüzce sıraya dizilip şarkı söylemeye başladı. Hep birlikte poz verip beyin yıkamanın bittiğini ilan ettiler. Büyülenmiş seyirciler alkış koptu. Tabii ki Avuç İçi Kaplan ve serseri buna sessiz kalamazdı. Hikayeyi ilerletmeleri gerekiyordu.

“Seni gidi! Geçici ö-önlemlerle b-bizi...!”

“Seni affetmeyeceğiz, Kawashima Ami!”

Ryuuji, Taiga’nın batırmak üzere olduğu repliğini tamamladı. “Bi bi bi” seslerini bitirmişlerdi. İkisi merdivenin tepesinde aynı anda poz verdi. “Hah!”

“Hadi yapalım şunu!”

İşte bu işaretti. Pelerinlerini çıkarıp ringin altındakilere göz kırptılar. Ryuuji, Taiga’nın gövdesinden destekledi.

“Haydi bakalım!”

Ohaaaa! Seyircilerden yükselen heyecanlı tezahüratlar yeri sarsacakmış gibi hissettirdi. Set çalışanlarının kullandığı konfetiler tam zamanında dört bir yandan patladı. Taiga tüm gücüyle merdivenin tepesinden fırladı. Ryuuji, Taiga’yı tutarken ivme kazanması için onu tüm gücüyle fırlattı.

“Oha, inanılmaz!”

“Avuç İçi Kaplan geliyor!”

“Ami-chan, kaç!”

Bir şekilde, merdivenden ringe doğru havada iki takla attı. Ringin tepesindeki bir grup çocuk onu havada yakaladı. Bir kedi gibi dönüp hızla ayaklarının üzerine indi. Geri tepmesini, zayıf bir ip yerine diğerlerinin kolları durdurdu.

“İşte buuuu!”

Ringde lastik bir top gibi zıplarken o müthiş bacak gücünü sonuna kadar kullandı. Tek bir sıçrayışta birkaç metre kat ediyordu. Havada bir topaç gibi vücudunu döndürdü ve anlık bir geri döner tekme savurdu.

“Al sana!”

“Cık! Az kalsın geliyordu!” Ami, muhteşem bir geriye taklayı tamamlarken refleks olarak bağırdı. Saldırılar sahne gereği planlanmış olsa da, Taiga’nın terliğinin topuğu Ami’nin kaküllerini tehlikeli bir şekilde sıyırmıştı. Yoğun alkışlar eşliğinde Taiga diğer ayağının üzerinde döndü.

“Şimdi kim aptal veletmiş bakayım?!”

Başının üzerinden geçen, oldukça gerçekçi görünen iki hızlı tekmeyle Taiga, Ami’nin çenesine vurdu. Tabii ki bu da sahneye dâhildi. Görevli iki kişinin yardımıyla Ami, kaçmak için zarif bir geriye takla attı. Ami kaldırılırken, “Hii!” diye bir çığlık attı. Bu çığlık gerçeğe biraz fazla yakındı.

“Hey, az önceki hareketlerini gördün mü?!”

“Hayır, çok hızlıydı. Hareketlerini takip bile edemedim!”

Repliğini hatırlamaya çalışan ring kenarındakiler için bu, göz açıcı bir performanstı.

Sonra Ryuuji araya girdi. Senkronize bir zamanlamayla Taiga ve Ryuuji, Ami’ye çift lariat ile saldırdı ama Ami eğilerek kurtuldu. Taiga ve Ryuuji’nin arkasından, artık beyinleri yıkanmamış olan Maya ve Nanako hamleye karşılık verdi. Ancak kolları, muhtemelen heyecandan biraz güçsüz kalmıştı.

“Ho ho ho~!”

Sanki darbe almış gibi yapan Ryuuji ve Taiga aynı anda sırtüstü mindere kapaklandılar. Sonra jimnastik kulübündeki çocuklar, ringe biraz gösteriş katmak için arka planda anlamsız ama havalı kartviller attılar. Bu sırada ayağa kalkan Ami, doğrulmaya çalışan Taiga’nın üzerine eğildi. Taiga zıplayamıyordu ama Ryuuji, Ami’nin arkasından yaklaşıyordu. Korkak ellerinde katlanır bir sandalye tutuyordu.

“Ami-chan, arkana bak, arkana!”

Seyirciler Ami’yi krizden kurtarmak için sandalyelerinden fırlayıp ayağa kalktılar.

“Takasu bu, indirin onu!”

“Yakalayın şu serseriyi!”

