Kül ve Günahın İzleri

Daiya’nın Özneler’ine yakalanmamalıyım.

Bir sonraki hamlem ne olmalı? Hâlâ hangi yolu izleyeceğime karar verme aşamasındayım ama Özneler’in bizi bulması hiç iyi olmaz. Haruaki ile o rayların altındaki tünelden epey uzaklaştık. Iroha’nın Özneler’i daha az önce oradayken buralarda oyalanmayız.

Iroha’yı geride bırakmaktan başka çaremiz yok. Elbette bu durum içime sinmiyor ama onu her yeri sahte kan içindeyken eve kadar taşımak büyük olay yaratır; üstelik bize kritik zaman kaybettirir. Bu yüzden, her ne kadar nefret etsek de bu mesele çözülene kadar onu orada bırakmak zorundayız. Şurada şafağa iki saatten az kaldı zaten.

Tünelden çıkıp gece çökmüş sokaklarda ilerliyoruz. Bir sonraki adımımıza karar verene kadar Kokone’nin yanında kalacağız.

“Bak Hosshi, bunu söylesem mi bilemedim ama…” diye söze başladı Haruaki, huzursuz görünüyordu.

“Hmm? Ne oldu?”

“Bayağıdır gözlerinde korkutucu bir bakış var, farkında mısın? Daiya’ya diş bilediğini biliyorum. Ama Shindo’yu da öylece orada bıraktın. Nedenlerini anlıyorum ama durumu açıklarken kızı zerre umursuyor gibi görünmüyordun…”

“Ha?”

Gerçekten o kadar soğuk mu davranmıştım?

Farkında bile değildim… ama buna şaşırmazdım da. Zihnimin içi Maria’yı geri ver, seni kör piç diye bağırırken normal konuşmak pek mümkün olmuyor.

“Maria’yı kaybettiğin için bu halde olman çok normal ama eğer sakinleşmezsen işleri yüzüne gözüne bulaştıracaksın, benden söylemesi.”

“Haklısın.”

Sakin olmalıyım. Sakinleşip Maria’yı Daiya’nın elinden nasıl kurtaracağımı adamakıllı düşünmem gerek.

“Bir şey daha. Bunu yapmanın çok zor olacağını biliyorum ama… Ben gerçekten Daiyan’ı kurtarmak istiyorum.”

Dürüst olmak gerekirse bu tamamen aklımdan çıkmıştı. Maria dışındaki her şey silinip gitmişti zihnimden.

“…Evet.”

Elbette, eğer henüz tamamen yoldan çıkmadıysa ben de Daiya’ya yardım etmek istiyorum. Ama şimdi Maria’yı düşününce içimde bir gazap dalgası kabarıyor. Ayrıca, yersiz bir merhamet duygusunun Maria’yı özgürlüğüne kavuşturmayı daha da zorlaştıracağını hissetmekten kendimi alamıyorum.

Yine de bu seçeneği tamamen göz ardı etmek, yeni bir başarısızlığa davetiye çıkarabilir. Tamam… Şimdilik başka bir şey düşüneyim. Daiya’ya olan öfkemi biraz olsun dindirecek bir şey.

“……Kokone.”

Evet.

Düşüncelerim kendiliğinden Kokone Kirino’ya kaydı.

Olay 9 Eylül’de, yani iki gün önce gerçekleşmişti.

Kokone beni odasına çağırmıştı.

Daha önce odasına hiç gitmemiştim. İlk bakışta siyah ağırlıklı temasıyla modern ve şık görünüyordu ama içinde tuhaf bir şeyler de vardı. Odada ona ait hiçbir iz yoktu; o şıklık sanki bir maske gibiydi ve Kokone’nin kendisi bu tabloya pek uymuyordu. Sanki sadece trendleri takip ediyor, sahip olması gereken oda tipinin bu olduğuna inanıyordu.

Kokone hakkında bildiklerimi düşününce şuna kanaat getirdim:

Bu oda, onun değişmesine yardım etmek için tasarlanmıştı.

Daiya’yı zihninden silip atmak için.

“…Artık saklamana gerek yok. Daiya’nın ne yaptığını anlat bana.”

Buna rağmen Kokone, Daiya’yı unutmaktan ya da görmezden gelmekten vazgeçmişti. Onunla daha da yakından ilgilenmeye kararlıydı.

Bunu görünce içimden şöyle geçirdim:

Ne büyük bir rahatlama.

O beni buraya davet etmeseydi bile onunla Daiya hakkında konuşmaya niyetliydim… Hayır, aslında başka şansım da yoktu. Eğer Daiya’ya meydan okuyacaksam Kokone’yi görmezden gelmem imkansızdı. Zaten bu durumu ondan sonsuza dek bir sır olarak saklayamazdım.

Bu yüzden Kokone’nin kendini hazırlayıp beni dinlemeye gönüllü olduğunu belli etmesine minnettardım.

Elimden gelse bu acı gerçeği ondan saklardım ama anlatmaktan başka çarem yoktu.

—Daiya’nın yanıldığı geçmişi.

—Acı çektiği şimdiki zamanı.

—Ve yok olacağı o geleceği.

Eğer bunları bilirse Kokone kendini suçlayacaktı.

Eğer bilirse canı yanacaktı.

Eğer bilirse bu acı uzun süre peşini bırakmayacaktı.

Yine de anlattım.

Daiya hakkında hiçbir şeyi gizlemeden, her şeyi olduğu gibi söyledim.

Kokone o günün geri kalanında tek kelime bile etmedi.

Ben konuşmamı bitirdikten sonra, tek yapabildiği dalgın bir halde arkamdaki duvara baka kalmaktı.

Nefes alıp verirken inip kalkan göğsü dışında hareket etmiyordu. Onun için elimden hiçbir şey gelmediği için odadan ayrıldım.

Ertesi gün Kokone beni tekrar çağırdı. İçeriv girdiğimde göz kapakları biraz şişmiş gibiydi ama selamlaştığımızda her şey normal görünüyordu.

Ancak kapıyı kapattığım an, gömleğinin düğmelerini çözüp çıkarmaya başladı.

Her şey o kadar ani oldu ki tepki veremedim. Belki de bakışlarımı kaçırmalıydım ama bunu yapabileceğim bile aklıma gelmedi. Donakalmış bir halde, kapının önünde dikilip kaldım.

Üstünde sadece sütyeniyle bana arkasını döndüğünde Kokone’nin yüzünde hiçbir ifade yoktu.

“Bak.”

Neye? Tam bunu soracaktım ki sormama gerek kalmadan gördüm.

Sütyeninin kopçasının hemen altındaki o “sembolü”.

