Dinginliğini Yitiren Akademi ve Kayıp Öğrenciler

“Kıl payı kurtardım yahu…”

Midgar Kara Şövalyeler Akademisi’nin oditoryumundan dışarı adımımı atarken rahat bir nefes aldım. Sabahın ayazında nefesim buhar olup havaya karıştı. Üçüncü dönemin açılış töreni henüz bitmişti.

“Ne halt ediyordun Cid? Kış tatili boyunca neredeydin sen?”

“Evet, hani şu sevimli Mitsugoshi kızlarına birlikte asılacaktık, unuttun mu?”

Ah, Skel ile Po’nun o pek de akılda kalmayan yüzlerini ne kadar da özlemişim.

“Üzgünüm beyler. Halletmem gereken bazı işler vardı.”

Oriana tahtı için yapılan savaş ve Japonya’ya ani dönüşümüm arasında, kış tatilim heyecanla dolu dolu geçmişti.

“Bizi resmen yarı yolda bıraktın, dostum,” dedi Skel sitemle.

“Evet, kız kardeşin bize kök söktürdü,” diye onayladı Po.

“Öyle mi?”

“Seni arıyordu. Nerede olduğunu bilmediğimi söyleyince de kafamı delik deşik etti…”

“Ben de ona çok çekici olduğunu söyleyip çıkma teklif edince, kılıcıyla beni insan şiş kebap yapmaya kalktı…”

“Kahretsin, bu kötü olmuş. Bunun için üzgünüm beyler.”

Anladığım kadarıyla, bir süre Claire’den uzak durmam gerekecek.

“Ha, bu arada, olan biten acayip şeylerden bahsetmişken: Başkan Rose’un kaybolduğunu biliyor musun?” diye sordu Skel. “Şimdi Oriana Krallığı’nın kraliçesi olmuş. Bütün ülke çıldırıyor.”

“Evet, aslında onu duymuştum,” diye yanıtladım.

Heh heh heh, zavallılar, onun yolunu açanın ben olduğumu bilmiyorlar. Hükümdarın yükselişinin arkasında bir gölge figür olduğundan kimsenin haberi yok, hele ki o gölge figürün sıradan bir akademi öğrencisi olduğundan hiç. İşte tam da bu—gölgedeki yüce varlık olmanın anlamı bu.

“Hepsi bu da değil. Millet Oriana Krallığı’nın büyülü canavarların istilasına uğradığını, ülkenin ele geçirildiğini falan konuşuyor.”

Ah, biliyorum. Bütün bunları kimin tezgahladığını, günü kimin kurtardığını sanıyorsunuz ki? Bu adamlar, tüm bu olayların arkasındaki kilit isimlerden biriyle konuştuklarının farkında bile değiller.

Skel devam etti: “Görünüşe göre Midgar, Oriana Krallığı ile olan ittifakını şimdi bozacak.”

Ha?

Ne yapacağız?

“Evet,” diye onayladı Po. “Başkan Rose’un böyle kötüye döneceğini hiç düşünmezdim… Halkın desteğini asla geri kazanamayacak.”

“Neye döneceğini düşünmezdin? Ha? Ne demek istiyorsun?”

“Daha yeni söyledim ya, bir sürü büyülü canavar çağırdı, veraset sırasındaki herkesi öldürdü ve ülkeyi zorla ele geçirdi,” dedi Skel. “Adı sonsuza dek kötü anılacak.”

“Akademideyken o kadar iyi biri gibi görünüyordu ki,” diye ekledi Po. “İşlerin böyle sonuçlandığına inanamıyorum. Ama sonra gidip Bushin Festivali’nde kendi babasını öldürdü. Dış görünüşe aldanmamak gerektiğini gösteriyor. Yine de onunla evlenirdim ben.”

“E-evet,” diye yanıtladım. “Böyle söyleyince, sanırım kulağa bayağı kötü geliyor…”

Onun, kudretli bir hükümdarın doğup tarihe damgasını vurduğu hikayelerden birinde olduğunu sanmıştım, ama şimdi keskin bir dönüşle kötü karakter hikayesine giriyor. Ama biliyor musun? Bu da kendi başına oldukça havalı. Dünyayı temelinden sarsan kötü hükümdar, onu perde arkasından manipüle eden gölgelerdeki kukla ustası... Evet, bununla çalışabilirim. Durum gerektirdiğinde yön değiştiremeyeceğim asla söylenmesin.

“Bir de onun hakkında bir sürü karanlık söylenti var,” diye devam etti Skel.

“Evet, evet, mesela o Gölge Bahçesi örgütüyle gizli bağları olduğu gibi—”

Skel aceleyle Po’nun sözünü kesti. “Oha, aman ha, Gölge Bahçesi lafını etmeyin.”

“Ah, kahretsin, haklısın. Eğer ondan bahsedersem, ortadan kaybolurum.”