Sınıftan beş çocuk Ryuuji’yi bir festival tahtırevani gibi havaya kaldırdı. Sadece minderin üzerine yığılıp yuvarlandılar ve onu hiç acımadan ezdiler.

“Ami-chan’ın yazlığına gitmeye nasıl cüret edersin?!”

“Sana olan hıncım daha bitmedi!”

“Denize gittiğinizde neden onun mayolu fotoğraflarını çekmedin?!”

“Son zamanlarda bütün güzel şeyler sadece senin başına geliyor!”

Ryuuji’nin kulağına fısıldadıkları bu tutkulu sözler kesinlikle, ama kesinlikle gerçek duygularıydı. Bunun kanıtı olarak, Ryuuji—üzerine ağırlık vermeyeceklerine söz vermiş olmalarına rağmen—artık nefes alamıyordu.

“B-b-bunu unutmayacağım...” dedi.

Son sahne yaklaşıyordu. Farklı duruşlarda yuvarlanırken Ami ve Taiga göz göze geldi.

“Yapıyoruz bunu, bücür! Şimdi...”

“Şimdi! Ah ah ah!”

“Ah ah ah! Bacağıma geldi!”

Ami, kollarını ve bacaklarını kullanarak Taiga’nın minyon bedenini havaya kaldırdı. Mükemmel bir sörf tahtası kilidiyle bitirdikleri Romero Special hareketini tam bir iş birliği içinde sergiliyorlardı. Ohaaa! Seyircilerin kendinden geçmiş tezahüratları neredeyse yeri yerinden oynatacaktı. Sınıfın karartma perdelerinin ardındaki pencereler zangırdıyordu. Ringin etrafına kağıttan bir kar fırtınası gibi konfetiler yağdı. Konfetiler aynı anda patladı. Güm güm güm! Ses efektlerinin yankısı her yanda çınlıyordu. Yönetmen koltuğundaki Haruta, salonun anonsçuluğuna soyunmuştu.


“Veeee kazanaaaaan Kawashimaaaaa Aaaaamiiiiii! Ve 2-C sınıfıııı!”


Oha… Tüm seyirci bir anda ayağa kalkıp onları ayakta alkışlamaya başladı. Alkışlar, tezahüratlar ve kahkahalar hiç bitmeyecek gibiydi. Haruta’nın anonslarını bastırana dek hep bir ağızdan Ami-chan diye tempo tutmaya başladılar.


Aaaaamiiii-chan! Aaaaamiiii-chan! Aaaaamiiii-chan! Aaaaami-chan! Onlar ismini haykırırken, sahnede bambaşka bir diyalog dönüyordu.


“Belime kramp giriyor…”


“Perde kapanana kadar dişini sık. Yer değiştirseydik bunu ben yapmak zorunda kalacaktım.”


Taiga’nın gözlerinde birikmeye başlayan gözyaşlarını kimse fark etmedi.


“Hoş geldin, usta!”


“Hoş geldiniz prensesim! Kendi prensiniz, zatıalinizi karşılamaya geldi!”


“S-senin bizim sınıfın kafesine gelip gelmemen zaten umurumda bile değil!”


“Envanterimizde binden fazla manga var! İstediğin kadar okuyabilirsin! Bir içecek alana bir saat bedava!”


Öğleden sonraya yaklaşıldıkça okulun koridorları inanılmaz bir kalabalığa boğulmuştu. Her yer diğer okulların üniformasını giymiş kızlar ve erkekler, öğrenciler ve velilerin gürültüsüyle doluydu. Hatta aralarında lise giriş sınavına girmeyi planladığı her hallerinden belli olan ortaokul öğrencileri bile vardı. Festivalin coşkusundan güç alıp beceriksizce kızlara asılmaya çalışanların hemen arkasında, küçük çaplı buluşmalar yaşanıyordu. Ne kadar zaman oldu, gerçekten geldiğine inanamıyorum! Yan yana duran rakip sergilerin önünde iki uzun kuyruk oluşmuştu.


“Hey, eğer hizmetçi kafesi sırasındaysanız lütfen duvara yanaşın!”


“Bir dakika! Müşterilerimizi kafanıza göre öyle sağa sola çekemezsiniz!”


“Ha?! Buradan şuraya kadar olan kısım bizim kuyruğumuz!”


“Sen 1-A’dandın değil mi? Bunu unutmayacağım, velet!”


“Oturup sınavına falan çalışman gerekmiyor mu senin?!”


Muhtemelen hiçbir şeyi çözmeyecek bir hizmetçi savaşı patlak vermişti.


“Ooo, kız kavgası! Harika! Hadi yolun birbirinizi!”


