Düşüncelerim avuçlarımın arasından kayıp gidiyor.
Önümdeki ekranda akan görüntüler zihnimi lime lime ediyor, beni zamanda geriye götürüyor. Ekrandaki ortaokul halimle aynı ritme giriyorum. Düşüncelerim tıpkı o günlerdeki gibi. Neredeyim, ayırt edemiyorum. Seyirci koltuğunda mıyım, ekranın içinde mi, yoksa geçmişte mi? Bu ayrım artık pek bir anlam ifade etmiyor.
Ekrandaki ortaokul halim kafasını ellerinin arasına almış, perişan bir halde.
Hiçbir diyalog geçmiyor ama o halimin kafasının içinde neleri tekrar edip durduğunu çok iyi biliyorum. Zamanda geri gittiğim şu an, ben de aynı şeyi düşünüyorum.
—Ne yapabilirdim?
—Ne yapabilirdim?
—Ne yapabilirdim?
Lakin kırılma noktasında olsam da, yapılması gerekeni henüz gözden kaçırmış değilim. Zihnim ne kadar kaotik olursa olsun, beni otomatik pilotta hareket ettiren güçlü bir amaç duygusuna tutunuyorum.
Hoshino Kazuki buraya geliyor.
Kazu’yu devirecek ve Aya’yı onun pençelerinden kurtaracağım.
Ve bunu başardığımda, dünyayı değiştireceğim.
Nihayet sinema salonunun kapısı açılıyor.
Odaklanamamış bakışlarımı tek bir noktada topluyorum.
“Görüşmeyeli uzun zaman oldu.”
Kazuki Hoshino orada, karşımda duruyor.
Paramparça Arzuların Gümüş Ekranı’nın üzerime çöken o ağır uyuşukluğuna karşı direnerek ayağa kalkıyorum. Bu noktada, o direnç olmasaydı bile ayağa kalkmak benim için zor olabilirdi. Küpelerime dokunup arkamı dönüyorum, çektiğim zorluğu bir nebze de olsa gizlemeye çalışıyorum.
“Evet. Ben de öyle hissediyorum,” diye karşılık veriyor Kazu, zayıf bir tebessümle.
Elinde sıradan, plastik bir çanta sallanıyor. Buraya gelmeden önce bir hazırlık falan mı yaptı acaba? Kutuları yok etme yeteneği gibi nihai bir silaha sahipken, bu tür ekstraların ne anlamı var, kestiremiyorum. Üzerinde durmamaya karar veriyorum.
Bu yüzden, o çantadan ziyade sağ elinin durumuna ve tuttuğu silaha daha çok odaklanıyorum.
“Kazu, eline ne oldu?”
Sargılar içinde. Üzerindeki kan lekeleri, yaralanmanın henüz çok yeni olduğunu fısıldıyor.
“...Bu benim sınır çizgim.”
Söylediği tek şey bu. Tek bir kelime fazlası yok.
“Birdenbire eline bıçak sapladı. Öyle bir kesik ki, hayatının sonuna kadar izi kalacak... Dürüst olmak gerekirse, bunu neden yaptığına dair en ufak bir fikrim bile yok,” diye açıklıyor Haruaki onun yerine.
Cevap verme zahmetine girmeden bakışlarımı çeviriyorum.
İşte orada—Kirino Kokone.
Çat.
Onu görmek kalbime saplanan bir bıçak gibi. Elimde değil ama bunu zaten bekliyordum. O sahte, oyuncak bebek gibi duran Kiri’nin yanımda oturması bile zihnimi darmadağın etmeye yetmişti; gerçeğini gördüğümde böyle bir tepki vermem kaçınılmazdı.
Yine de duygularımın bir önemi yok.
“Buraya gelmen büyük cesaret. Ne yapmayı planlıyorsun Kazu? Hiç şansın olmadığını zaten biliyor olmalısın. Otonashi Aya’yı yeteneğimle kendime bağladım.”
Yanagi ve Mogi’nin bu bilgiyi de ona sızdırdığını tahmin ediyorum.
Kazu’nun ifadesi hiç değişmiyor. “Bu kadar solgun görünen birine göre büyük laflar ediyorsun, Daiya,” diye yapıştırıyor cevabı.
Bu karşılık bir meydan okuma gibi algılanabilir ama Kazu aslında acıyarak konuşuyor.
Bir adım öne çıkıyor.
Hoshino Kazuki ve ben, karşı karşıyayız.
Evet—
Buna dair en ufak bir şüphe bile yok.
Kazu’yla olan hesaplaşmamız Atalet Oyunu’nda başladı ve şimdi burada son buluyor.
“Planlarımızı masaya dökelim mi?”
Kazu sessizlik içinde bana bakıyor.
“Paramparça Arzuların Gümüş Ekranı’nı yok edeceğim. Sonra da Aya’ya Doğmamış Mutluluk’u kullandırtıp seninle ilgili tüm anılarını sildireceğim; seni darmadağın bir halde bırakacağım.” Planımın ilk aşaması, Kiri’nin Paramparça Arzuların Gümüş Ekranı’nı Kazu’nun kutu yok etme yeteneğiyle ortadan kaldırmak. Bir sonraki hamlem ise Doğmamış Mutluluk’un Kiri üzerinde kullanılmasını sağlamak olacak. “Peki, senin benim için ne planın var?”
“Kendi elimi kullanarak ya da Paramparça Arzuların Gümüş Ekranı’nın yirmi dört saatlik süresinin dolmasını bekleyerek senin Suç, Ceza ve Suçun Gölgesi yeteneğini yok edeceğim. Ondan sonra, Maria’ya verdiğin Suç, Ceza ve Suçun Gölgesi’nden de kurtulacağım.”
Bunu duyunca Aya’nın kaşları seğiriyor.
“Sonra Maria’yı geri alacağım.”