“Ha? Nelerden bahsediyorsunuz siz?” diye sordum.

Skel’in ifadesi ciddileşti. “Kış tatili boyunca dört öğrenci kayboldu. İnsanlar, okulu ele geçirmeye çalışan grubun bunun arkasında olduğunu söylüyor.”

“Kampüste dolaşan dedikodulara göre, örgütü araştırmaya kalkan herkes sonsuza dek susturuluyor.”

Mırıldandım. “Hmm, bütün bunlar hakkında pek emin değilim…”

“Ah, gerçek olması imkansız.” Po arkasını döndü, yüzünde kendinden emin bir ifade vardı. “Ama birkaç öğrenci gerçekten kayboldu, o yüzden herkes komplo teorileri üretmekle eğleniyor. Şövalye Tarikatı tedbir amaçlı konuyu araştırdı ama kampüse kimsenin girdiğine dair bir kanıt bulamadılar.”

“Bu, çok dersten kalanların bir çıkış yolu aradığı yılın zamanı,” dedi Skel. “Kaybolmadılar. Muhtemelen sadece kaçıp gittiler. Kredi durumun nasıl, Po?”

“Öf... Ben kıl payı kurtardım. Ya sen, Skel?”

“B-ben iyiyim, sanırım. Ya sen, Cid?”

“Ben... muhtemelen iyiyimdir?”

“Ş-şey, hey, yaşasın biz. Hepimiz bir üst sınıfa geçeceğiz gibi görünüyor.”

“E-e-evet, kesinlikle, kesinlikle,” diye kekeledi Po.

“Aynen.”

“Bu arada, şimdi ne yapmak istersiniz beyler?” diye sordu Skel.

“Bugün sadece açılış töreniydi, yani dersimiz yok,” dedi Po. “Dormda kart oynamaya gidebiliriz.”

“Bekle, kart mı?” diye sordum.

“Evet, Mitsugoshi’nin yeni çıkardıklarına bak!”

Sinsi bir sırıtışla Skel bir deste kart çıkardı. Tıpatıp geçmiş hayatımda gördüklerimin aynısıydı. Cidden seri üretime mi geçtiler?

“Bunları bize Nina verdi,” diye açıkladı Po. “Hadi Başkanlar veya poker falan oynayalım!”

“Cid’in ilk kart oyunu olacak, değil mi?” diye sordu Skel Po’ya. “Ona kumar dünyasının ne kadar acımasız olabileceğini gösterelim.”

“Hıhıhı... O zaman poker olmalı. Cebindeki her şeyi alabiliriz.”

Poker, öyle mi? Büyük ihtimalle Texas Hold’em oynayacağız. Kuralları Yedi Gölge’ye taa o zamanlar ben öğretmiştim ve ceblerindeki her şeyi aldıktan sonra onları gözyaşları içinde bıraktığımı hatırlıyorum. Ah, o güzel günler. Onlara toplumun ne kadar acımasız olabileceğini öğretmek için yeterince nazik davranıyordum, bu yüzden hizmetlerim için ödeme almamın adil olduğunu düşünmüştüm... ama korkutucu derecede iyi olmaya başladılar, bu yüzden kazançlıyken bırakmaya karar verdim.

Bu altın bir fırsat gibi görünüyordu, ben de Skel ve Po’dan kendi hızlandırılmış kursları için ücret almaya karar verdim.

Parmaklarımı çıtlattım. “Pekala, hodri meydan. Bu kumar dünyanızın ne kadar acımasız olduğunu görmek için sabırsızlanıyorum.”

Skel genişçe sırıttı. “Normal bahislerin on katına oynayacağız. Adamım, ceplerimin şimdiden ağırlaştığını hissediyorum.”

Po başını salladı. “Enayilerin parası kolay harcanır derler, bilirsin.”

“Heh…”

Eyvah, neredeyse yüzlerine gülecektim. Hızla elimle ağzımı kapattım.

Sonunda poker oynamak için odamda buluştuk.

Güneş çoktan batmıştı ve Po, tüm parasını kaybettikten sonra cansızca tavana bakmaya başlamıştı bile.

Kocaman bir avuç fiş aldım…

“Arttırıyorum.”

“Öf… H-hepsi.”

Bununla birlikte Skel, ufak fiş yığınını alıp hepsini ortaya koydu.

Elbette gördüm.

“Bwahaha... Tam da tuzağıma düştün.” Skel, zaferle elini gösterdi.

“Vay be, gerçekten iyi bir el.”

“Üzgünüm Cid, ama tüm mimiklerini çözdüm. Büyük geri dönüşümüm işte burada başlıyor—”

“Yok, işimiz bitti.”

“Ha?”

Elimi gösterdim.