Bir yanma iziydi bu ve kazara olmuş bir şeye benzemiyordu. Yara izi, ne kadar dayanıklı olduğunu kanıtlamak için tene bastırılan yanan bir sigaranın bıraktığı türden bir izdi. Ve sadece bir tane de değildi. Sanki biri bakir bir kar tarlasına bir yığın çöp boşaltmış gibiydi. Onlarca şiddet dolu ve acı verici yanık izi vardı orada.

Bu onlarca yanık, bir sembol oluşturuyordu.

Öyle müstehcen anlamlar taşıyan bir semboldü ki bu, bugünlerde halka açık tuvaletlerde bile rastlamazdınız.

“”

Bu kadarı beni yıkmaya yetti. Duygularım bu baskı altında paramparça oldu. O işaret beni sarsmıştı.

“Hık… Ööğğ…”

Gözyaşlarım sanki benden bağımsız bir şekilde boşaldı.

O görüntü karşısında tamamen bir refleksle ağlamaya başladım. Ancak ağlamaya başladıktan sonra bunun ne kadar zalimce olduğunu, ne kadar acı verdiğini, muhtemelen bu izleri asla tamamen silemeyeceğini ve Daiya ile arasını açan asıl kamasının bu olduğunu düşünmeye başladım.

Kokone hıçkırıklarıma pek tepki vermedi; sadece arkasını döndü ve neşeyle, “Bak iyi yanından düşün. Beni ve E kap sütyenimi görmüş oldun,” dedi.

Kokone her zamanki gibi şaka yapıyordu… ama o da ağlıyordu.

Konuşmamızın geri kalanında ikimiz de gözyaşları içindeydik.

“Bunu bana çocukluk arkadaşım Rino yaptı.”

Kokone gömleğini iliklerken sembolün hikayesini anlatmaya başladı.

“Daiya yakışıklıydı tabii, dersleri de harikaydı, o zamanlar tüm kızlar ona bayılırdı. Saçları gümüş rengi değildi, küpesi de yoktu, ayrıca şimdiki kadar sert de değildi. Ona prens derlerdi. O zamanlar ona hiç uygun değildim. Saçlarım siyah, mat ve çok gürdü; kâküllerim dümdüz kesilmişti. Sıkıcı kalın gözlüklerim vardı. Tam bir silik tiptim. Bir fotoğrafımı görsen muhtemelen gülmekten ölürdün, değil mi? …Gerçi ben pek gülemiyorum.”

Başımı iki yana salladım.

“Uygun olup olmamanın bununla bir ilgisi yok. Daiya bunu zerre umursamazdı.”

“Evet. Onun için bir önemi yoktu.” Gömleğinin düğmelerini bitiren Kokone bana baktı. “Ama Daiya ile ilgilenen kızlar için vardı.”

Bu sembolün nereden çıktığını anlamaya başlamıştım.

“…Yani Rino denen o kız, Daiya’ya layık olacak kadar güzel olmadığın için mi içerledi?”

“Hayır, Rino’yu o kadar da rahatsız etmiyordu.”

“Peki neden o zaman?”

“Bak, adım adım gidelim. Önce Rino var. Benden bir yaş küçüktü, hem benim hem de Daiya’nın çocukluk arkadaşıydı. O da uzun zamandır Daiya’ya aşıktı ama benim kadar değil. Yine de ondan vazgeçti ve Kamiuchi adında bir çocukla çıkmaya başladı. Hani şu Daiya’nın… öldürdüğü çocuk.”

Nutkum tutuldu. Daiya ile Koudai Kamiuchi arasında böyle bir bağ olduğunu hiç bilmiyordum. Daiya, Atalet Oyunu sırasında bile ona pek aldırış ediyor gibi görünmemişti.

Ama sonuca bakınca, şundan emin oldum: Daiya’nın her şeyi bu şekilde bitirmeyi seçmesinin sebebi buydu.

“Kamiuchi, Rino’ya korkunç bir şey yaptı. Neden yaptığını pek bilmiyorum ama Rino’nun canı çok yandı. O da iyileşmek için tekrar Daiya’ya yanaşmaya başladı, sonuçta ona eskiden beri aşıktı.

Mesele şu ki, o sırada Daiya ile ben zaten birlikteydik. Daiya Rino’yu değil, beni seviyordu. Ona nazik davranıyordu ama eski bir arkadaşa davranılması gerektiği kadar. Rino bunu fark edince daha da yıkıldı. Durumu gitgide kötüleşti. Artık kendinde değildi ve Daiya’yı tamamen kendime saklamak için sinsi planlar yaptığıma karar verip bana bedel ödetmek istedi.”

Kokone tüm bu süre boyunca ağlamıştı, burnunu silmek için bir an durdu.

Ama gözyaşları dinmiyordu.

“Rino, Kamiuchi ile benim yüzümden çıktığını söyledi. Başına gelenlerin benim suçum olduğunu anlattı. Bu yüzden beni affedemezmiş. Tüm acılarının kaynağının ben olduğuma gerçekten inanmıştı.”

“Ve seni cezalandırmak için sırtına o şeyi mi yaptı…?”

“Evet. Ama sadece Rino olsaydı, işi bu kadar ileri götürebileceğini sanmıyorum.”

“Bu ne demek şimdi…”

“Evet, birden fazla kişiydiler. Sorun Rino’nun kendisi değil, çevresindeki benden nefret eden diğer insanlardı. Bence en büyük etken, kimsenin onun delirdiğini söylememesiydi; bu da işlerin çığırından çıkmasına neden oldu.”

Sonunda, Kokone’nin en başta söylediklerinin ne anlama geldiğini kavradım.

“Yani senin ve Daiya’nın birbirine ‘yakışmadığını’ düşünen o insanları mı kastediyorsun?”

“Evet. ‘Yakışmamak’… bu durumu açıklamaya yetmez bile. Onlara göre bu, işleyebileceğim en büyük günahtı. Onların gözünde, prensleri Daiya’yı kendime sakladığım için affedilemez biriydim.”

…Bu da ne böyle?

En büyük günah mı? Aklım almıyordu.

Kokone ve Daiya birbirlerini sevdikleri için birlikteydiler, hepsi bu.

“Bu… Nereden bakarsan bak, bu tam bir delilik. Sen yanlış bir şey yapmadın.”

“Hatalı olup olmamamın bir önemi yoktu. Sonuçta dışarıda bir şeylerden hoşlanmadığına karar veren ve buna karşı harekete geçmek zorunda hisseden insanlar var. Bu duygunun sadece kendi kıskançlıklarından kaynaklanması onlar için bir şey ifade etmez; zaten bunu asla fark etmeyecekler. Eğer kendine, nefret ettiğin kişinin dünyanın en berbat canavarı olduğunu söylersen, ona saldırmak çok kolaylaşır.”

“Sen kötü hiçbir şey yapmamışken, senin bir canavar olduğunu nasıl düşünebilirler?”