Aya, ifadesini bozmadan araya giriyor. “Hepsi nafile. Ne olursa olsun, asla sana dönmeyeceğim.”
Kazu bir an için dudağını kemiriyor ama bana diktiği gözlerindeki o ışık hiç sönmüyor.
“Ben—”
O kana bulanmış sargıları ısırıyor.
“Geri adım atmayacağım.”
Davranışlarındaki o garip detay beni hafifçe sarsıyor. İstifimi bozmadan, ağzımı açıp Kazu’yu köşeye sıkıştıracak o sözleri söylemek üzereyim ama tam o sırada beklenmedik bir hamle geliyor.
“Kazuki!” Yanagi, koltukların üzerinden atlayarak Kazu’ya doğru koşturuyor ve bağırıyor: “Benim Suç, Ceza ve Suçun Gölgesi’ni yok et!”
Olay o kadar ani gelişiyor ki, Kazu’nun bu durum karşısındaki sarsılmazlığı neredeyse ürkütücü. Kendisine doğru koşan Yanagi’nin göğsüne o sargılı elini uzatıyor.
Ve sonra eli, kızın gövdesinin içine gömülüyor.
“Nn... ah... ahhh!”
Yanagi, koluna saplanmış bir halde nefesi kesilerek inliyor.
Kazu, kızın göğsünden avucuna rahatça sığacak kadar küçük, siyah bir kutu çıkarıyor. Şekli dikenli bir şekerlemeye benziyor; tutması bile acı verici görünüyor.
Kazu, kutuya bir kez bile bakmadan, saniye bile tereddüt etmeden onu yok ediyor.
“Ahhh...”
Yanagi bilincini kaybedip olduğu yere yığılıyor.
Kazu’nun gözleri yerde yatan kıza kayıyor.
Tüm bu hareket silsilesi o kadar pürüzsüz ki, sanki programlanmış bir makine gibi.
Bir anlık sessizlik çöküyor.
Nihayet Yanagi’nin niyetini anlıyorum. Benim onu bir Emir ile kullanabileceğimden korktuğu için, üzerindeki Suç, Ceza ve Suçun Gölgesi’ni olabildiğince çabuk etkisiz hale getirtti. Kazu’ya en ufak bir avantaj sağlamak için bu kadar hızlı hareket etti.
Böyle bir şeyi öngörmeme imkan yoktu; Yanagi’nin onun kutu yok etme yeteneğine sahip olduğunu bildiğini bile düşünmemiştim. O ile olan konuşmama kulak misafiri olmuş ve bu bilgiyi tam bu ana kadar saklamış olmalı.
Beni ters köşeye yatırmayı başarmış olsa da, en başından beri onu kullanmak gibi bir niyetim zaten yoktu. Bu durum planımı zerre etkilemiyor.
Yine de hafifçe terlediğimi hissediyorum.
Ne de olsa az önce kendi gözlerimle şahit oldum.
“Kutuları yok etme yeteneği...”
Evet, tüm kuralları altüst eden o ezici güç.
Bunu bizzat görmek, sadece duymaktan çok farklı hissettiriyor. Yüzüne bir makinalı tüfek doğrultulmuş ve birinin parmağı tetikteymiş gibi.
Tek bir yanlış adım ve Suç, Ceza ve Suçun Gölgesi tarihe karışır.
Ve sonra o akılalmaz tereddütsüzlüğü... Yeteneğini kullanırken yüz ifadesi bile oynamadı.
Bir şeyi hatırlıyorum. Kazu, eskiden dost olduğumuz o kişi değil artık. Bu Kazu, kendi sağ elini paramparça edecek kadar çılgınca şeyler yapıyor; o artık tamamen yeniden doğmuş biri.
Kutuları yok etmek için var olan bir varlık olarak.
O’ya karşı durmak için var olan bir varlık olarak.
İşte bu yüzden, gülümsemesi O’nun gülümsemesine bu kadar çok benzeyebiliyor.
Kutuyu yok ederken değişmeyen o yüz ifadesi, bir başkası konuştuğunda seğiriyor.
“Bu ne biçim bir güç?” diye soruyor Aya ve Kazu’nun yüzü kaskatı kesiliyor. “Kazuki Hoshino. Neden böyle bir yeteneğin var? ...Hayır, bunun bir önemi yok. Ne yapabildiğini gördüğüme göre, artık eminim.”
Bunu söylemek ona acı veriyor gibi.
“Sen benim düşmanımsın.”
Kazu dudağını ısırıyor.
Elbette, geri kazanmaya çalıştığı, herkesten çok kurtarmak istediği kişiden gelen bu düşmanlık canını yakacaktır.
“Aya, bildiğini biliyorum ama yine de söyleyeyim; Kazu ile arandaki mesafeyi koru. Eminim gözünü bile kırpmadan senin Suç, Ceza ve Suçun Gölgesi’ni de yok edecektir.”
“...Doğru karar. O yetenek, sadece göğse tek bir dokunuşla kutuları yok etmesini sağlıyor. Doğmamış Mutluluk bile tehlikede.”
“Hayır, Doğmamış Mutluluk’u yok etmeyecektir. Bunun, senin tüm kişiliğinin temelden parçalanmasına yol açacağını bildiğini sanıyorum.”
Kazu’nun yüzündeki ifade haklı olduğumu kanıtlıyor.
“Doğal olarak, ben de ona yaklaşmayacağım.”
Artık bu noktaya geldiğimize göre, kusursuz bir hassasiyetle hareket etmeliyim.
“Taleplerim şunlar: Kiri’nin Paramparça Arzuların Gümüş Ekranı’nı yok et.”
“Daiya...” Kokone ismimi fısıldıyor.
O ses içimde herhangi bir duyguyu tetiklemeden önce, Kazu’ya talimatlarımı yağdırmaya devam ediyorum.