“Olamaz... Cidden üçlün mü var? Po ile ben o kadar çok çalıştık, sen bizi kağıt gibi darmadağın ettin…”

“Borç alırsam devam edebilirim,” diye sayıklayarak mırıldandı Po. “O, aylık yemek bütçemdi. Eğer geri kazanamazsam, bittim demektir…”

“Pekala, ödeme zamanı.”

Umutsuz ikiliden kazancımı topladıktan sonra, onları koridora kapı dışarı ettim.

“Üzgünüm, ama beş parasızsanız, bana faydanız yok.”

Bunun üzerine kapıyı üzerlerine kapattım. “Kahretsin, bunun intikamını alacağız!” diye bağırdıklarını duydum dışarıdan. “Bir dahaki sefere hile yapıp onu kesin gömelim!”

Eğer böyle oynamak istiyorlarsa, ben de onlara hile yapmaktan mutluluk duyarım. Gerçekten hile yaptığımda, Alpha bile beni çözemez.

Kazancımı Gölgedeki Yüce Varlık Savaş Sandığı’ma istifledikten sonra, ışıkları kıstım ve bir an durup gecenin seslerini dinledim. Sonra penceremin ötesindeki karanlığa seslendim:




“Beklettiğim için özür dilerim—şimdi gelebilirsin.”

“…Hmm.”

Boğuk bir yanıtla, bir kız yoktan var olmuş gibi belirdi. Saklanma becerileri birinci sınıftı.

Yeteneklerini gerçekten bilemişsin, Zeta.

Kız, simsiyah bir tulum giymiş ince yapılı bir hayvan-insandı. Buz gibi mor ve kedi gözü gibi olan gözlerini doğrudan bana dikmişti. “Uzun zaman oldu, Usta.”

“Evet, epey oldu.”

“Biraz daha uzamışsın.”

“Öyle miyim?”

“Hmm.” Hızla başını salladı, sonra bana kurutulmuş bir balık uzattı. “Senin için.”

“Bu ne?”

“Uskumru.”

“Ha.”

“Denizden aldım.”

“Vay be, bayağı uzak bir yer.”

“Ekstra yağlı. Sezonun en iyi uskumrusu.”

“Öyle mi?”

Zeta, kedi-insan bir hayvan-insandı ve Yedi Gölge’nin altıncı üyesiydi. Bir hayvan-insan için oldukça zekiydi ve genellikle mesafeli, az konuşan biriydi. Tanıdığım belli bir köpeğin tam zıttıydı yani.

Kurutulmuş uskumruyu aldıktan sonra Zeta, yemeğini bekleyen bir kedi gibi bana dik dik baktı.

“Teşekkürler,” dedim. “Sonra ızgara yapıp yerim.”

“Hmm.”

Zeta’nın altın rengi kuyruğu, hafif bir sevinçle seğirdi.




“Şimdi, o zaman...” Ciddi bir ifade takındım. “Konuyla ilgili herhangi bir gelişme oldu mu?”

Sorumu duyunca, kedi gözleri gururla parladı. “Tarikat beklendiği gibi hareket ediyor.”

“Hmm.”

Bir elimde şarap kadehiyle pencereye doğru ilerledim, Zeta hızla yanıma gelip kadehi şarapla doldurdu. Her zamanki gibi, hareketleri akıcıydı. Zeta casusluk oynamayı sever. Saklanma ve sızma konusunda her zaman harika olmuştur.

“Sağ kolu restore ediyorlar,” dedi bana.

“Anlıyorum.”

“Diablos Boncukları tükeniyor. Her şey böyle başladı.”

“Mantıklı.”

“Mühürlü sağ kol kampüs harabelerinde.”

“Tahmin edilebilir.”

“Panik içindeler. Müdahale etmemizden korkuyorlar.”

“Bu beklentiler dahilinde.”

“Fazla zaman kalmadı. Harekete geçecekleri kesin.”

Zeta emir bekliyormuş gibi bana doğru baktı. Bir ara, masamın üzerine kadim yazılarla dolu birkaç belge sermişti ama tek kelimesini bile okuyamıyordum.

"Kayıp öğrencilerden bir haber var mı?"

"Henüz yok."

"Zaten dört kişi oldu bile..."

"Doğru."

"Bu yeterli olmayacak."

"Hayır."

İkimiz de pencereden dışarı, kız yurdunun ışıklarına bakıyorduk, sanki bir şey arıyormuşuz gibi gözlerimizi kısarak.

"Beşinci bir kurban olacak."

"Doğru." Zeta bana doğru baktı. "Ne yapmalıyız?"

"...Hiçbir şey."

"Emin misiniz?"

"Gözlerini sabitle, Zeta."

"Hmm... Neye?"

"Geleceğe... ve o gerçekleştiğinde neye ihtiyacımız olacağına."

"...İradeniz buysa, Usta."