“Yürü be uzun etekli hizmetçi! Sınava hazırlananların her zaman yanındayım!”


“Ne diyorsun be?! Ben siyah dizaltı çoraplı birinci sınıfı tutuyorum! Bölge belirlemekte sonuna kadar haklı!”


Seyirciler toplandı, laf atanlar birbiriyle yarışmaya başladı.


“Sergilerde şiddet gösterisi yasak, sizi veletler!”


GÜM! Bir şiddet gösterisi eşliğinde, atışan hizmetçiler arkadan birbirlerine çarptırıldı. Alınları birbirine vurdu ve iki hizmetçi de dizlerinin üzerine çöktü.


“Bu kadar tez canlı olduğu için kusura bakmayın.”


“Yok, yok, asıl siz kusura bakmayın senpai.”


Hizmetçiler, kendi sınıflarından birer çocuk tarafından kenara çekildi. Bu muazzam asayiş müdahalesi karşısında öğrencilerden alkış ve tezahürat sesleri yükseldi.


“Helal be, Reis!”


“Kanou kardeşlerin ağabeyinden de bu beklenirdi!”


Tam o sırada, eğer Yamato Nadeshiko bir okul üniforması giyseydi ancak bu kadar olurdu dedirtecek kadar asil bir kız yanlarına geldi. Teni şeffaf görünecek kadar beyazdı, uzun saçları beline kadar dökülüyordu. Kız bir elini kaldırarak o seslere cevap verdi.


“Tamam, tamam, tamam! Bu kadar yeter, artık sessiz olun! Herkes düzgünce ikişerli sıra olsun! Çizginin dışına çıkmayın! Hadi bakalım, devam!”


Kız, sahip olduğu o tuhaf ve saf güçle, tek bir haykırışla öğrencileri izleyen velileri bile hizaya sokmuştu. O, okuldaki herkesin kalbindeki "ağabey" figürüydü. O, mükemmel ve insanüstü öğrenci konseyi başkanı Kanou Sumire’ydi.


“Başkanımızdan beklendiği gibi, inanılmaz!”


“Hey, Kitamura, senin burada böyle aylak aylak dolaşman mı gerekiyor?”


“Bu kızı sevmiyorum…”


Başkan yardımcısı Kitamura, Ryuuji ve Taiga da kızı çevreleyen ve onu coşkuyla alkışlayan kalabalığın arasındaydı. Profesyonel güreş gösterileri büyük bir başarıyla sonuçlandıktan sonra öğle yemeği molası vermişlerdi. Üçü, yiyecek bir şeyler bulmak için festivalin hengamesine beraber dalmışlardı. Gerçi pek de beraber sayılmazlardı. Ryuuji, Minori’den özür dileyip dilememek konusunda daha mırıldanmaya fırsat bulamadan, kız alt sınıflardan birkaç kişiyle çoktan bir yerlere kaybolmuştu. Bu arada Ami de Maya ve Nanako ile gitmişti.


Bir şekilde arta kalan bu üçlünün lideri konumundaki Kitamura, alkışlar eşliğinde koridorun köşesinde gözden kaybolan yiğit başkanın arkasından baktı.


“Sorun yok,” dedi. “Sorun yok. Güvenlik nöbetlerini belirli saatlerde değiştiriyoruz. Asıl, Aisaka, sen iyi misin?”


“Ha… N-ne olmuş bana?”


“Krepini yerken üniformanın kravatını da yiyorsun.”


Böğ! Taiga, krema kaplı ağzından kravatının ucunu tükürerek çıkardı. Hem sakar hem obur… Ryuuji bu manzara karşısında ne diyeceğini bilemedi.


“Ha ha ha, aklın bir karış havada herhalde. O krep çok güzel olsa gerek! Keşke ben de alsaydım. Bir lokma versene?”


Aaaa. Kitamura, Taiga ona dehşet dolu gözlerle bakarken arsızca ağzını açtı. Kızın yüzü kızarmaktan öteye geçmiş, sanki anemi krizi geçiriyormuş gibi kül gibi olmuştu. Ryuuji böyle giderse kızın öleceğini düşündü ama Taiga, titremesine rağmen krepi yavaşça Kitamura’ya uzatıp bir ısırık almasını sağladı. Nefesi kesilmişti, her an çatlayacakmış gibi duran incecik bir sesle konuştu.


“İ-istediğin kadar yiyebilirsin…”


“Teşekkürler! Çok cömertsin!”