“Söylediklerimi yapmazsan ne olacağını biliyorsun, değil mi? Hatırlatmama izin ver: Otonashi Aya bir yetenek nesnesidir. Ona istediğim her şeyi yaptırabilirim. Senin de bir bit yeniği çevirmene izin vermeyeceğim Kazu. Tamam, bir zaman sınırı koyalım. Saat kırk geçiyor, değil mi? On bir kırk beşe kadar Kiri’nin Paramparça Arzuların Gümüş Ekranı’nı yok et.”
“......”
Kazu sessizliğe bürünüyor.
Suç, Ceza ve Suçun Gölgesi’ni paramparça etmek için savunmamda bir açık aramaya, hatta belki de yaratmaya çalışabilir.
Haruaki ve Kokone’yi böyle bir fırsat bulmasına yardım etmeleri için buraya getirdiğini biliyorum.
Kazu, zırhımdaki en küçük çatlağa bile vurmak için elinden geleni yapacak; ben ise tek bir boşluk bile bırakmayacağım. Bizim savaşımız tam olarak böyle bir savaş.
Şimdi, Kazu’nun taarruz vakti.
“Daiyan, artık vazgeç. Seni bu halde görmeye dayanamıyorum.”
Tahmin ettiğim gibi, saldırısı Haruaki’nin beni ikna etme çabalarıyla başlıyor.
“Bunun ne anlamı var? Bu kime yardım ediyor? Sana değil. Kiri’ye de değil. Şu an kendini görebilseydin bunu anlardın, değil mi? Bu gidişle kimse mutlu olmayacak. Bu iş her ikiniz için de kötü bitecek.”
Bunu bekliyor olmam ve kendimi zihnen hazırlamam, sözlerinin bana ulaşmadığı anlamına gelmiyor. Haruaki o kadar dürüst ve o kadar dobra ki.
“Lütfen. Kiri aşkına, buna bir son ver.”
Karşılık vermiyorum.
“Lütfen... Lütfen...”
Haruaki artık ağlıyor. Bu yakarış kalbinin en derinlerinden geliyor.
Kendi kendime düşünmeye başlıyorum.
Haruaki ışıl ışıl parlayan bir ışık gibi; her zaman da öyleydi. Onun yanında benim esamem okunmaz.
Hayatımda beni alt ettiğini hissettiğim ilk insan o; üstelik sadece beyzboldaki yeteneğiyle de değil. Bu onun samimiyeti. İkiyüzlülükten uzak oluşu. Doğru olduğunu düşündüğü şeyi yapma konusundaki sarsılmaz kararlılığı... Sırf bu uğurda doğuştan gelen beyzbol yeteneğini ve sevdiği kıza olan duygularını bir kenara itebildi. Haruaki, ne kadar istersem isteyeyim asla sahip olamayacağım bir karizmaya sahip.
İşte bu yüzden onu bir tebaa haline getirme fikri aklımdan bile geçmedi.
Biliyor musun Haruaki? Sana hayal bile edemeyeceğin kadar saygı duyuyorum.
“Sessiz sedasız oturmayı bırak da cevap ver Daiyan!”
Ne olursa olsun.
Bu dileğimden vazgeçmeyeceğim.
“Tamam, ben yapmayacaksın da kim yapacak?” Hiç şüphem yok. “Kiri’nin bu hale gelmesi kimin suçu? Benim mi? Kiri’nin mi? Rino’nun mu? Evet, muhtemelen hepimizin payı var. Ama mesele bu değil. Asıl sorun bu değil. Bu yüzden her şeyi kökünden değiştireceğim. Anlatmaya çalıştığım bu.”
Haruaki kelime bulmakta zorlanıyor gibi görünse de lafı yapıştırdı: “Bu tam bir delilik. Elinde bir Kutu olsa bile bunu başarabilmenin imkanı yok. Olamaz.”
“Yapıp yapamayacağım mesele değil. Yapıyorum.”
“Ama neden sen olmak zorundasın? Zaten acı çekiyorsun; neden daha fazlasına katlanasın ki?”
“Kendimi feda etmeye karar verdim.”
“Peki ya benim hislerim?! Seni ve Kiri’yi böyle bir felakete sürüklenirken görmek istemiyorum! Benim duygularımı da mı feda etmeye hazırsın?!”
Anlık bir cevap verdim. “Evet.”
Haruaki’nin gözleri fal taşı gibi açıldı.
“Kendimi feda etmek zaten bu demek.”
Haruaki’nin dili tutuldu.
Evet, kendimi feda etmenin anlamı buydu. Bunu gayet iyi anlıyorum.
Beni önemseyenlerin duygularını da feda edecektim.
Bu yüzden onları hayatımdan çıkardım. Hem Kiri’yi hem de Haruaki’yi.
“Aptal olma...” Titriyordu, yumruklarını sıkmıştı. “Aptallık etme... Daiyan...”
Görünüşe göre Haruaki’nin saldırısı sona ermişti. Bakışlarımı ondan çekip daha büyük bir nefretle Kazu’ya çevirdim.
“Kazu, devam et. Çabuk ol ve şu Kırık Hayallerin Gümüş Ekranı’nı yok et.”
Alnımı kaplayan yoğun teri gelişigüzel sildim. Dışarıdan soğukkanlı görünüyor, içeride ise sakin kalmaya çalışıyordum ama bu durum beni hırpalıyordu.
Haruaki’nin o dürüst duygularından sonra, suçun gölgeleri kontrolden çıkmanın eşiğine gelmişti. Daha fazlasına dayanamazdım. Suçun gölgeleri her an bedenimi yarıp dışarı fışkırabilirdi.
Zihnim bitik haldeydi. Tek bir kelime, ne olduğunu bilmesem de her şeyi bitirme isteği uyandırabilirdi bende.
Her şeyi terk etmek beni özgür kılar mıydı?
Ama ben—
Aya Otonashi’ye baktım.
Ama ben—tüm bu suçları kucaklayarak öleceğim.