“Çok basit. Tek yapmaları gereken birkaç sebep uydurmaktı. Mesela onlara selam vermiyormuşum, hep tepeden bakıyormuşum, sürekli erkeklerle flört ediyormuşum, Daiya ile olan harika ilişkimi insanların gözüne sokuyormuşum, vücudumu kullanarak Daiya’yı baştan çıkarmışım… Ne istersen işte. Buradan yola çıkarak grupta arkamdan atıp tuttular ve kötü Kokone imajı zihinlerinde bir gerçeklik halini alana kadar birbirlerini onaylayıp durdular. İnsanlar bunu tamamen bilinçaltıyla yapabiliyor. Beni bir kötü adam gibi inşa ettiler, sonra da içlerindeki zehri boşaltmak için bana saldırdılar.”

Bir an, sınıfta Kokone’nin arkasından konuşan o iki sınıf arkadaşımızı hatırladım.

O ikisi de sırf hasetlerinden dolayı onun hakkında ileri geri konuşuyor gibiydi. Kokone’nin erkekler arasında popüler olmasından hoşlanmıyorlardı; bu duygu gün yüzüne çıktıkça, rahatlamak için onun hakkında kötü şeyler söylemeye başlamışlardı. Belki de Kokone’nin Daiya ile yakın olmasını çekemiyorlardı.

Yaşadıklarından sonra, Kokone’nin bu yapılanları yanlarına bırakmak istememesine şaşmamalıydı.

“Rino’nun bana bunu yapacak cesareti bulmasının sebebi, o atmosfere maruz kalmış olmasıydı. Yanlış bir şey yaptıklarının farkında bile değillerdi. Onlara göre, kötülerin biraz canı yanmalıydı. Hatta belki bunun adil olduğunu bile düşündüler. En azından yaptıklarının delilik olduğunu düşünmediler; işte bu yüzden bu kadar zalimce bir şeyi yapabildiler.”

“Ama bu... Eğer kendilerine nesnel bir gözle bakabilselerdi, kafayı yediklerini anlamaları gerekirdi.”

“Zihinlerini kapatmışlardı, o yüzden anlayamazlardı.”

“...Zihinlerini mi kapatmışlardı?”

“Evet. Daiya bunu çok söylerdi. Zihinlerini kapattıklarını.”

Evet.

Daiya’nın nefret ettiği şey tam olarak buydu.

Düşünmeyi bırakan insanların, sahip oldukları her şeyi yok edenler olduğuna inanıyordu. Hatta sırf bu tarz insanları ortadan kaldırmak için bir Sistem kullanıyordu. Kokone’nin başına gelenlerin bir daha asla yaşanmayacağı adil bir dünya kurmaya çalışıyordu.

“Sanırım bir ay kadar sonra zihinleri yeniden çalışmaya başladı çünkü bazıları nihayet ne yaptıklarını fark edip benden özür diledi. Ama ne anlamı vardı ki? Onları affedecek değildim, değil mi? Kuru bir özür o yara izlerini yok etmeyecekti. O an, tam orada bana ne yaptıklarını fark etmedikleri sürece hiçbir anlamı yoktu. Sırf kendi vicdanlarını rahatlatmak için özür dilemeleri o kadar arsızcaydı ki... Onlara bunu söylediğimde ise ‘Bu biraz ağır olmadı mı? Bak, gelmiş özür diliyorum işte’ diye karşılık verdiler. Ah, cehennemin dibine kadar yolun var sürtük.”

Kokone bu şekilde küfürler savururken, elbette tüm bu süre boyunca ağlamaya devam ediyordu.

“Özür dileseler bile benim için artık dönüşü yoktu. Kimseden nefret edemediğim bir zaman vardı ama o artık sonsuza dek geride kaldı.”

Ve sonra, o cümleyi kurdu:

“Daiya ile olan ilişkimiz için de artık dönüşü yoktu.”

Yine de... Anlayamıyordum.

“Neden?”

“Efendim?”

“Neden Daiya’dan ayrılman gerekiyordu? Sırtındaki o yüke rağmen seni hâlâ sevmiyor muydu? İyileşmene yardım etmeye çalışmadı mı? Neden onunla bitirmek zorundaydın?”

Kokone sustu.

Hafifçe burnunu çekerek tavana baka kaldı. Muhtemelen düşüncelerini toparlamak için elinden geleni yapıyordu.

Kelimeler ağzımdan çıktıktan sonra fark ettim ama sorum zalimce olabilir miydi? Gerçekten bunu ona sormanın bir gereği var mıydı?

Yani, ikisi zaten ayrılmıştı. Neden bittiğini açıklamak onun için kesinlikle kolay olmayacaktı. Bir şey söylediğim için pişman oldum.

Nihayetinde Kokone, “Kazu, ben... güzel miyim?” diye sordu.

“Ha?”

Aniden her zamanki haliyle konuşmaya başlamıştı; belki de cevap vermek istemediği için sorumdan kaçıyordu.

“Gerçekten o kadar çekici miyim?”

Ama yüzündeki ifade o kadar ciddiydi ki, bakmak neredeyse can yakıyordu.

Bana neden böyle bir çaresizlikle sorduğuna dair en ufak bir fikrim yoktu. İfadesi, cevabımı seçerken dikkatli olmam gerektiğini hissettiriyordu.

“...Öylesin.”

“Gerçekten mi?”

“Evet. Bunu bana sen söyletmiyorsun; bu benim dürüst görüşüm. Üstelik böyle düşünen tek kişi de ben değilim. Erkekler arasında popüler olduğun çok açık, değil mi? Daha önce aldığın aşk itiraflarının sayısının çift haneli olduğunu söylememiş miydin?”

“Doğru. Ateşli bir kızım, değil mi? Güzelim. Artık Daiya ile aynı ligdeyim.”

“Dürüst olmak gerekirse, onun liginin çok üstündesin.”

“Ha-ha-ha, haklısın. Daiya’nın artık o serseri aurası var, o yüzden ben daha revaçtayım! Sonuçta ben tatlı bir lise kızıyım, üstelik E kap göğüslerim var! Kimse benimle yarışamaz!”

Ancak bu özgüvenli çıkışın ardından, o zoraki gülümsemesi soldu ve dudakları titredi.

“......Ama işe yaramıyor.” Gözyaşlarını bir anlığına tutmuştu ama yeniden boşanmaya başladılar.

“İ-işe yaramıyor mu...?”

“Ben... çirkin olduğum hissini söküp atamıyorum. Değersiz, insan altı bir hayvan olduğum düşüncesi bir türlü gitmiyor.”

“N-neden? Böyle hissetmen için hiçbir sebep yok—”

“Biliyorum! Yeterince güzel olduğumu biliyorum! Bunun farkındayım! Emin olmak için elimden gelen her şeyi yaptım! Sırf güzel olursam her şeyin yoluna gireceğine inanarak çok çalıştım!”