Odadaki hava ağırdı. Kayıp öğrencilerle ilgili o doğaçlama kısmı araya sıkıştırmak, her şeyi daha gerçekçi kılmak adına, kendi adıma söylemeliyim ki, iyi bir işti.

Hikaye şöyleydi: Akademi'de her şey huzurlu görünse de, perde arkasında Diablos Tarikatı şeytani bir komplo yürütüyordu. Zeta ve ben, aynı fikirde olduğumuzdan emin bir şekilde birbirimize baktık.

Başımı salladım, Zeta da onayladı. "Bana bırakın, Usta. Gözlerimi sabitleyeceğimden emin olabilirsiniz."

Bir rüzgar esintisiyle geceye karıştı.

Ancak gitmeden önce gereksiz bir hareket daha yaptı.

Yatağımın her yerine o altın rengi kuyruğunu sürdüğünü fark etmediğimi sanma, kızım.

"Lanet olsun, Zeta, eşyalarımı işaretlemeyi bırakmanı söylemiştim."

Tüyleri süpürüp gece gökyüzüne baktım.

"Sonsuz karanlıkta mı kalmalı, yoksa sonsuzluktan mı uyanmalı...?" diye mırıldandım.

Oldukça geç olmuştu, ben de yatmaya karar verdim. Yarın sabah kendimi harika hissedeceğime eminim.

***

"Yemin ederim, o çocuğu öldüreceğim!"

Claire Kagenou, kız yurdundaki yatak odasında yanaklarını şişirdi.

"Kaç sözünü bozman gerekiyor mutlu olmak için, Cid? Kış tatilinde birlikte eve dönecektik oysa..."

Lamba ışığı profilini aydınlatıyordu. Derin bir rahatsızlık duyduğu belliydi ve açıklanamaz bir nedenle elinde metal bir tasma taşıyordu.

"Onu öldüreceğim. Onu öldüreceğim. Bahar tatilinde seni sürükleyerek götürmek zorunda kalsam bile benimle geri geleceksin."

Tasmayı ellerinde çevirirken şıngırdadı. Kilidinin sıkıca kapalı olduğundan emin olduktan sonra gülümsedi.

"Bir dahaki sefere kaçamayacaksın."

Sonra yüzünü buruşturdu.

***

Tasma, ağır bir güm sesiyle yere düştü.

"Sağ elim... Zonkluyor..."

Yüzünü buruşturup elini sıktı.

"Ama neden? Son zamanlarda çok sakindi oysa..."

Üzerinde büyü çemberi belirdiğinden beri, eli ara sıra ağrıyordu. Ancak son zamanlarda büyük ölçüde durmuştu.

"Neler oluyor? Cevap istiyorum, Aurora."

Sürekli sorular soruyordu ama Aurora o ilk günden beri tek bir kez bile yanıt vermemişti. Claire bazen her şeyi rüyasında mı gördüğünü merak ediyordu ama elindeki bandajların altında kazılı büyü çemberini görmüştü.

Masa çekmecesini açıp bir dizi kağıdı masanın üzerine yaydı.

"Araştırmamı yapıyordum. Elimdeki bu büyü çemberi, iblis Diablos hakkındaki belgelerde geçiyor."

Gerçekten de, kağıtlarda görünen çember, sağ elindeki çemberin tıpatıp aynısıydı.

"Ne anlama geliyor bu? Benimle Diablos arasında ne bağlantı var? Bana ne oluyor? Lütfen, bana anlatmalısın..."

Aniden bir şey duyduğunu sandı. Etrafına bakındı.

"Dur, o neydi?"

"...koş..."

"Aurora?! Aurora, sen misin?"

Ses doğrudan kafasının içinden geliyormuş gibiydi.

"...koş... Tehlikeli..."

Yavaş yavaş kelimeleri seçmeye başladı.

"Koş... Tehlikeli..."

"Ha? Koş mu?"

Claire'in yüzüne şaşkın bir ifade yayıldığı anda, bir şeyin çatlama sesini duydu.

"O da neydi?!"

Bakış açısı, dünya kırık bir ayna gibi çökerken parçalandı. Masasına uzanmaya çalıştı ama o da paramparça oldu.

Çatlakların ardında yeni bir dünya belirdi.

"Burası... benim odam, değil mi?"

Odasındaydı. Bundan emindi. Ancak havada tuhaf, beyaz bir sis süzülüyordu. Dışarıdan gelen tüm sesler uzaktan geliyormuş gibiydi ve duyabildiği tek şey kendi nefes alışverişiydi.

Hayır, dur—arkasından gelen hafif bir giysi hışırtısı duydu.

"İyi deneme."

Hızla hareket etti, tek bir hamlede dönüp potansiyel saldırganının çenesine dirsek attı.

"Hörgh!"