Güm güm atan göğsüme sertçe bastırdım.
Tamam, hazırlanmam lazım.
Bir sonraki saldırıyı bekliyorum. Tek bir hata, nakavt olmama yeter.
Sıradaki, kaçışı olmayan bir darbe.
“Daiya, mesajın için teşekkürler.”
Kokone Kirino.
Kiri bana doğru yürüyordu.
Hala göğsümü bastırırken, güçlükle konuştum: “Seni buraya çekmek için bir tuzaktı. Görünüşe göre yemi yutmuşsun.”
“Biliyorum, tuzak olduğunu biliyordum.”
“Eminim biliyorsundur.”
Kiri yaklaşmaya devam ediyordu.
Beni herkesten çok önemseyen o kişi, hala üzerime geliyordu.
Adım adım, Kokone Kirino yaklaşıyordu.
Belki biraz klişe olacak ama, o her adım attığında aramızdaki mesafe daralıyor ve geçmişe dair anılar, bir deniz fenerinin ışığı gibi gözlerimin önünden geçiyordu.
Dört yaşındayız; anaokulunda şeker kavgası yaparken onu ağlatıyorum, öğretmen de beni azarlıyor. Ben de ağlamaya başlıyorum.
Yedi yaşındayız; denizde neredeyse boğulacakken Kiri’nin bir can simidine tutunmasına yardım ediyorum, sonra onu kıyıya çıkarırken sakinleştirmeye çalışıyorum.
Dokuz yaşındayız; bir festivalde birbirimizi kaybettikten sonra onu yukatasıyla yol kenarında gözyaşları içinde otururken buluyorum ve elinden tutup eve götürüyorum.
On bir yaşındayız; ilişkimiz yüzünden sınıf arkadaşlarımız bana soğuk davranmaya başlamış. Sinirlenip Kiri’ye ondan nefret ettiğimi ve başka korkunç şeyler söyleyip onu ağlatıyorum. Sonra evine gidip özür diliyorum.
On iki yaşındayız; seçkin bir özel ortaokula kabul edildiğimi söylediğimde Kiri okula gitmiyor. Bir sonraki gidişinde, oraya kaydolmayacağımı söylüyorum. Tabii ki yine hüngür hüngür ağlıyor.
On dört yaşındayız; ilk öpücüğümüz. Hemen sonrasında ağlamaya başlıyor. Ne yapacağımı bilemeyip gözyaşları dinene kadar başını okşuyorum.
Nedense tüm anılarımda Kiri ağlıyor. Muhtemelen ona dair zihnimdeki en güçlü imge, bana yaslanmış hali olduğu içindir.
Evet, ama bu yine de bana ağır geliyor.
Bu anıların her biri birer darbe, beni normalliğe hapsetmeye çalışan birer hamle. Her biri omuzlarıma asılmış ağır birer kütle gibi.
Bana kendi geçmişimle işkence ederek ulaşıyor Kokone Kirino. Kırık Hayallerin Gümüş Ekranı tarafından yaratılan sureti de orada.
Bir Kiri’nin yüzü, hemen diğerinin üzerinde.
Önümde durup çenesini hafifçe kaldırdı ve gözlerimin içine baktı.
“Daiya, bana gönderdiğin o mesaj hakkında... İşte cevabım.”
Ve sonra—
“Ben de seni seviyorum.”
—bana sarıldı.
“Ne...?!”
Bu mümkün olmamalıydı.
Artık beni kollarına alabilmesi imkansızdı.
Ne zaman bana dokunsa olan biten her şeyi, sırtındaki acıyı hatırlıyor ve kusuyordu.
Buna rağmen şu an kolları bana dolanmıştı.
Sakın bana yaşadığı o dehşetin üstesinden geldiğini söylemeyin?
Ama bana şöyle dedi: “Bak Daiya. Hala aşamadım. Hala eskisi gibi darmadağınığım ve ne yapacağımı bilmiyorum.”
Öyleyse—neden bana sarılabiliyorsun?
“Ama bildiğim bir şey var.”
Kiri devam etti.
“Sahip olduğum tek şey sensin.”
Kiri titriyordu. Dediği gibi, olanları geride bırakmış değildi. Sadece bana sarılabilmek için kendisine işkence eden duygularla savaşıyordu.
Yapabildiği tek şey buydu.
“Seni seviyorum. Seni seviyorum... Seni seviyorum.”
Evet, düşünmeden edemiyorum; biz beraberken gerçekten de birbirimize zarar veriyoruz.
Yine de, ikimiz de aynı şeyi hissetseydik her şeyin üstesinden gelebilir miydik?
Söylemeye gerek yok ama... bu başından beri inanmak istediğim bir şeydi.
“Igh.”
Başka bir şey hatırladım.
Dünyayı değiştirmeye çalıştığım o günü.
“Soğuk.”
Kiri, batan güneşin aydınlattığı o soğuk kırmızı suyun içinde beni reddetmişti. Ona sarılamamıştım, tek yapabildiğim onun ve benim bedenimdeki o artan üşümeyi hissetmekti. Tamamen çaresizdim.
Yine de, eğer şu anki halimizle sarılabiliyorsak...
O zamanlar o kadar soğukken, şimdi Kiri’nin bedenine hala sıcaklık verebiliyorsam...
“Ungh—”
Kokone.
Hey, ben de dinlenmek istiyorum.
Eğer gerçekten ihtiyacın olan tek şey bensem, bu çok kolay olurdu. Senin için her şeyi yapardım Kokone. Hiç canım yanmazdı.
“Senin için her şeyi yaparım Daiya.”
Bu sözler beni kendime getirdi.
Kiri’nin omuzlarından iterek kendimi kucağından kurtardım.
“Daiya?”
Kiri benim için her şeyi mi yapardı?
Ben onun için her şeyi mi yapardım?
Yapardık.
İşte bu yüzden yanlış.