Kokone koluma sıkıca yapıştı.

“Ama işe yaramadı...! Doğru olmadığını bilsem bile o his gitmiyor! Çirkin olduğumu düşünmeden duramıyorum! İnsandan daha aşağı olduğum, Daiya’ya asla ama asla layık olamayacağım fikrini kafamdan atamıyorum! Hiçbir şey fayda etmiyor! Ne nesnel gerçekler ne de başkalarının düşünceleri!”

“P-peki neden böyle?”

“Çünkü olan bu! Yani, onlar benim gerçekten bir tür insanlık dışı canavar olduğuma inandılar. Bunun beni etkilemeyeceğini mi sanıyorsun? Üstelik o zamanlar sessiz, çekingen bir kızdım, değil mi? Bu da yardımcı olmadı. Bana çöp gibi baktıktan sonra, vücudumda yanan sigaraları söndürdükten sonra, ‘Kocakarı olmanın bedeli bu’ veya ‘Sen Daiya’ya layık olmayan bir cadısın’ gibi şeyler söyleyerek beni aşağıladıktan sonra, bir insan olarak değerli olduğumu nasıl güvenle söyleyebilirim ki? Söyleyemezdim. Bu imkansızdı. O kadar çok insan gelip bana korkunç şeyler yaptı ki... Benim değersiz olduğuma dürüstçe inandılar, bu yüzden de bana öyle davrandılar, anlıyor musun? Hatta ben bile haklı olabileceklerini düşünmeye başladım. Belki de bu kadar korkunç bir şeyin başıma gelmesi normaldi. Öyle olmalıydı, yoksa hiçbirinin bir mantığı kalmazdı. Bu iz, tüm özgüvenimi ve haysiyetimi benden çaldı.”

Gerçeklerin aksini söylemesine rağmen sarsılmayan bir inanç...

İnsanların gerçeğe karşı kendilerini bu kadar kör edebileceklerini henüz tam olarak kavrayamadığımı sanıyordum.

Yine de bildiğim bir şey vardı.

O an Kokone kolumu o kadar sıkıyordu ki, canım gerçekten yanıyordu.

“Eğer bir şeyler değişmezse, kendimden nefret etmemin beni öldüreceğini hissettim. Ve bu yüzden, bu yüzden—”

Kokone gözyaşlarını sildi.

“—Bunu yenmek zorundaydım!”

Onun için başka seçenek yoktu. Eğer başaramasaydı, parçalanacaktı.

“Değişmeliydim! Geçmişteki halimi çöpe atmalıydım!”

İşte bu yüzden Kokone lens takmaya başladı, saçlarını boyattı ve en son modaya uydu. Neşeli bir kişilik takındı ve popüler olmaya çalıştı. Hatta başarılı da oldu. Değerini fark etmeye başlayanlara, onu kıskanıp arkasından konuşanlara tepeden bakarak özgüvenini geri kazanmaya yeltendi.

Yine de kalbine kök salmış o şeyler yok olmayacaktı. O simgenin çaldığı şeyi geri kazanamıyordu.

Bu yüzden—

“Daiya’ya bu kadar değer veren kendimi de yok etmek zorundaydım!”

Eğer Daiya hep geçmişte yaşananlarla bağdaştırılacaksa, onun temsil ettiği geçmişini de bir kenara atması gerekecekti.

Kokone nihayet kolumu sıktığını fark etti ve bıraktı.

“...Üzgünüm, Kazu.”

Başımı salladım.

Seni bunları konuşmaya zorladığım için asıl kötü hissetmesi gereken benim.

Kokone sakinleşmek için derin bir nefes aldı.

“Daiya’dan ayrılmak istediğimden değil. Sadece, işte, yürümezdi. Gerçek şu ki, onun bana sarılması bile benim için çok fazlaydı. Geçmiş, bir anda üzerime hücum ediyordu. Üzerime son hız gelen bir kamyon gibi... O sigaraları sırtıma bastırdıkları zamanki gibi ateşim çıkıyor ve canım yanmaya başlıyordu; bu da bana bir insan olarak hiçbir değerim olmadığını hatırlatıyordu. Bu histen kurtulamıyorum. İşte bu yüzden Daiya ile olmak... canımı yakıyor.”

Çok basit; sadece bir arada kalamıyorlardı.

Aralarındaki şeyi bitiren de buydu.

Korkunçtu.

Aklıma gelen tek düşünce buydu.

Üzüntüyle başım öne eğilmişken, Kokone aniden bana bir şey söyledi.

“Hey Kazu, bir keresinde benden hoşlandığını söylemiştin, değil mi?”

“Şey, ha?”

Ona bakarken, neden bunu şimdi sorduğunu düşündüm. Gülümsemesinin arkasındaki niyeti okuyamıyordum.

Ben... ondan hoşlandığımı hiçbir zaman söylememiştim. Bunu yapan vücudumu ele geçiren o kişiydi, ben değildim.

Ama bunu ona henüz açıklamamıştım, bu yüzden Kokone’ye göre ona duygularımı itiraf eden bendim.

“Kafam karışmıştı. Benden hoşlandığını söylediğin için mutluydum. Bana böyle hissettiren ilk kişi sendin. Belki seninle çıkmanın en iyisi olacağını düşünmüştüm. Sırtımdaki yanıkları gördükten sonra bile muhtemelen beni kabul ederdin.”

“...Bak—” Ona gerçeği söylemeye yeltendim ama Kokone sözümü kesti.

“Eğer seninle çıkarsam, belki Daiya da benden vazgeçebilir diye düşünmüştüm.”

Yutkundum.

Ne diyeceğimi bilemediğim için Kokone’nin tepkisini bekledim.

“Zaten her şeyi Maria’nın başlattığından asla şüphelenmezdim!”

...Şimdi o hatırlatınca, durumu düzeltmek için hâlâ hiçbir şey yapmadığımızı fark ettim; yani o yalan hâlâ geçerliydi.

“Ü-üzgünüm... Şey, bunu şimdi söyleyebilirim ama o aslında bir Sistem’in işiydi. Maria durumu kontrol altına almak için ufak bir yalan uydurdu...”

“...Ah, anlıyorum. Demek bir Sistem’in hatasıydı. Bu durum, o zamanlar neden tuhaf hissettirdiğini sonunda açıklıyor. Tanrım, bu Sistemler gerçekten de çok bela açıyor... Ama belki de sonuçta iyi bir şey olmuştur, biliyor musun? Sanırım seninle bir ilişki yaşamayı ciddi ciddi düşünmem gerekiyordu.”

“Bu... Şey, neden?”

“Bak Kazu. Müzik odasında nasıl ağladığımı hatırlıyor musun?”

“Evet.”