Duygusal bir andı. Kitamura genişçe sırıttı ve Taiga’nın yarısı yenmiş, üzerinde diş izleri bile duran krepinden sanki hiçbir şey düşünmüyormuş gibi devasa bir ısırık aldı. Vaaa! Taiga sessizce çığlık attı. Sadece dudakları hareket ediyordu.


“Hm, bu bayağı iyiymiş. Çikolatalı, muzlu, üstelik içinde dondurma bile var.”


Taiga kendisine geri verilen krepe baktı. Kitamura’nın diş izlerinin olduğu noktaya öyle bir baka kalmıştı ki, bakışları sanki büyüteçten süzülen güneş ışığı gibi orayı yakacaktı. Ryuuji o küçük beyninden neler geçtiğini tahmin edebiliyordu. O anı ölümsüzleştirmek için krepi saklamakla, taze taze dolaylı yoldan öpüşmüş olmak arasında gidip geliyordu. Bunu yapamayacak kadar utanıyordu. Mutluluktan ölebilirdi ama hiçbir şey yapmazsa da Kitamura onun tuhaf olduğunu düşünebilirdi. Ne yapsam, ne yapsam…


Muhtemelen kafasının içinde bunlar dönüyordu. Aptal işte, diye düşündü Ryuuji. Önce Taiga’nın tepesine, sonra da neşeli haldeki Kitamura’ya baktı. Kitamura ile ne kadar yakın arkadaş olurlarsa olsunlar, karşı cinsten birinin yemeğini sanki normal bir şeymiş gibi yiyebilmesine inanamıyordu.


“Ryu-Ryuuji, sen de bir lokma alabilirsin!”


Bu Ryuuji’nin beklediği bir hamle değildi. Taiga’nın ne düşündüğünü anlayamıyordu. Belki de sadece kontrolsüz bir kafa karışıklığının zirvesindeydi. Her neyse, kız Kitamura’nın ısırdığı krepi paldır küldür Ryuuji’nin ağzına tıktı.


“Gah, böğ, öğğ…”


“Nefis, değil mi?! Çok güzel, değil mi?!”


Katlanmış krepten geriye kalan küçük parçayı Ryuuji’nin ağzına daha da derine itiyordu. Çok yakınlar, diyordu sanki Kitamura’nın bu tantanayı izlerken yüzünde beliren gülümseme. Ryuuji’nin nefesi daraldı. Ölecekti. Çılgınca çiğnedi ve boğazının ta dibine kadar giren parmakları eliyle itti. Bir şekilde, tam hayati bir tehlikenin eşiğindeyken her şeyi yutmayı başardı.


“Sen… sen… beni öldürmeye mi çalışıyordun?! Benden bu kadar mı nefret ediyorsun?!”


Ağlayan tek kişi Ryuuji değildi. Taiga, bu düşüncesiz hareketi yüzünden o canım krepinden tamamen olmuştu. Hüzünlü bir sersemlikle, şimdi boş kalan ellerine bakıyordu.


Ryuuji tekrar hafifçe öksürdü. Ona hiç acımamıştı. En başta zaten Taiga’nın suçuydu ve üstelik, kültür festivali devam etmesine rağmen Minori ile vakit geçiremiyordu. Taiga da birazcık perişan olabilirdi. Babasıyla mutlu mesut yaşamak için gizlice kaçıyordu ve—


“Aklıma gelmişken, baban hâlâ gelmedi değil mi? Mesajına cevap verdi mi?”


Taiga’nın babası için endişelenip durduğunu hatırladı. Mola başlar başlamaz ona bir mesaj atmıştı. Hâlâ gelmedin mi? Ne zaman geliyorsun? Öğleden sonra sadece üç gösterimiz var. Bu arada, attığı e-postanın başlığına gözü takılmıştı: “Hey, seni bunak.”


“Henüz değil. Ama gelmesi şart değil zaten. Sahi, ne yapıyor bu adam?”


“Bir aramayı denesene?”


“Aradım. Telesekretere düştü. Önemli değil. Hadi acele edelim de bir şeyler yiyelim. Açım.”


“Peki demin yediğin o koca krepi nereye sığdırdın?”


Taiga hiç tereddüt etmeden parmağıyla Ryuuji’nin karnını işaret etti. Kitamura da her zamanki genişliğiyle, buraya da, dedi.


“Pekala, o zaman gidip gözümüze kestirdiğimiz bir yerde öğle yemeğimizi yiyelim mi? Acaba ne güzeldir… Bakalım, yakisoba yapan bir yer var, udoncu var, okonomiyaki… Hiç Japon tatlısı veya karlı buz yapan yer yok. Bu neymiş? ‘Çin’den mi geldin?’ Yani bir Çin lokantası.”