Bu sağlıklı değil. Normal değil. Bu bir sapkınlık.
Böyle değildi. Eskiden çok daha sıradan bir çifttik. Tipik bir sevgili çiftiydik; kendi hayatlarımızı çöpe atıp sadece birbirimiz için hareket etmeyi düşünmezdik.
Bu hale gelecek kadar değişmiş olmamız, normal dünyada barınamayacağımızın en büyük kanıtı. Karşılıklı fedakarlıklarımızla birbirimizi parçalıyoruz ve gerçek bu. Hele Kiri sahip olduğu tek şeyin ben olduğumu söylüyorsa, bu daha da doğru.
Evet, bizim için gerçekten geri dönüş yok.
O masumiyet dolu günlere dönüş yok.
Bir dileğin var mı?
Var.
Hem de nasıl.
Tüm anılarımızı acıya dönüştüren bu dünyayı yok etmek istiyorum.
O gün, o kıpkırmızı suyun içinde yemin etmiştim.
“Dünyayı değiştireceğim.”
Bu parçamı bir kenara atmayacağım. Taktığım o küpeleri çıkarmayacağım.
Ve işte bu yüzden bu hisleri, bu anıları, bu hatırlayışları terk ediyorum.
“Sen...” dedim Kiri’ye sertçe. “Sen, bensiz bir dünyada yaşayabilmeyi öğrenmelisin.”
Cevabım buydu.
Kiri’nin fal taşı gibi açılmış gözlerinden yaşlar süzüldü.
Bakışlarımı ondan kaçırıp Kazu’ya çevirdim.
Beklediğim gibi, bu saldırıyı da atlattım. Kazu’nun elinde bundan daha tesirli bir şey kalmış olamazdı.
Saatime baktım. Kırk dört geçiyordu.
“Süre doldu. Kiri’nin Kırık Hayallerin Gümüş Ekranı’nı hemen şimdi yok et. Yapmazsan Aya Otonashi’ye ne olacağını biliyorsun, değil mi?”
“Yazık oldu,” diye fısıldadı Kazu. “İşlerin bu noktaya gelmemesini dilemiştim.”
Kazu tekrar ağlamaya başladı ve dizlerinin üzerine çöktü.
“Nh... Nh...”
Kiri, artık bana ulaşamayacağını anlayarak uzaklaştı ve ekranın tam ortasının altına doğru sendeleyerek ilerledi.
Kazu da ayağa kalkıp o yöne yöneldi.
Bakışlarım doğal olarak onları ekrana doğru takip etti.
“Senin mutluluğun için her şeyimi veririm.”
Ekrandaki Kiri, boş gözlerle repliklerini söylüyordu.
“Eğer bir gün yoluna çıkarsam, benden kurtulmanı kolaylaştırırım.”
“Daiya.”
Kiri ismimi söyledi. Projektörden gelen ışığı keserek ekranın tam merkezinde duruyordu.
“Bunun seni yok etmesini bekliyorsun, değil mi?”
“Evet, plan bu,” diye cevap verdim dümdüz bir sesle.
“Buna izin vereceğimi mi sanıyorsun?”
“Bunun için neden senin iznine ihtiyacım olsun ki—?”
“İzin vermeyeceğim.”
Ve sonra Kiri—
—üzerinde gizlediği bıçakla kendini karnından bıçakladı.
Ekrana kan sıçradı.
Daha ne olduğunu anlayamadan ağzımdan şaşkınlık dolu bir “Ne—?” nidası çıktı.
Anlam veremediğim bir şokun içinde, acınası bir halde kalakaldım. Tek yapabildiğim ekranda yayılan kan lekelerini izlemekti.
Harekete geçip Kiri’nin yanına koşan Kazu oldu.
Ona yardım etmek istediğini varsaydım.
Ama öyle yapmadı.
“Buna başvurmak zorunda kaldığım için gerçekten nefret ediyorum Daiya.”
Kazu, sanki ona ulaşmamı engellemek ister gibi Kiri’nin önünde dikildi.
“Dediğini yaptım. Kırık Hayallerin Gümüş Ekranı bu şekilde de yok olacak, değil mi?”
Ona yardım etmek yerine, ondan boşalan kanın içine bastı.
“Sen... ne diyorsun?”
“Pekala Daiya.” Kazu sorumu görmezden geldi ve öfkeyle gözyaşlarını silerek bana dik dik baktı. “Eğer Kiri’ye yaklaşırsan; Suçunu, Cezanı ve Suçun Gölgesini yerle bir ederim.”
Ardından elindeki plastik kutuyu yere bıraktı.
"Bu bir ilk yardım çantası. Kokone kendini bıçakladığı yer yüzünden hemen ölmez ama on dakika içinde müdahale edilmezse işi biter. Diğer yandan, eğer kanamayı durdurup ilk yardım yaparsam kurtulma şansı oldukça yüksek. Ona orasını bıçaklamasını ben söyledim. Ama sen orada bir aptal gibi beklersen Kokone ölecek. Gece yarısı geldiğinde o da gitmiş olacak, Kırık Hayallerin Gümüş Ekranı da. Sen de Suç, Ceza ve Suçun Gölgesi elindeyken buradan tüyeceksin. Kaçınca da etraftaki kim varsa üzerinde Piç Mutluluk yeteneğini kullanır, Maria’nın anılarını da silersin. Ama Kokone ölecek."
Kana bulanmış o beyaz perdenin önünde duran Kazuki Hoshino, şartını öne sürdü.
"Eğer Kokone’ye yardım etmek istiyorsan buraya gel ve Suç, Ceza ve Suçun Gölgesi yeteneklerini paramparça etmeme izin ver."
Belki kendisi bile farkında değildi.
Ancak Kazuki Hoshino’nun suratında o ifade vardı.
Kutuları yok eden o adamın yüzünde.