Daiya bana yumruk attıktan sonra kendime geldiğim andı. Daha sonra, vücudumu çalmaya çalışan kişinin Kokone’ye onu sevdiğimi söylemekle yetinmediğini; cevabı almak için onu sıkıştırdığını duymuştum.

“Başka insanlarla görüşmeye başlarsak bunun ikimiz için de en iyisi olacağını içtenlikle düşündüm. Bir şansım olursa buna gerçekten inanacaktım. Sen gelip de bana karşı hislerin olduğunu söylediğinde o fırsatı yakaladım. Kendimi seninle, Daiya’yı ise başka bir kızla hayal ettim. Sonra, Daiya’ya baktığımda—”

Acı bir tebessüm belirdi dudaklarında.

“Ona baktığım an, kendimi tutamayıp ağlamaya başladım.”

Bu gülümseme uzun sürmedi.

“Nasıl hissettiğimi o zaman anladım.”

Bana gerçeği söylerken yüzü samimi bir keder ve acıyla buruşmuştu:

“Ben Daiya’ya aşığım.”

Bunu kabul etmek istemiyorum. Nasıl hissettiğimi itiraf etmek istemiyorum, diye defalarca geçirmiş olmalıydı içinden.

Yüzündeki o acı ifadenin arkasında yatan anlam buydu.

“Gerçek şu ki... Daiya’nın gözü benden başkasını görmesin istiyordum.”

Ne de olsa bunu bir kez itiraf ettiğinde, artık Daiya’nın mutluluğunu dileyemeyecekti.

“Seninle çıkmaya başlasak bile Daiya’ya olan hislerimin yok olmayacağını biliyordum. Onun için de durumun aynı olacağını sezebiliyordum. Ne denersek deneyelim, ben eski halime dönmediğim sürece sorunlarımız asla çözülmeyecekti. Onu bir zamanlar yaptığım gibi kabul edemediğim sürece hiçbir şey düzelmeyecek. Bunu yapabileceğimi hiç sanmıyorum ama işe yarayacak tek şey buydu.”

Tam bir trajedi.

“Bu, Daiya’nın katlanabileceğinden çok daha fazlasıydı.”

Dünya değişmişti ama onlar değişmemişti.

Gerçeği kabul edemiyorlardı.

“Bu yüzden o Kutu’ya sığındı. Ve nereden bakarsan bak—”

Daha fazla dayanamayan Kokone, alnını omzuma yasladı.

“Nereden bakarsan bak, Daiya’nın başına gelen her şey benim suçum!”

Yüz ifadesini göremiyordum.

“İşte bu yüzden her şeyi yaparım. Eğer Daiya’yı kurtaracaksa, ne gerekiyorsa yapmaya hazırım. Eğer onu kurtarmak için bir Kutu gerekiyorsa, bir tane bulurum. Onu kurtarmak için hayatımı defalarca feda edebilirim.”

Söylediği bir şey beni huzursuz etti ve düşünmeden tekrarladım.

“...Hayatını feda etmek mi?”

“Evet, yalan söylemiyorum.”

Muhtemelen haklıydı.

Bu bir yalan değildi.

Kokone, Daiya’yı kurtarmak için canını verirdi.

Zaten vermişti de.

Eğer Kutu, Daiya yerine Kokone’nin eline geçseydi; farklı ama benzer bir felaket yaşanırdı.

Birbirlerine olan hisleri ikisini de yok ediyordu.

Aşkları hem büyüleyici hem de dehşet vericiydi.

Peki ya öyle olmasaydı?

Ya Kokone’nin sırtındaki o yanma izine sebep olan olay hiç yaşanmasaydı?

Öyle olsaydı, aşklarında en ufak bir sorun olmazdı. Gıpta edilecek, masalsı bir roman olarak kalırdı. Çirkinlikten eser olmazdı. Birbirlerine değer verir, günlerini mutluluk içinde geçirirlerdi.

Tek bir talihsiz olay bu yapıyı yerle bir etmişti.

Keşke o küçücük detaylardan biri farklı olsaydı. Ya Rino onların çocukluk arkadaşı olmasaydı? Ya Rino ile Koudai Kamiuchi hiç tanışmasaydı? Koudai Kamiuchi, Rino’ya o korkunç şeyleri yapmasaydı? Kokone ve Daiya ilişkilerini bir sır olarak tutsalardı? Kokone’nin kişiliği biraz daha baskın olsaydı? Ona yapılan eziyetleri durduracak biri çıksaydı? Daiya, Rino’nun tuhaf tavırlarını fark etseydi? Haruaki, Kokone’ye olan ilgisini daha açık etseydi? Ben ortaokulda hepsinin arkadaşı olsaydım? Kaderlerini tamamen değiştirmek için küçücük bir fark yeterliydi; şu an her biri gülümsüyor olabilirdi.

Bunu ben bile hayal edebiliyorsam, kim bilir Kokone ve Daiya zihinlerinde kaç yüz kez bu ihtimalleri kurup bozmuşlardı.

Bu dünyadan nefret ediyor olmalılardı. Dünya, onları bu kadar kötülüğe maruz bırakmak için seçmiş, ellerindekini tek bir ufak ihtimale bile izin vermeden yok etmişti.

Daiya da işte bu yüzden bu vicdansız dünyayı arındırmak için o beyhude mücadeleye girişmişti.

Ama ya Kokone?

“Kokone.”

“Efendim?”

Hâlâ alnını omzuma yaslıyordu.

“Bir Kutu’n olsaydı, onu nasıl kullanırdın?”

“Daiya için kullanırdım. Onun gülümseyebildiği ve mutlu olduğu bir dünya dilerdim.”

Ancak o gelecek artık yoktu.

Daiya geri dönüşü olmayan noktayı çoktan geçmişti.

Bu dilek asla gerçekleşmeyecekti ve eminim Kokone de bunu biliyordu.

“Yine de işe yarar mıydı acaba? İçine başka hiçbir tuhaf, rastgele düşünce karışmadan gerçek olabilir miydi?”

İşte bu yüzden böyle söylemişti.

Kokone sonunda başını kaldırdı, zayıfça gülümsedi ve bir daha asla eski haline dönemeyeceğinden emin olmamı sağlayan o cümleyi kurdu:

“Daiya dışındaki herkesin ölmesini dilemeden bunu isteyebilir miydim acaba?”

“Ah, öyle demek istemedim! Özür dilerim, özür dilerim! Senin ölmeni asla istemem Kazu! Ah, Haru’nun da tabii ki! Haru’yu gerçekten çok seviyorum, biliyorsun değil mi?”

Kokone hemen kendini düzeltmişti ama bunu gerçekten isteyip istemediğinden emin olamıyordum. Bu yüzden ona bir şey sormam gerekiyordu. Haruaki’yi gerçekten sevdiğini söylemişti, cevabını duymalıydım.