“Ne? Ev ekonomisi sınıfının o dandik ocağıyla Çin yemeği yapmaya kalkmak da amma ukalalık.”


“Onun dışında, her yer kafelerle dolu gibi görünüyor.”

Üçü, kalabalıktan kaçmak için duvar kenarına dizilip ellerindeki broşürlere düşünceli bir tavırla göz gezdirdiler. Belki de herkes popülerlik oylamasını ciddiye aldığından, bu yıl sınıfların sergileri ezici bir çoğunlukla yiyecek ve içecek mekanlarından oluşuyordu. Geçen yıla kadar gedikli olan kaligrafi, yerel konular veya tarihi araştırmalar gibi sade sergilerin çoğu piyasadan silinmişti.

“Bu hiç hoşuma gitmedi.”

“Aynen, benim de.”

“Neden böyle bir şeye karar verdiler ki?”

Broşürün bir sonraki bölümünde, "Kaatsu vasküler antrenmanının temel temellerini öğrenelim," yazıyordu. Nedense sadece beden eğitimi öğretmeni Kuro-kas’ın sınıfı sergi için tuhaf bir işe girişmişti. Söylentilere göre, kas yığını sınıf öğretmeni (gerçek adı Kuroma mı neydi), tüm sınıfını öğle yemeğiyle birlikte protein tozu içmeye zorlamıştı.

“Bu bambaşka bir boyut.”

“Sınıf öğretmeni konusunda şansınıza küsün artık.”

“Ama bu saçmalığa uymak zorunda değilsiniz.”

Üçü de acıyarak kafa salladılar; oysa diğer sınıfların çoğunun, 2-C sınıfının kültür festivali için hazırladığı o tuhaf profesyonel güreş şovu hakkında kendileri için aynı şeyleri söylediğinden bihaberdiler.

“Hoş geldin, usta~!”

Hizmetçi üniformalı bir kız belirdi ve müşteri çekmeye çalışmaya başladı. Uzun saçları, neredeyse üç boyutlu duracak kadar abartılı bir çift kuyruk şeklinde kıvrılmıştı. Üçü daha arkalarını dönemeden, elindeki menülerden üçünü ustalıkla açtı.

“Sadece bu saate özel öğle yemeği menülerimiz var. Omletli pilav 800 yen. İçecek eklerseniz 200 yen daha. Bir 300 yen daha verirseniz ketçapla moe moe çizim servisimizden yararlanabilirsiniz.”

“Oha, çok pahalı!”

Önce Ryuuji tepki gösterip geri çekildi. Sonra hizmetçi onun yüzünü görünce elindeki menüyü düşürdü.

“Uvah, sabıkalı Takasu-san!”

Puh! Taiga bu tepki karşısında püskürdü.

“Aha ha ha ha ha haaa! Ryuuji’den beklenen performans! Müşteri çekmesi gereken hizmetçi bile seninle muhatap olmuyor! Senin bu trajedinin sınırı yok!”

“Vah, Avuç İçi Kaplanı!”

Hizmetçi, Ryuuji’nin gölgesine iyice sığınmış olan Taiga’yı da fark etti. İkisini de görmemiş gibi davranan hizmetçi, tabana kuvvet oradan kaçıp tüydü. Taiga’nın, ağzını mahzun bir şekilde kapatırken kızın peşinden gidecek mecali bile yoktu.

“Cık. Kaçtı, değil mi? Acaba tek trajik olan ben miyim?” dedi Ryuuji.

“Ne dedin sen?”

Taiga’nın yüzü buruştu. Ryuuji pervasızca onunla alay edince, Taiga onun ayağına, kemiklerini un ufak edecek kadar sertçe bastı. “Hıh!”

Kitamura yanlarında olduğu için, bu muhtemelen ona müsamaha göstermiş haliydi. Bu düşüncenin kendisi bile dehşet vericiydi.

“Hey hey,” dedi Kitamura araya girerek. “Kavga etmeyin. Bakın, sizin yüzünüzden reklam yapanlar yanımıza bile yaklaşmıyor.”

Kitamura’nın sözleri üzerine Ryuuji ve Taiga tuhaf bir hisse kapıldılar. Hizmetçi kaçmamış olsa bile, zaten en başından beri kimsenin onlara yaklaşacak kadar meraklı olmadığının içten içe farkındaydılar. Bu tuhaf ikilinin kötü şöhreti, okulda peşlerini bırakmayan gerçekler ve dedikoduların bir karışımından ibaretti.

Ancak tam o sırada, tanımadıkları ama çekingen ve cana yakın görünen birkaç çocuk onlara seslendi.