Tıpkı O’nunki gibi büyüleyici, çarpık bir gülümseme.
"Dürüst olmak gerekirse şüphelerim var."
Kazu’nun ses tonu duygudan yoksundu.
"Kokone’yi terk edip dünyayı değiştirmeyi seçtiğini söyledin ama bunu gerçekten istiyor musun?"
Konuşurken sargılarına bulaşan kana baktı.
"Bunu gerçekten yapabileceğini bana kanıtlamanı istiyorum."
Söyleyecek tek bir kelime bile bulamadım.
Kazu’nun söylediklerini analiz edebiliyordum ama düşünce yapısını kavrayamıyordum. Parçalar bir türlü yerine oturmuyordu.
Onu yanlış değerlendirmiştim.
Kazu’nun tuhaf doğasını öteden beri biliyordum. Hatta bu anormalliğin giderek kötüleştiğini de gözlemlemiştim.
Fakat işin bu noktaya varacağını hiç tahmin etmemiştim.
Evet, tıpkı Aya’nın dediği gibi. Hedefi önünde durduğu sürece, onun için pes etmek diye bir kavram yoktu. Amacına ulaşmak için normal bir insanın aklının ucundan bile geçmeyecek yöntemlere başvururdu.
Hedefini gözüne kestirdiğinde kendi iradesini bile bir kenara itebiliyordu. Sanki o an otopilotta hareket ediyor gibiydi.
Aslında bir bakıma, benim de olmaya çabaladığım şey buydu. Dileğimi gerçekleştirmek için sahip olunması gereken ideal karakter özelliği tam olarak buydu.
Yine de...
Kazu’nun gülümsemesini görmek beni düşündürdü.
Aya Otonashi olmak istiyor olabilirdim ama bu şeye dönüşmek istemiyordum.
Kimseden çıt çıkmıyordu. Tek ses, fonda kayıtsızca oynamaya devam eden filmin gürültüsü ve Kokone’nin iniltileriydi.
Sessizliği bozan Haruaki oldu.
"Hosshi, sen... bana bundan bahsetmemiştin! Bunu bu şekilde yapacağın aklımın ucundan bile geçmezdi!"
"Üzgünüm ama seni karanlıkta bırakmak zorundaydım. Öbür türlü beni durdurmaya çalışacağını biliyordum."
"Tabii ki durdururdum! Sen... sen delisin! Daiya gelmese bile Kiri’ye benim yardım edeceğimi biliyorsun!"
"Eğer bir şey yapmaya kalkarsan, işini bizzat bitiririm."
"Ne?!"
"Ciddiyim, anladın mı?"
Ciddi olduğundan emindim. Bu kadar çarpık bir planı sonuna kadar götürebiliyorsa, bunu da yapardı. Kendi elini kesmesi yeterince çılgıncaydı; "bu bir sınır hattı" derken yalan söylemiyordu.
Haruaki de bunu kavramış gibiydi, çünkü başka bir şey demedi. Sadece omuzları titreyerek dik dik bakmakla yetindi.
Ağzımdan bir soru döküldü.
"Kazu, Kokone bu şekilde ölürse gerçekten huzurlu olabilecek misin?"
"Ne tuhaf bir soru," diye cevap verdi Kazu. "Tabii ki hayır."
Bu cevap, ömrünü başka biri olmaya adamış o malum kızınkine inanılmaz derecede benziyordu.
"Hayatımın geri kalanı boyunca pişmanlık duyacağım. Suçluluk duygusu zihnimi sürekli kemirecek, belki de beni paramparça edecek kadar ağır gelecek."
Ancak bu işte farklı bir şey vardı.
"Bunu biliyorum ama yine de yapıyorum."
Aya’nın aksine, Kazu bir seçim bile yapmıyordu.
Belki de bir seçeneği yoktu.
Yaptığı eylemler kendi kafasını bile karıştırıyor olabilirdi ama elinden başka bir şey gelmiyordu. Onun deliliğinin doğası buydu.
"Kazuki Hoshino..." diye mırıldandı Aya. "Aklını kaçırmışsın sen!" Bir anlığına dudaklarını ısırdı, sonra öfkeyle patladı. "Bu bir amaca giden yol bile değil. Sıradan bir insanın aklına böyle bir fikir asla gelmez. Bu... Bu, Oomine söz konusu olduğunda Kirino’nun mantıklı düşünemediğini bildiğin için onu kullanmaktır. Eğer bunu yaparsan, o çok sevdiğini iddia ettiğin normal hayatın bir daha geri gelmemek üzere paramparça olacak. Bunun farkındasın, değil mi? Senin için 'deli'den başka bir kelime bulamıyorum."
Haklıydı. Tamamen haklıydı.
"Sen gerçekten artık tanıdığım Kazuki Hoshino değilsin. Ne oldun sen böyle? Aç bir ruh mu? Bir iblis mi?"
Kazu üzülmüş göründü ama hiç duraksamadan cevap verdi: "Ben bir şövalyeyim."
"Bir şövalye mi?"
"Tüm insanlığı karşıma almam gerekse bile Maria’yı kurtaracağım. Bu uğurda yoluma çıkan herkesi yenecek, katledecek ve cesede çevireceğim."
"Bunu senden hiç istemedim! Hele senin gibi bir canavardan asla!"
"Söyleyeceğin hiçbir şey beni yolumdan döndüremez." Kazu, hâlâ kederli bir sesle ekledi: "Benim tek yolum sana çıkıyor."
Aya afallamış bir halde sessizliğe gömüldü.
Kazu bakışlarını ondan çekip bana çevirdi. "Bu arada Daiya; Kokone’ye yardım etmeyecek misin?" diye sordu büyük bir rahatlıkla.
"Henüz karar veremedim."
Verdiği karşılık inanılır gibi değildi.
"Peki, o zaman boş ver."