“Haruaki ile çıkmayı hiç düşündün mü?”

Kokone’nin gözleri fal taşı gibi açıldı.

Sonra hüzünle gülümsedi.

Anladım; Haruaki’nin hislerini gerçekten de biliyordu.

“Düşündüm,” dedi Kokone sanki önemsiz bir şeymiş gibi rahatça. “Ama yürümezdi. Haru da geçmişimi biliyor.”

“Niye bana öyle tuhaf bakıyorsun Hosshi?”

Haruaki gecenin içinde yürürken kaşlarını çatmış beni izliyordu.

Bir keresinde bana itiraf ettiği şeyi hatırladım:

“Eskiden Kiri’den hoşlanırdım.

Ama biliyor musun? O değişti. Artık ona karşı hiç öyle hissetmiyorum.

Bence onunla sen çıkmalısın. Birbirinize yakışıyorsunuz.”

Haruaki her şeyi biliyor olmalıydı.

Kokone’ye yardım edemezdi. Geçmişini bildiği için, tıpkı Daiya gibi o da Kokone’ye sadece acı verirdi.

Belki de bu yüzden, tıpkı Kokone ve Daiya gibi, o da bana Kokone ile çıkmam gerektiğini söylemişti.

Ona sorsam bile muhtemelen bir bahaneyle geçiştirirdi.

Belki de cevabı kendisi bile bilmiyordu.

“...Hey, Haruaki.” Onun yerine başka bir şey sordum. “Daha önce Kokone’nin umudunu kaybettiğini söylemiştin, değil mi?”

Haruaki irkilip bana baka kaldı.

Ama derin bir nefes verdi ve dudakları hızla bir gülümsemeye büküldü.

“Evet, söyledim.”

“Seni bunu düşünmeye iten neydi?”

Haruaki bir an düşünceli bir halde elini çenesine götürdü, sonra dedi ki: “Şunu hayal et Hosshi. Gözünün önünde biri boğuluyor ve onu hiçbir sorun yaşamadan kurtarabilirsin. Öyle olsa yardım eder miydin? Gerçekten gözünde canlandırmanı ve öyle cevap vermeni istiyorum.”

Gözümde canlandırdım. Denizin ortasında veya başka bir yerde biri boğuluyor. Çaresizce çığlık atan, kollarını çırpan küçük bir çocuk hayal ettim. Bir can yeleği falan alıyorum ve kendimi tehlikeye atmadan onu kurtarabiliyorum.

“Tabii ki yardım ederim.”

“Neden?”

“Ne demek neden? Yapabiliyorsam yardım etmek isterim tabii ki, değil mi? Özel bir nedeni yok. Ve... evet. Yardım edebilecekken gözümün önünde ölseydi muhtemelen pişmanlıktan ölürdüm. Travma olurdu benim için. Hayatım boyunca unutamazdım.”

“Değil mi? Benim için de öyle.”

Bariz bir sonuçtu bu.

Ama bana bu soruyu şimdi soruyorsa—

“Kokone için durumun farklı olduğunu mu ima ediyorsun?”

“Hayır, o da yardım edeceğini söyledi.”

“Ne?”

Şaşırmıştım. Sohbetin gidişatına bakılırsa onun için farklı olacağından emindim.

Ancak Haruaki’nin diyecekleri bitmemişti.

“Ama Kiri’ye bu soruyu sorduğumda, yardım edeceğini söylemeden önce bana bir soru sordu.” Haruaki bitkin bir halde gülümsedi. “‘Nasıl biri?’ diye sordu.”

Bu sorudaki yanlışı hemen kavrayamadım.

Ama sonra jeton düştü.

“Eğer biri gözünün önünde boğuluyorsa ve onu kurtarmak senin elindeyse, bunu koşulsuz şartsız yapmak istersin. Sonuçta boğulan biri var, yani güçsüz ve kurtarılmaya muhtaç birini hayal etmelisin.”

Dışarıda bazı insanların hiçbir özel sebep yokken Kokone ile aynı soruyu sorması muhtemeldi.

Yine de Kokone’nin cevabı bir anlam ifade etmeseydi Haruaki bunu bana anlatmazdı. Eğer bunu anlatma zahmetine giriyorsa, onun için bu bir anormallik belirtisiydi.

“Ama Kiri, sadece yardıma ihtiyacı olan birini görmüyor. Yaptığı ilk şey, o kişinin boğulmasının kendisine zarar vermek için kurulmuş bir tuzak olabileceğinden şüphelenmek. Kiri, boğulmak üzere olan birine yardım edecek kadar bile gevşeyemiyor; önce o kişinin kendisine düşman olmadığını teyit etmesi gerekiyor. İkimizin de inanamayacağı bir şüphe seviyesiyle yaşıyor hayatını. Onu harekete geçmekten alıkoyan şey bu. O kişi boğulup ölse bile, en az bizim kadar üzülecek ve hayatı boyunca bunun vicdan azabını çekecek olmasına rağmen hem de.”

Haruaki’nin en başında Kokone’ye bu soruyu sormasına ne sebep olmuştu?

Zaten bir dereceye kadar böyle cevap vereceğinden şüphelendiği için miydi? Onun bu yanını zaten anladığı ve sadece teyit etmek için mi sormuştu?

“Zorbalığa uğradığından beri Kiri yabancıları düşman olarak görüyor. En başından gardını alıyor. Yapması gerekeni yapmasına engel olan şey bu. Başına gelenlerden nefret ediyor, buna izin veren kendi kişiliğinden nefret ediyor. Negatifliği onu tutsak etmiş durumda. Buna o kadar bağlı ki, ne yapmak istediklerini ne de yapması gerekenleri gerçekleştirebiliyor. Bana göre bu—”

Haruaki nefes nefese kalarak kısa bir ara verdi, sonra bitirdi:

“Onun umudunu yitirdiği anlamına geliyor.”

Söylediklerinden anlayabiliyordum.

Haruaki hâlâ Kokone’ye değer veriyordu.

Görüyorsun ya, Kokone’nin içindeki karanlığı, ondan bizzat dinleyen benden bile daha iyi kavramıştı. Tüm bu zaman boyunca onu düşüncelerinden çıkarmamış olsa bunu bilemezdi.

Haruaki, yenik bir tonda, “Kendi mutluluğunu her şeyin önüne koyamadığı sürece Kiri asla değişmeyecek,” dedi.

Haruaki’nin ne istediğini biliyordum: Kendisi Kokone ile çıkmak istemiyordu; Kokone ve Daiya’nın ilişkisinin düzelmesini istiyordu. Onun aşık olduğu çocukla beraber olmasını, hayatını onunla geçirmesini, dünyayı onun gibi gören biriyle olmasını ve birlikte mutluluğu bulmalarını istiyordu.