“Şey, siz üçünüz.”

“Biraz bizim sınıfa uğrar mısınız?”

Ryuuji ve Taiga onlara döndüğünde bile korkup kaçmadılar. Kitamura gülümseyerek onlara, “Ooo, ne yapıyorsunuz? Biz de öğle yemeği yiyecek bir yer arıyorduk,” dedi.

“Yemek yerimiz yok ama bizimle gelirseniz size öğle yemeği ısmarlarız. Şey, kusura bakmayın ama siz softbol kulübü menajeri Kitamura-kun’sunuz, değil mi?”

“Evet, doğru.”

“O zaman yanındaki de sabıkalı—yani Takasu-kun ve Avuç İçi—yani Aisaka-san, değil mi?”

“Selam,” dedi Ryuuji.

“Hayırdır?” dedi Taiga.

Çocuklar mahcup bir gülümsemeyle, “Bizim sınıf bir 'tenkaichi budoukai' dünya dövüş sanatları turnuvası düzenliyor. Ama herkes acemi olduğu için… Katılır mısınız diyecektik? Profesyonel güreş şovundaki hareketleriniz çok keskin ve harikaydı.”

Asla öyle bir şey yapmayız—Kitamura, Ryuuji ve Taiga’nın yüzünde aynı bezgin ifade belirdi. İşte, curcunaya karışmış bir başka tuhaf ve ne idüğü belirsiz sergi daha.

Kibarca reddettiler ve üçü birlikte yeni okul binasındaki kalabalık yemek alanı bölümünde turladılar. Çok fazla insanın olmadığı eski okul binasına geçtiklerinde üzerlerine aniden bir yorgunluk çöktü. Kalabalık seyreldi ve yürümek kolaylaştı.

“Ama buralarda yiyecek düzgün bir şey bulamayacağız.”

“Güzel sanatlar kulübü mü ne sergi açmış ama… Hmm, tema 'gece manzarası tekdüze'. Sıkıcı görünüyor. Aslında tüm sergiler aşırı sade. Kimsenin olmaması normal.”

“Bakalım, bakalım. Broşüre göre buralarda başka yerler de var.”

Onlara rehberlik eden Kitamura, pek de hevesli görünmeyen diğer ikisine döndü. Tam onlarla konuşurken olan oldu.

Koridorun sonundan ciddi bir ses onlara seslendi. Restoranın—daha doğrusu sınıfın—çevresinde ıssız bir hava vardı. Tabelada, "Ulusal fen sınavı birincisinden, yemek yenilecek bir mekan," yazıyordu.

Eğer tabelayı kelimesi kelimesine alacak olursak, serginin en yüksek puanlı son sınıf öğrencileri tarafından düzenlendiği anlamına geliyordu. Bu sınıf, gösterişli kostümler ve cana yakın kızlarla müşteri tavlamaya çalışanlardan farklıydı.

“Üç kişi mi? Şu an çokça boş yerimiz var.”

Üst sınıf öğrencisi denmeye layık biriydi. Giriş perdesini tek eliyle kaldıran daha yaşlıca olan erkek öğrenci, sade bir bel önlüğü takmıştı. Ryuuji ve Taiga’yı görünce hiç istifini bozmadı.

“Az önce sınıfınızın profesyonel güreş şovunu izledim. Çok emek verilmişti. Yorulmuş olmalısınız. Bizim sınıfın rameni tadına bakmalısınız.”

“Pekala… Sizin için de uygun mu, Takasu, Aisaka?” dedi Kitamura.

İkisi de kafa salladı ve Kitamura sessizce önlerindeki perdeyi araladı. İçeriden sesler yükseldi.

“Hey, üç misafiri içeri alın!”

“Emredersiniz! Memnuniyetle!”

“Memnuniyetleee!”

Sanki ilk defa birileri onları böyle canıgönülden buyur ediyordu.

Bir meyhane havasında, sade süslemeleri olan sınıf sandalyelerine oturdular ve menüye baktılar.

“Şey, tamam… Bir soğuk erişte alabilir miyim?” dedi Ryuuji.

“Bu ne?” dedi Taiga. “Kızarmış ahtapot mu?”

“Ben de… tavsiye edilen rameni alayım. Büyük porsiyon olsun lütfen.”

“Tamamdır! Memnuniyetle!”

“Memnuniyetleee!”