"Ha?" Bu tepkisi karşısında şaşkınlığımı gizleyemedim. "Boş ver mi? Dalga mı geçiyorsun? Karar veremediğim için Kokone’nin ölmesine göz mü yumacaksın? Tek istediğin benim Kokone’yi kurtarmaya karar vermem değil miydi?"
"Daiya. Bunca şeyi kimin için yaptığımı en iyi senin bilmen gerekir," dedi Kazu, sorumu bir kenara iterek.
Cevabı elbette biliyordum. En başından beri, her zaman ve sadece Aya için uğraşıyordu.
"Maria’da Suç, Ceza ve Suçun Gölgesi var, değil mi? Onu dünyayı kurtarmak ya da en azından biraz daha iyi bir yer yapmak için kullanmaya çalışacak. Öyle değil mi?"
Kazu, yüzünün önünde sargılı sağ elini açıp kapattı. Sanki bir şeyden emin olmaya çalışıyordu.
"Böyle bir şey yapan bir kutuya kimsenin ihtiyacı yok. Bu yüzden onu yok edeceğim."
İşte o an her şeyi anladım.
"Sakın bana..." diye fısıldar gibi konuştum.
Kazu’nun dudaklarının kenarı seğirir. "Demek parçaları birleştirdin. Az önce şüphelerim olduğunu söylemiştim. Ama Maria söz konusu olduğunda eminim. Onunla bir ömür kadar vakit geçirdim. Asla yanılmam."
Aya Otonashi, başkalarının mutluluğu için yaşar.
Bu da başkalarının onun uğruna hayatını feda etmesine izin veremeyeceği anlamına gelir.
Ve şu an tam önünde kan kaybederek ölen biri var.
Eğer öyleyse...
"Ben yardım etmesem bile, Aya gidip ona yardım edecek."
Evet, bu tuzağın benim için kurulduğunu sanmıştım.
Ama tam olarak öyle değildi.
Bu hem benim hem de Aya için kurulmuş bir tuzaktı.
"Evet." Onun sesindeki acıyı duyabiliyordum. "Kirino’ya yardım edeceğim. Kazuki Hoshino’nun ve onun yeteneğinin yakınına gitmek zorundayım."
"Aya...! Bu bunca zamandır aradığın kutu değil mi?!"
"Öyle. Bulmak için bir ömür harcadığım kutu. İstediğim her şeyi bana verebilirdi. Bu fırsat bir daha asla elime geçmeyebilir. Biliyorum... Biliyorum ama..."
Aya yumruklarını sıktı.
"Ama yine de yapmam gerekiyor."
Evet. "Aya Otonashi" böyle biriydi işte.
Kazuki Hoshino o kadar kirli oynuyordu ki, kızın kendi doğasını bile bize karşı kullanıyordu.
Birazdan Aya, Kiri’yi kurtarmak için perdenin önüne geçecek ve Kazu da Suç, Ceza ve Suçun Gölgesi yeteneklerini yok edecekti. Kiri, Aya’nın ilk yardımı sayesinde hayatta kalacaktı. On Beş Yaş ve Küpeler filminin gösterimi bitecek ve ardından Kırık Hayallerin Gümüş Ekranı son aşamasına geçecekti. Ve böylece, benim Suç, Ceza ve Suçun Gölgesi yeteneğim imha edilmiş olacaktı.
Tüm dileklerimiz tamamen son bulacaktı.
Bunu durdurmanın bir yolu vardı.
Aya benim tebaamdı. Ona hareket etmemesi için Emir verebilirdim.
Ama...
Ama bu...
"Daiya." Kazu düşündüğüm şeyi yüksek sesle dile getirdi. "Sakın bana Kokone’yi kaderine terk etmek için bir Emir kullanacak kadar alçalacağını söyleme?"
Evet. Haklıydı.
Ne pahasına olursa olsun bunu durdurmaya karar verdiğimi sanmıştım.
Bunca zamandır kalbimin kararlı olduğunu düşünmüştüm.
Eğer öyleyse; Aya’yı durdurup Kiri’nin ölmesine izin verecek kadar ileri gidip bir Emir mi kullanacaktım? Onun hayatına bizzat ben mi son verecekti?
Bu da ne?
Bu da ne böyle?
Kahrolasıca bir oyun mu bu?!
"A... agh."
Kiri’nin ağzından kan sızdı.
Başını yana eğip yüzünü bana çevirdi.
Zayıf bir sesle fısıldar:
"Lütfen, sana yalvarıyorum.
"Ölmem umurumda değil, o yüzden...
"...Daiya’ya mutlu bir gelecek bahşet."
Ağlamaya başladı.
Tıpkı bana muhtaç olduğu o eski anılardaki gibiydi.
"Kokone."
Hepsi.
Kırık Hayallerin Gümüş Ekranı’ndaki tüm o filmler bir anlık bir patlamayla zihnimden geçti.
Kokone Kirino. Haruaki Usui. Aya Otonashi. Miyuki Karino. Koudai Kamiuchi. Her biri bana acı çektirmek için tasarlanmış birer trajediydi. Görüntüler birer dosya gibi dizildi, bedenimi mühürledi ve zihnime tek tek kazındı. Reddediş, reddediş, reddediş; bunu kabul edemem. Hiçbir şey iyi değil. Görüşüm bir siyah beyaz oluyor, bir renkleniyor, bir sepya tonuna bürünüyor, sonra tekrar siyah beyaz. Bu görüntülerdeki duygular içime zorla sızıyor, benliğimi boyuyor. Kendi bedenimin dışına itiliyorum ve geriye sadece Kokone Kirino kalıyor. Dünyayı yok etmek istedim ama sadece seni düşünüyordum. Sadece seni. Sadece seni.