Saldırganın dizleri büküldü ama zar zor ayakta kalmayı başardı. Ancak kısa süre sonra keşke kalmasaydı diye düşündü. Yüzü, Claire'in dizini geçirmesi için mükemmel bir yükseklikteydi ve o da tam olarak bunu yaptı.

"Bu küçük numarayı Cid'den çaldım."

Üniformasının eteği hareketten dalgalandı.

Adam bayıldı ve yere yığıldı. Claire onu tanımadı.

"Bu adam kim?"

Claire çömelip adamı aramaya çalıştı. Ancak bunu yaptığı an, adamın bedeni paramparça oldu.

"Bu da ne...? Yine mi?!"

Adamdan eser kalmamıştı.

"Neler oluyor? Hey! Kimse var mı?!"

Claire koridora çıktı ve yan odanın kapısını açtı. Ancak sınıf arkadaşı ortalıkta yoktu. Bir sonraki kapıyı, sonra bir sonrakini denedi ama her seferinde boş çıktı. Kimse yoktu.

Dünyada kalan tek kişi Claire'di.

"Anlamıyorum... Hey, Aurora, orada olduğunu biliyorum!"

"Hayır, değilim," diye geldi sinirli yanıt.

"Evet, öylesin. Şaka yapmanın sırası değil."

"Sana koşmanı söylemiştim, biliyorsun."

"Hey, suçu bana atma. Yeterince uyarı yapmadın."

"Hiçbir şey söylemek istemedim."

"Affedersiniz?! Tehlikedeyim!"

"Pekala, benim de kendi başa çıkmam gereken durumlarım var."

"Ne gibi durumlar?"

"Seni işin içine sokmak istemediğim gibi."

"Pekala, belki de bunu üzerime takmadan önce düşünmeliydin!" Claire, elindeki büyü çemberine dik dik bakarak bağırdı.

"O seni korumak içindi."

"Biliyorum ama... en azından neden yaptığını açıklayabilirdin."

"Planlıyordum. Ama sonra yapamadım."

"Ne demek istiyorsun?"

"O seni koruyor."

"Kim...?"

"Seni korumak, tehlikeden uzak tutmak istiyor. Bu yüzden sana hiçbir şey söyleyemem."

"Sana bunu geçen sefer de sormuştum ama sürekli bahsettiğin bu gizemli adam kim? Benim gördüğüm kadarıyla, beni koruyan kimse yok."

"Hiç de doğru değil. Seni bunca zaman korudu. Her zaman korudu ve her zaman koruyacak. Hatta bu beni biraz kıskandırıyor."

"Bunu bir kez daha söyleyeceğim," dedi Claire, sesi duyulur derecede öfkelenerek Aurora'ya. "Kimden bahsettiğini bilmiyorum ama kimsenin beni korumasına niyetim yok."

"Ve bu sorun değil. Cahil kalabilirsin, yeter ki güvende ol. Eminim o da tam olarak bunu isterdi—"

"Yeter artık bu saçmalık! Ben bunu asla istemedim!"

Aurora'nın sesinde bir hoşnutsuzluk seziliyordu. "Korkarım daha fazla bir şey söyleyemem. Ona büyük bir borcum var."

"Yemin ederim, seni konuşturacağım."

"Peki bunu nasıl yapmayı düşünüyorsun?"

"Şey..."

Claire sessizliğe büründü. Kafasının içinde sadece bir ses olarak var olan birini nasıl tehdit edebilirdi ki?

"Şeyyy... Pekala, istediğimi söyleyene kadar avazım çıktığı kadar bağıracağım."

"Keyfin bilir."

"Seninle sonsuza dek konuşmayı bırakacağım."

"Ne demek."

"Hakkında... kötü dedikodular yayacağım."

"Ne olmuş yani?"

Claire dudağını ısırdı ve surat astı.

"Henüz bitirdin mi?"

"Ah, sana sinirlenmeye daha başlamadım bile."

"Merak etme. Sana söyleyeceğim şey, buradan nasıl çıkacağın."

"Peki 'burası' neresi?"

"O bir sır."

"Of, git başımdan."

"Öncelikle, dümdüz ilerlemen gerekiyor."

"Hayır."

"Yapmazsan, hayatının geri kalanında burada kapana kısılırsın."

"Tamam, tamam, peki. Gidiyorum."

"Güzel, aynen öyle. Şimdi üç kez dön."

"Affedersiniz, ne?!"

"Şaka yapıyorum."

"Günlerden bir gün seni öldüreceğim."

Koyu saçlı kız, sisli dünyaya doğru ilerledi. Arkasında, mor gözlü bir kadının görüntüsü onunla üst üste binmiş bir şekilde hafifçe görünüyordu.

***

Bugün üçüncü dönemimizin ilk tam günüydü. Finallerin yaklaşmasıyla birlikte, tüm sınıf gerçekten sıkı çalışıyordu.