Görünen o ki tüm siparişler anında mutfağa iletiliyordu. Sonunda kendilerine gelip yerleşince, içeride birkaç grup müşteri daha olduğunu fark ettiler. Herkes menüye bakarak, kızarmış pilav yiyerek ya da başka şeyler yaparak bu disiplinli restoranın tadını çıkarıyor gibiydi. Diğer müşterilerin, “Bu bayağı iyiymiş,” gibi şeyler söyledikleri duyuluyordu.

Ryuuji gayriihtiyari elini masanın üzerinde gezdirdi. Dokununca yağ veya kir gelmediğinden emin oluyordu. Masa tertemiz ve hijyenikti. Ayak ucuna baktı. Masa ve sandalye ayaklarında, profesyonel restoranların bile gözden kaçırdığı tek bir toz zerresi bile yoktu. Müşteriler bir şey sipariş ettiğinde, “Memnuniyetle!” sesleri huzur verici bir yankıyla karşılık buluyordu. Bu ifadede pek bir yaratıcılık yoktu ama kesinlikle atmosfere hava katıyordu.

Kendi yapımı olan 'Takasu toz alma çubuğu' ile giriş perdesinin üstünü kontrol etse ne sonuç çıkardı kim bilir? Yüzünde vahşi bir sırıtış belirdiğinde, Ryuuji aniden bir dejavu hissetti.

“Sizce de bu restoranın havası Kanou Market’e benzemiyor mu?”

“Ha? Kanou Market demişken, orası başkanın ailesinin dükkanı. Hatta broşüre devasa bir reklam vermişler. Yani büyük bir sponsorlar.”

Ryuuji, Kitamura’ya duvarın bir köşesini işaret etti. Kanou Market’in bir haftalık indirim broşürleri oraya yapıştırılmıştı. Hatta dükkanın önünde ellerinde turplarla mutlu mesut gülümseyen müdürün ve tanıdık bir ihtiyarın fotoğrafı bile vardı. Fotoğrafın üzerine, heybetli bir fırça yazısıyla "malzeme sponsoru" yazılmıştı. Kitamura ellerini çırparak kafa salladı.

“Anladım, ulusal fen sınavı birincisi… Demek burası başkanın sınıfı…”

Restoranın orasında burasında, gösterişten uzak ama zevkli, küçük menekşe rengi kaseler müşterilere servis ediliyordu. Menekşe kaseler, muhtemelen başkanın otoritesine duydukları saygıyı ifade etme biçimleriydi. Elbette kusursuz öğrenci başkanının kendi sınıfının da festivale katılması gayet mantıklıydı. Her şeyin arkasındaki ipleri çeken oydu. Ryuuji mırıldanarak kollarını kavuşturdu.

“Sizin başkanın da el atmadığı iş yok… Bir restoranı bile başarıyla işletiyor,” diye düşündü.

“Ne yaparsa yapsın muhtemelen başarılı olur. O, normal insanlardan farklı bir kumaştan yapılmış. Ve yemeği denemek için biraz heyecanlıyım. Harika bir şey getireceklerini hissediyorum,” dedi Kitamura, sesi alışılmadık derecede kısa ve netti. Normalde, sanki yağcı rolüne atanmış gibi davranır ve her fırsatta, “Baaşkanım, baaşkanım, ne kadar harikasınız!” diye ortalığı ayağa kaldırırdı.

Öte yandan Taiga, başını eğmiş bir şeylerle uğraşıyordu. “İnsanlarla bağ kurma yetisi gerçekten sıfır,” diye düşündü Ryuuji, onun ellerine göz atarken.

“Oha, ne yapıyorsun?” dedi. “Bayağıdır sesin soluğun çıkmıyor.”

“Ha?! Şey, o-oyun oynuyorum.”

Telaşlanan Taiga, sımsıkı tuttuğu kapaklı telefonu kapattı. Yalancı, diye düşündü Ryuuji şaşkınlıkla. O sert bakışlı gözleri ne yaptığını tam olarak görmüştü. E-postalarını karıştırıyordu. Bunca zamandır, cevap vermeyen babasından bir mesaj gelmesini beklemişti. Sonuçta Taiga’nın kafasının içi, “Baba, baba. Geldi mi? Geldi mi?” diye dönüp duran bozuk bir plak gibiydi.

Sevdiği çocukla yan yana olmasına ve Kültür Festivali'nin tadını çıkarması gerekmesine rağmen hâlâ bu meseleye kafa yoruyordu. Eline geçen fırsatı çarçur ediyordu resmen. Ryuuji, önce kendine bak, diye geçirdi içinden. Kendisi de pek iç açıcı bir durumda sayılmazdı. Kendi hoşlandığı kız onu tamamen görmezden geliyordu.