Evet, suçun gölgeleri beni böyle yiyip bitiriyor. Tüketiyor. Yutuyor. Vahşi hayvan sürüsü sonunda beni yakaladı ve kimliğimin her zerresini parçalamaya başladı. Acı yok. Bedenimi deşen dişlerin arasından siyah bir kan fışkırıyor ve dünyayı kaplıyor. Her bir parçam yenip bitirilirken formum siliniyor. Ben siyah bir kan bataklığıyım artık. Bataklık düşünemez.
Bataklık bir anıyı sayıklıyor.
Gün batımı bu soğuk, kırmızı dünyayı ele geçirmiş. O soğuk kırmızı ışığın tam ortasında yapayalnız duran bir kız var. Arkası dönük bir halde soğuk kırmızı suya giriyor. Bir ses çıkıyor. Dönüp bakmasını istiyorum, dön bak, dön bak, dön bak, dön bak, dön bak. Elimi uzatıyorum ve kızın elini tutuyorum.
Sonra ona diyorum ki:
"—Dünyayı değiştireceğim. Senin için dünyayı değiştireceğim."
Zaman tükeniyor. Kırık Hayallerin Gümüş Ekranı sona erene kadar değil; Kokone ölene kadar.
Zaman tükeniyor.
"Evet."
Dünyayı değiştirmeye niyetlenmiştim. İnsan-köpek sürüsü yaratacak, herkesin doğru ve yanlışı iliklerine kadar hissetmesini sağlayarak ahlak anlayışlarını geliştirecektim. Zihnini dış dünyaya kapatan herkesi yok edecektim. Arkamdan davamı devralacak birileri olduğu sürece kendi bedenimin çürüyüp gitmesi umurumda bile değildi. İroha Shindo’nun bu işin üstesinden gelebileceğine inanmıştım. Aya Otonashi’nin bunu başarabileceğinden emindim. Herkesin güvenle yere basabildiği, trajedilerden arınmış, şefkatli bir dünya kuracaktım. Bizim başımıza gelenlerin bir daha asla yaşanmayacağı bir dünya yaratacaktım. Gereken tüm kurbanları vermeye hazırdım. Kendi ruhumdan vazgeçmeye bile razıydım.
Şefkatli bir dünya.
Adil bir dünya.
Evet, bunu canıgönülden arzuluyorum. Herkesten çok, daha çok, çok daha fazla istiyorum. Bu samimi dileğimde sahte olan hiçbir şey yok.
Ancak...
...buna rağmen...
...gözlerimin önündeki bu kan gölü, katlanılamayacak kadar fazla.
Biliyorum.
Zaten hep biliyordum.
Evet,
Asıl gerçek şu ki,
O kızıl dünyada,
Elini tuttuğumda,
Tek ihtiyacım olan şey,
Senin arkana bakmandı.
Neredeyim?
Kızıl bir sinema salonu. Doğru ya, bir sinema.
İşte bu yüzden bir film oynuyor.
Kendi hareketlerim ile önümdeki görüntüler tam bir uyum içinde.
"Ben..."
"Ben..."
Dizlerimin üzerine çöküyorum.
Ortaokuldaki çocuk da aynısını yapıyor.
"Kendi başıma ne geleceği zerre umurumda değil."
"Kendi başıma ne geleceği zerre umurumda değil."
Gözyaşları akarken ellerimle yüzümü kapatıyorum.
Ortaokuldaki çocuk da aynısını yapıyor.
"Tek istediğim senin mutlu olmandı."
"Tek istediğim senin mutlu olmandı."
"Kokone."
Ve böylece ben—
"Seni kurtaracağım."
—yenildim.
Gözlerim açılıyor.
Aslında hiç kapanmamışlardı ama şimdi gerçekten açıldılar.
Aya, ilk yardım çantasına uzanıyor.
Kazu tek bir an bile kaybetmeden elini onun göğsüne daldırıp kutuyu çıkarıyor. Ona verdiğim Suç, Ceza ve Suçun Gölgesi’ni.
Onunki tertemiz, küp şeklinde bir kutu.
Ve Kazu onu yok etme eylemini gerçekleştiriyor.
Kutusu parçalanmış olmasına rağmen Aya bilincini yitirmiyor ve Kokone ile ilgilenmeye devam ediyor.
Artık elimden hiçbir şey gelmiyor.
Kıpırdayamıyorum. Kırık Hayallerin Gümüş Ekranı’nın üzerime çöken ağırlığına artık direnç bile gösteremiyorum.
Bu yüzden sadece On Beş Yaş ve Küpeler’in son anlarını izliyorum.
Final sahnesi bir ortaokul koridorunda geçiyor.
Sağ kulağıma bakan Kokone, hüzünle soruyor: "Sen... küpe mi taktın?"
Artık gümüş rengi saçları olan ben cevap veriyorum: "Evet, çünkü küpelerden nefret ediyorum."
"Bu..." Kokone devam ediyor, yüzündeki kederli ifade değişmiyor. "...senin yardım isteme şeklin mi?"
Birinin alarmı çalıyor.
"Gece yarısı," diyor Haruaki fısıldar gibi.
Aynı anda o uçurum, sonunda bana kadar ulaşan o kapkara boşluk saldırıya geçiyor. Karanlık göğsümü delip geçiyor, beni kemiriyor ve zorla vücudumun içine sızıyor. Sinema salonu o boşluğun içinde toplanıyor, büzülerek yuvarlak bir şekle bürünüyor.
Mutlak hiçlik beni yutarken bir şey hissediyorum.
Kayıp.
İşte o an anlıyorum.
Benim Suç, Ceza ve Suçun Gölgesi’m artık yok.
Sinema salonu formunu kaybetmeye başlıyor, ta ki kızıl bir küreye dönüşene dek. Boşluk ise ters orantılı olarak devasa bir hızla büyüyor, beni gitgide daha derinlerine çekiyor.
Uçurumun içine tamamen hapsolduğumda, içime yayılan şey karanlık değil, ışık oluyor.
Işık.
Işık her bir zerremle bütünleşirken, biri omzuma dokunuyor.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.