"Görünüşe göre, bugün öğrendiğimiz mana kontrol teorisiyle ilgili şeyler her yıl sınavda çıkıyormuş," dedi Skel.

"Vay be, Skel," diye yanıtladı Po. "Gerçekten işini biliyorsun."

"Artık ciddileşme zamanı geldi. Eğer sınıf tekrarı yaparsam, ailem beni öldürür."

"Evet, ben de ciddileşmeliyim. Biraz gevşek davrandım son zamanlarda."

"Gerçekten ciddileşmeye başladığımda, bu çocuk oyuncağı olacak."

"Evet, ciddileşmeye başladığımda çok kolay olacak."

Gözleri kan çanağına dönmüştü.

"Senin de notların kötü, değil mi, Cid? Sen de ciddileşsen iyi edersin."

"Evet, iyi fikir," dedim. "Kesinlikle ciddileşmeye başlayacağım."

Notlarımı sınıf ortalamasının hemen altında tutuyordum. Dürüst olmak gerekirse, derslerin çoğunu büyümü geliştirmekle geçiriyordum, bu yüzden sınav zamanı geldiğinde her zaman tam bir kaybolmuşluk içindeydim. Ama bu benim için asla sorun olmazdı. Ciddileşmem gerektiğinde, etraftaki en iyi kopya çeken bendim.

Bugün derste hiç dikkat etmemiştim ama antrenmanlarım sırasında, manayı sıkıştırmanın onu bin kat daha güçlü hale getirebileceği teorisini kanıtlamıştım. Bu şekilde pratik yapmak, gölgelerin efendisi olmanın kilit bir bileşeniydi.

Her zamanki gibi manamı gizlice arıtırken, kapı gürültüyle açıldı ve diğer tarafta gümüş saçlı bir kız belirdi.

Alexia'ydı.

"Bugün hava ne kadar da güzel, değil mi?" dedim, umursamazca pencereden dışarı bakarak.

Hava kapalıydı.

Odadaki her kafanın bana döndüğünü hissettim. Neden bilmiyorum ama Alexia ne zaman ortaya çıksa herkes bana bakardı. Oysa ben sıradan, unutulabilir bir adamdım, bu tuhaftı.

"Hey, sen!"

"Aaa, bir kuş geçti az önce."

Gökyüzü olaysızdı. Olabildiğince sıradandı.

"Gözlerini buraya çevir, Fido."

"Adamım, şu süzülen bulutlara bak sadece."

Ve bugün sadece sıradan bir gündü. Elbette, tuhaf veya olaylı hiçbir şey olmayacaktı.

"Beni görmezden gelme."

Çenemden biri tuttuğunu hissettim, boynum zorla yana çevrilirken endişe verici bir çıtırtı sesi çıkardı.

Alexia'nın kızıl gözleri gözlerime dikildi.

Ona olabilecek en sıradan selamı vermeye çalıştım. "Vay canına, bakın kimler gelmiş, Prenses Alexia."

"Merhaba, Cid Kagenou."

"Korkarım yanlış sınıfa gelmişsiniz, Prenses Alexia."

"Emin olun, tam da olmam gereken yerdeyim. Sizinle bir işim var, Cid Kagenou."

"Ah, üzgünüm, ders birazdan başlıyor. Bu sohbeti başka bir zamana ertelememiz gerekecek."

"Alakası yok." Alexia, yakamdan tutarken Skel ve Po’ya döndü. "Onu biraz ödünç alacağım."

"B-b-buyurun!"

"O-o-o sizin!"

Alexia beni sürüklerken, onların hain seslerini duydum.

Neden bilmem ama Alexia beni kız yurduna sürükledi.

"Beni buraya getirmeniz sorun olmaz, değil mi?" diye sordum.

"Merak etme, izin aldım."

"Benim erkek olduğumu biliyorsunuz, değil mi?"

"Sorun değil. Siz ilgili bir tarafsınız."

"Ben neyim şimdi?"

Alexia belirli bir kapının önünde durdu. Hafızam beni yanıltmıyorsa, Claire'in odasına açılan kapıydı bu.

"Kız kardeşiniz bugün kahvaltıya gelmedi."

"Hım."

"Biri endişelenip onu kontrol etmeye gitmiş ve odasının kilitsiz olduğunu görmüşler." Bunun üzerine Alexia kapıyı açtı. Gerçekten de içeride kimse yoktu. "Olabileceği tüm yerlere baktık ama izine rastlayamadık."

"Garip."

"Bir şey biliyor musunuz?"

"Hayır," diye yanıtladım bir an bile tereddüt etmeden, Alexia da sanki boynuzlarım çıkmış gibi bana baktı.

"Onun için endişelenmiyor musunuz?" dedi.

"Yok, bu sürekli olan bir şey."