Zihnime bir düşünce saplandı.

—Kendi mutluluğunu her şeyin önüne koy.

Haruaki’nin, Kokone’nin yapması gerektiğini söylediği şey buydu.

Ama bunu kendisi de başaramamıştı.

Doğru bir çözüm yolu.

Üçü için de bir çözüm yolu çizmeye kalksam, acaba taslağı neye benzerdi?

Her şeyin eskisi gibi olduğu, üçünün de eski günlerine döndüğü bir tablo... Kimse böyle bir sonuca itiraz edemezdi.

Fakat bu imkânsız. Her dileği gerçekleştirebilecek bir Kutu ile bile mümkün değil.

Elimizden gelen tek şey, onlar için yeni ve ideal bir ilişki biçimi bulmak... ya da en azından katlanılabilir bir orta yol.

Gerçi bunu nasıl yapacağımı henüz ben de çözebilmiş değilim.

Bahsi geçen o üçlünün de bildiğinden şüpheliyim zaten.

Hedefimizin neye benzediğini kestiremiyorum. Bu da demek oluyor ki, o amaç doğrultusunda harekete geçemem.

Bildiğim tek bir şey var; Daiya’nın Suç, Ceza ve Suçun Gölgesi var olduğu sürece o çözüm asla filizlenmeyecek.

Ah, ama bu bir bahaneden ötesi değil. Kendimi kandırmaya çalışmıyorum.

Ben Maria için hareket ediyorum. Üç arkadaşım Daiya, Kokone ve Haruaki için bunu yapamam. Suç, Ceza ve Suçun Gölgesi’ni onların kurtuluşu için değil, Maria’yı kurtarmak ve görevimi tamamlamak için yok ediyorum.

Onlara yardım etmek benim boyumu aşar. Yapabileceğim tek şey, önüme koyduğum işi bitirdikten sonra Daiya ve diğerleri için mutlu bir gelecek umut etmek.

Yine de bu umudumda samimiyim.

Şu an çözümü göremiyorum ama o yolu bulacağımıza dair inancımla bu duayı etmeye devam ediyorum.

"Bu senin için sorun değil mi, Haruaki?" diye fısıldadım.

".........Hmm?"

Duyulmasını istememiştim ama Haruaki gerçekten de duymuş gibiydi.

"Önemli bir şey değil."

Kendimi toparladım. Sakinim. Tüm gücümü şu an yapabileceğim şeye vereceğim.

Daiya’nın o çarpık dileğini ezip geçeceğim.

Evet, ben başkalarının dileklerini yerle bir etmek için varım.

"Haruaki, sence bir sonraki adımımız ne olmalı?" diye sordum, artık ne yapmam gerektiğini idrak etmiş biri olarak.

"Şeyyy... Eğer işi sağlama alacaksak, belki de sadece Kırık Dileklerin Gümüş Ekranı’nın işini bitirmesini beklemeliyiz."

"En mantıklısı bu, değil mi?"

Fakat bu konuda pek iyimser değilim ve Daiya’nın da aynı şeyi düşündüğünü biliyorum. Durumun farkındayız. Haruaki ve benim işi zamana bırakacağımızı Daiya’nın da tahmin ettiğini biliyoruz; bu yüzden zekasını ve Kutu’sunu kullanarak Kırık Dileklerin Gümüş Ekranı’nı alaşağı etmek için muhtemelen elinden geleni yapacaktır.

Zaman kısıtlı. Vakit daraldıkça Daiya taktiklerinde muhtemelen daha da acımasızlaşacak. Beni köşeye sıkıştırmak için Suç, Ceza ve Suçun Gölgesi’ni kullanmaya çalışacak. Tıpkı Maria ve beni ararken yaptığı gibi, bine yakın kulunu devreye sokacak.

Bin kişinin peşimde olması fikri oldukça korkutucuydu; sanki tüm dünya tarafından gözetim altındaymışım gibi hissettiriyordu.

Bir sonraki Emir, sadece beni korkutmak için yapılan bir aramadan çok daha fazlası olacak. En kötü ihtimalle Daiya’nın, sahip olduğunu düşündüğü kişiyi öldürmek için bir Emir vermesi işten bile değil. Hatta beni öldürtmeye kadar gidebilir. Bine yakın insan doğrudan bir saldırı için üzerime çullanacak.

Elbette titriyorum.

Köşeye sıkışan farenin kediyi ısıracağını söylerler ama Daiya bir fare değil. Bizim burada köşeye sıkıştırdığımız şey bir aslan. Eğer ufacık bir hata yaparsam, uçurumun kenarından geri sıçrayacak ve beni tek bir hamlede çenelerinin arasında parçalayacak.

"Ne yapmalıyız...?"

"Tek seçeneğin saklanmak, sence de öyle değil mi? Hedefi bulamazlarsa saldırı da başlatamazlar," dedi Haruaki. Haklıydı. "Gözcü bin kişi olsa bile, saklanan birini sadece iki saat içinde bulup çıkaramazlar herhalde, değil mi? Geçen seferki gibi interneti kullanmak da bu kadar kısa sürede pek işe yaramaz... Ayrıca sen saklanacaksan, Kiri de saklanmalı. Daiyan'ın ne zaman Kiri’nin sahip olabileceği ihtimalini düşünmeye başlayacağı belli olmaz... Oha, sadece fikir yürütüyordum ama ben bile iyi bir noktaya değindim galiba. Eğer şimdi Kiri ile birlikte saklanırsanız, bu işin içinden sıyrılabiliriz."

Şansımıza, Kokone bir yurtta saklanıyordu; burası Haruaki’nin kendi beyzbol takımından tanıdığı bir arkadaşının, başka bir arkadaşının beyzbol takımına aitti. Haruaki de az öncesine kadar oradaydı.

Yuri, Suç, Ceza ve Suçun Gölgesi hakkındaki ayrıntıları bize anlattıktan sonra Kokone’yi oraya götürmüştük. Düşüncemize göre, uzak bir tanıdığın evinde saklanması, açıkta olmasından daha güvenliydi; kulların onu bulma ihtimali daha düşüktü. Daiya böyle bir tanıdığın varlığından bile haberdar değildi, kaldı ki yurtların yerini bilsin.

İki saatten az bir süre boyunca saklı kalabileceğimizden emindim.

Ama eğer öyle yaparsak—

"Daiya saklanmamıza izin vermeyecek."

Evet, Daiya’nın bu şartlar altında buna asla müsaade etmeyeceği gün gibi ortadaydı.

"Bizi dışarı çıkaracak bir yol bulacaktır. Eğer beni çağırmak için Maria’yı yem olarak kullanıp tehdit ederse, bu oyuna uymaktan başka şansım kalmaz."

"Öğğ! Haklısın..."