İstemeden içini çekti. Her şey böyle mi bitecekti? Bahar ve yaz boyunca ona bir nebze olsun yaklaştığını sanmıştı. Şimdi hepsi uzaklarda bir yerlerde kaybolup gidecek miydi? Mesele sadece onu yakalayıp özür dilemekten de ibaret değildi. Minori'nin neler düşündüğünü anlayabileceği o günün geleceğine artık inanmıyordu. Bir yıldır süregelen o karşılıksız aşk, şimdi rüzgarda titreyen bir mum alevi gibiydi. Ryuuji'nin kalbini bunca zamandır ayakta tutan o ana direk, devrilme tehlikesiyle karşı karşıyaydı.

“Çok dertsizsin,” dedi. “Basit bir kızsın işte. Demek verdiğin değer bu kadarmış.”

“Ha? Ne dedin sen? Kafan yerinde mi? Beynin için endişeleniyorum, hem de tüm kalbimle.”

Onlar böyle atışırken ve Taiga o kan dondurucu cümleyi kurarken, aslında takoyaki olan ızgara ahtapot masaya geldi. Taiga’nın ilgisi saliseler içinde Ryuuji’den kaydı; elindeki kürdanla neşeyle yemeğini didiklemeye başladı.

Ryuuji onu durdurarak, “Her şey gelene kadar bekle,” dedi.

Taiga tam şikayet edecekken Kitamura’nın orada olduğunu hatırladı ve yanakları kızardı. Ardından Ryuuji’nin sipariş ettiği soğuk erişteler geldi. Aslında bildiğimiz ramen eriştelerinden yapılmıştı. Kitamura’nın yakisobası da masaya konduğunda, başka bir müşteriye yöneltilen o meşhur “Memnuniyetle!” nidasını duydular.

“Teşekkürler!”

Sonunda herkes çubuklarını eline aldı. Alır almaz da olanlar oldu.

Kendi dertlerine daldığından Ryuuji’nin o her şeye koşturan sensörleri körelmiş olmalıydı. Taiga’nın ağzına götürmeye çalıştığı takoyaki kucağına düştü. Ryuuji fark etti etmesine ama elini uzatana kadar sosun izi çoktan eteğine bulaşmıştı bile.

“Ah, gerçekten ya,” dedi. “Ne yapıyorsun be sakar?! Kafanı öne eğ de tabağın altındayken ye!”

Ryuuji’nin sözleri bir kulağından girip diğerinden çıkarken Taiga surat astı. Eteğine düşen takoyakiyi kabaca alıp ağzına attı. Sıcak, çok sıcak! Canı yanınca debelenmeye başladı. Sonuçta eteğini silmek yine Ryuuji’ye düştü. Bir anne edasıyla sosu silmeye başlarken Kitamura acı acı gülümsedi. Ama o, fark etmemişti.

Hiç fark etmemişti.

Minori ile olan o olay zihnini çok meşguldü. Kendine o kadar gömülmüştü ki görmemişti.

Taiga tişörtünün ucuna da sos damlatmıştı. Ryuuji dahil kimse bunu fark etmemişti ve o leke nihayet keşfedildiğinde, üzerinden epey zaman geçmişti.

Onu bulduklarında leke artık asla çıkmayacak bir hale gelmişti. Öyle bir lekeye dönüşmüştü ki Ryuuji bile onu yok edemezdi.


Saat dört civarı 2-C sınıfının profesyonel güreş şovu, büyük bir kalabalığın eşliğinde son gösterisini bitirdi.

Heyecanlı izleyicilerle birlikte, oyuncu kadrosu ringin etrafında toplanmış alkışlıyordu.

“Bütün koltuklar doluydu!”

“Evet, muazzam bir başarıydı!”

Rol arkadaşlarına övgüler yağdırırken, performanstan dolayı kısılan seslerini tutkuyla zorluyorlardı. Kalan maytapları patlatıp konfetilerin sonuncusunu da cömertçe her yere saçtılar.

Dinmek bilmeyen tezahürat ve alkış tufanının ortasında Taiga, kötü adam peleriniyle öylece duruyordu. Ringin kenarında dolanırken tek kelime etmedi.

“Hey, başrol ortağı!”

Haruta’nın keyfi yerindeydi; Ryuuji ile birlikte ringin ortasında durması için Taiga’nın kolundan tuttu. Alkış yağmuruna tutulsa bile Taiga hâlâ sessizdi. Keyfi kaçık gibi görünmüyordu ama titreyen gözlerini ayak uçlarından ayırmıyordu.

Taiga, o başrolü bir kez bile canlandırmamıştı.


Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.