"Affedersiniz, ne?"

"Çocukluğundan beri sürekli kaybolur."

"Bu, 'bir şey' denildiğinde akla gelen türden bir bilgi."

"Ah evet. Öyleymiş."

"Kaybolduğunda nereye giderdi?"

"Bilemem. Hep bir şekilde geri dönerdi."

Yedi Gölge ortaya çıktığından beri, onu hep geri getiriyorlardı. Bu sefer Zeta bölgedeydi, bu yüzden onun yetenekleri ve henüz hiçbir eylemde bulunmamış olması göz önüne alındığında, her şeyin yolunda olduğunu varsayıyorum.

"Yani evden mi kaçıyor?"

"Temelde evet."

"Umarım hepsi bundan ibarettir ama beni endişelendiren bir şey var."

"O ne?"

"Bir bakın."

Odaya girdik ve Alexia yerden bir tasma aldı.

"Bu bir köpek tasması mı?" diye sordum. "Çok sağlam görünüyor."

"Hepsi bu değil, aynı zamanda takanın büyüsünü de mühürler. Bu, normal bir kızın odasında öylece duracak türden bir şey değil."

"Kız kardeşimi 'normal' olarak tanımlar mıyım, emin değilim açıkçası."

"Biri içeri girip tasmayı kullanarak onu kaçırmaya çalışmış olabilir."

"Ama neden hala burada?"

"Belki boğuşma sırasında düşmüştür. Beni endişelendiren başka bir şey daha var."

Alexia'nın gözleri masadaki belgelere kaydı.

Onları görür görmez tanıdım.

"Eyvah..."

Kadim yazılar, havalı büyü çemberleri ve önemli görünen ama aslında hiçbir işe yaramayan büyülü sözler vardı. Ergenlerin yazdığı o utanç verici defterlerden biriydi.

"Bunun hakkında bir şey biliyor musunuz?" diye sordu Alexia.

"Hayır. Asla. Ben değilim. Kesinlikle hayır."

"Emin misiniz? Birden garip davranmaya başladınız."

"H-hayal görüyor olmalısınız."

"Siz öyle diyorsanız."

Alexia tekrar o utanç verici deftere baktı.

"Orada önemli bir şey bulacağınızı sanmıyorum," diye ekledim.

"Göreceğiz bakalım."

Notları ciddi ciddi karıştırmaya başladı. Üzgünüm Prenses, ama orada ergen bir havalı görünme meraklısının utanç verici saçmalıklarından başka bir şey yazmıyordu.

Şimdi düşününce, o büyü mühürleyen tasma, ergenlerin bayıldığı türden bir şeydi ve kız kardeşimi ellerine büyü çemberleri çizip kendi eğlencesi için onları kapatırken görmüştüm. Görünüşe göre, durumu aşırıya kaçmış gibiydi.

Aniden kaybolmak, klasik bir ergen havalı görünme meraklısı davranışının belirtisiydi.

"Claire'in iyi olduğuna eminim."

"Ona gerçekten inanıyorsunuz, değil mi?"

"Yani… o kadar da ileri gider miyim, bilemem..."

Daha çok, onu durdurmak için yapabileceğimiz hiçbir şey yoktu, yani olan oldu.

"Kendi kız kardeşime gelince, ben..." Alexia uzaklara dalmış gibi kaşlarını çattı. "Bu aralar, çoğu zaman ne düşündüğünü anlamıyorum."

"Hım."

"Siz de hiç böyle hisseder misiniz, Fido?"

"Ah, Claire'in ne düşündüğünü hiçbir zaman anlamam."

"Öyle mi…? Belki herkesin birbirinde anlamadığı şeyler vardır."

"Akrabayız ama neredeyse yabancıyız."

"Bu, soğuk bir ifade şekli."

"Öyle mi?"

"Kız kardeşimi anlamak istiyorum. Gerçekten istiyorum."

"Pekala."

Alexia hafifçe içini çekti. "Şimdi derse dönebilirsiniz. Ben biraz daha araştırma yapacağım."

"Tamam."

O utanç verici defteri incelemesi için Alexia'yı arkamda bırakıp yoluma devam ettim.


Gün sonuydu ve kız kardeşim hala dönmemişti. Ama neyse ki Zeta buralardaydı, bu yüzden bir sorun olsa bile, eminim ki hallolur.

Yurtların arkasındaki bahçeye gittim ve Zeta'nın bana verdiği kurutulmuş uskumruyu ızgara yaptım. Işıklar söndürüleli çok olmuştu, her yer karanlıktı.

"Pekala, neredeyse hazır olmalı."

Uskumru yağı, açık ateşe damlarken lezzetli bir cızırtı sesi çıkarıyordu.

"Aslında, belki biraz daha kalmalı?"