"……Hmm? Ama..." Aklıma bir fikir geldi. "...Evet. Madem öyle olacak, o zaman biz de onun bizi tehdit etmesine fırsat vermeyelim...?"

Sesimi yükseltince Haruaki başını yana eğdi.

"Ha? Ne demek istiyorsun? Tehdit edip etmemek onun elinde değil mi?"

"Şunu yapmamız lazım." Cep telefonumu çıkarıp kapattım.

"...? Bu onu seni tehdit etmekten nasıl alıkoyacak?"

"Bana ulaşamazsa tehdit de edemez. Gelip onunla buluşmamı emredebilir ama bana ulaşamadığı sürece bunun bir anlamı kalmaz."

"Tamam da... Bunu anladım ama Daiyan Maria’ya zarar vermeye çalışıyorsa, sana ulaşıp ulaşamaması kızın tehlikede olduğu gerçeğini değiştirmez ki, değil mi? Sadece senin haberin olmaz. Hatta durumu görmezden gelmiş olursun."

"Daiya’nın Maria’ya zarar vermek için bir nedeni yok ki? Eğer zarar vereceğini söylüyorsa, bu sadece beni çağırmak içindir. Ama bunu bile yapamazsa, Maria’ya zarar vermesinin bir esprisi kalmaz."

"...Anlıyorum."

"Yani ilk olarak senin önerdiğin gibi saklanacağım. Sonra da Daiya’dan mesaj gelmesini engelleyeceğim. Bunu yaptıktan sonra—"

"Daiyan seni dışarı çıkaracak hiçbir plan kuramaz! Bu da demek oluyor ki sürenin dolmasını bekleyebilirsin! ...Eğer böyle yapacaksak, Kiri ve benim de telefonlarımızı kapatmamız gerekecek. Sana kendi telefonundan ulaşamasa bile bize ulaşması, dolaylı yoldan sana ulaşması demek. Tamamdır, Kiri’ye telefonunu kapatmasını söyleyeceğim, sonra ben de kapatacağım."

Haruaki bir mesaj yazmaya başladı.

Aklıma bir düşünce saplandı. Acaba bu fikir daha önce aklıma gelseydi daha mı iyi olurdu?

Gelseydi her şey daha mı kolay olurdu?

...Ama belki de olmazdı.

Eğer sadece kendimden sorumlu olsaydım, tüm iletişimi kesmek geçerli bir strateji olurdu. Ama Maria’yı korumam gerekiyordu. Eğer o tehlikeye atılsaydı, olayları cehalet içinde akışına bırakmak krizden kaçınmamı sağlamazdı.

Bir bakıma, bu hamle ancak şimdi, Maria artık ayak bağı değilken yapabileceğim bir hamleydi. Tıpkı Daiya gibi, sırtım duvara yaslandığı için yapabileceğim bir hamle.

"Tamam. Haydi acele edelim, kullar bizi bulmadan Kokone ile buluşup ortadan kaybolalım."

"Kesinlikle. Madem bu işi karara bağladık, hemen—"

Haruaki’nin neşeli cevabı yarıda kesildi.

"Haruaki?"

Gözlerini telefonunun ekranına dikmiş, öylece donup kalmıştı.

"……Sakın bana Daiya’nın sana ulaştığını söyleme?"

Cevap vermeyen Haruaki, sert bir ifadeyle telefonunu kurcalamaya başladı. Televizyon yayını uygulamasını açtı ve ekrana pürdikkat kesildi.

...Böyle bir zamanda televizyon da neyin nesiydi?

Fakat Haruaki, aradığı videoyu bulamamış gibi bir şeyler aramaya devam etti.

"Haruaki, ne oldu?"

"...Kiri mesajında televizyonda bir şey olduğunu yazmış, onu izlememi istiyor. Ama görünüşe göre çoktan bitmiş. O da paniklemiş durumda."

Yine sessizliğe gömülen Haruaki, sonunda aradığı videoyu bulmuş olacak ki yüzüme baktı.

"……Hosshi, sanırım çok geç kaldık."

Telefonunu bana doğru uzattı.

Ekranda, bir video sitesine yüklenmiş bir haber programı vardı. Şehir merkezindeki bir caddeden canlı yayınlanan bir hava durumu bülteniydi bu.

"—Öğğ."

Ama bu hava durumu raporunda bir terslik vardı.

Çıplak bir kadın. Kahverengi saçlı, muhtemelen ellili yaşlarında, zayıf bir kadın ellerinin ve dizlerinin üzerine çökmüş, havlamaya başlamıştı. Çömelmiş olduğu için seçmek zordu ama sarkan göğüslerinin hemen altına, çıkmaz kalemle büyük harflerle şunlar yazılmıştı:

Sinemaya gel.

Kadın sadece bir anlığına göründü, ardından ekran sarsıldı ve tekrar stüdyoya döndü. Video orada bitiyordu.

"...Hosshi, Daiyan tehditlerini televizyona kadar taşıdıysa onu gerçekten görmezden gelebilir miyiz? ...İmkânı yok."

"Haklısın... İşe yaramayacak."

Ya Daiya, kullarından birine "Eğer sinemaya gelmezsen Otonashi Maria’yı öldüreceğim" dedirtirse ne olurdu? Mesajının bize gerçekten ulaşıp ulaşmaması Daiya için bir şey değiştirmezdi. İşleri bu noktaya getirdikten sonra, mesajı aldığımızı varsayarak tehdidini gerçekten uygulayabilirdi.

Böyle bir risk olduğu sürece onu görmezden gelemezdik.

Eğer hala bu planda ısrar edersek, bize ulaşmak için daha da uç noktalara gidecekti. Hatta bir daha asla normal bir hayat sürememem için kullarını üzerime salabilirdi.

En kötü senaryoda, şu anki Daiya Maria’ya gerçekten zarar verebilirdi.

Bu yöntemi keşfettiğine göre, artık ondan gözlerimi kaçıramazdım. Dolaylı tehditler bile artık üzerimde etkili olacaktı.

"Kahretsin!"

Bu durumda, Daiya’dan gelen mesajları fark etmemek asıl sorun olacaktı. Bu oyunu sürdürmenin bir anlamı kalmamıştı. Telefonumu tekrar açtım.

Açar açmaz, sanki pusuda bekliyormuş gibi bir arama geldi.

Telefonu açıp ekrandaki isme baktım.

Mogi Kasumi.

"Buldum seniii."

Telefonu henüz cevaplamamıştım. Ne de olsa gelen aramadan dolayı hala çalmaya devam ediyordu.

O aptal elektronik zil sesinin yanında, duymaya alışık olmadığım başka bir ses daha işittim.

Gıcırt, gıcırt, gıcırt.

Tekerleklerin sesiydi bu.

Tekerlekli bir sandalyenin sesi.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.