Bu küçük, tek kişilik barbekü keyfimden hoşlanıyorum. Kalbimi temizlediğini hissediyorum. Hayatın içinde ilerlerken kalpler çok fazla pas tutar, bilirsiniz.

Ateşe anlamsızca bakarken, inanılmaz bir hızla yaklaşan bir şey hissettim.

"Patron!! Sonunda sizi buldum!!"

Delta, köpek kulakları seğirerek aceleyle içeri daldı.

"Selam. Geç oldu, o yüzden sessiz olmaya çalış."

"Kara Hokkabaz'ı avladım!!"

"Ne güzel. Geç oldu, o yüzden sessiz olmaya çalış."

"Ve Alpha beni övdü!!"

"Ne mutlu sana. Geç oldu, o yüzden sessiz olmaya çalış."

"Siz de beni övmelisiniz, Patron!!"

"Aferin, aferin, aferin. İyi kız." Başını sertçe okşadım, kuyruğu şiddetle sallandı. "Şimdi, geç oldu, o yüzden sessiz olmaya çalış."

"Sessiz olacağım!!" diye bağırdı, sonra ellerini ağzına kapattı. "Çok sessiz konuşacağım," diye fısıldadı.

"Evet, bu mükemmel."

Sesi yavaş yavaş yükselmeye başladı. "Anladım. Bana kazmamı söylediğiniz o çukuru kazdım, Patron."

"Ne kazdın? Bunu sana benim mi söylediğimden emin misin?"

"Siz söylediniz!"

Sesi zaten normal seviyesine dönmüştü.

"Ben mi? Peki, siz öyle diyorsanız."

"Ve içinde bunu buldum! Haklıydınız, Patron! Bakın ne kadar harika!"

Delta, dişlerinin arasında sımsıkı tuttuğu parlak kırmızı mücevheri göstererek genişçe sırıttı.

"Neden ağzında?"

"Kaybetmeyeyim diye!"

"Bu mantıkla tartışılmaz."

"Hıhı."

Delta'dan salyalı mücevheri aldım. Güzel bir kırmızı tonunda parlıyordu.

"Bir bakalım… Ooo, eminim bu çok paraya satılır."

Sadece misket büyüklüğündeydi ama parlayışında fantastik bir şeyler vardı.

"İyi iş çıkardım!!"

"Aferin, aferin, aferin. İyi kız."

Başını bir kez daha okşadım. Adeta elimde eridi.

"Ödül istiyorum!"

"Evet, bu adil."

"Ooo, bir şey çok lezzetli kokuyor!"

Ateşe baktığı an, uskumru ortadan kayboldu.

"Bu benim ödülüm mü?!"

Şimdi elindeydi.

"Hayır, o aslında Zeta'dan bir hediyeydi..."

"Teşekkürler!"

Dinlemiyordu.

Delta büyük bir ısırık aldı ve keyifle gülümsedi. "Çok güzel!"

Eh, iyi iş çıkarmıştı.

"Sanırım bu da olur."

Tam da bunu kabullenirken, bir dalın kırıldığını duydum.

"Köpekçik… ne yiyorsun?"

Arkamı döndüğümde Zeta'yı gördüm. Gözlerindeki ifade buz gibiydi.

Delta tehditkar bir hırıltı çıkardı. "Grrr, Kedicik! Ödülümü yiyorum!"

"O uskumruyu efendimiz için almıştım. Senin değil."

"Geri çekil! Benim ödülüm!"

Bunun üzerine Delta, uskumrunun kalanını tek lokmada yuttu.

Zeta'nın nefesi kesildi. "Ah—!"

Delta'nın ise bu arada dünyanın umurunda değildi. "Mmm, lezzetli."

"Seni küçük..."

Zeta'nın boğazı hırıltılar çıkarmaya başladı.

"Can sıkıcı olmaya başladın, Kedicik. Git buradan, yoksa seni uçururum!"

"En lezzetli uskumruyu efendimiz için saklamıştım, şimdi ise… Bu kabul edilemez."

"Pekala millet, hepimiz derin bir nefes alalım."

İşler biraz çirkinleşecek gibi görünüyordu, bu yüzden aralarına girip müdahale ettim.

İkisi de gözlerini bana dikti.

"Şey… Bakın, ben sadece uskumruyu ızgara yapıyordum; aslında kimseye vermedim ki—"

İşler çirkinleşecek gibi göründüğünde kendini korumak esastır. Burada olacaklara karışmamak için yapılması gereken en önemli şey, onlara bununla hiçbir ilgim olmadığını anlatmaktı.

"—yani kısacası, bu benim hatam değil."

"Evet. Sizin hatanız değil."

"Patron hiçbir yanlış yapmadı!"

"Aynen öyle. Ben hiçbir yanlış yapmadım."

Uskumruyu hiçbir zaman yanlış kullanmadım. Talihsiz bir yanlış anlaşılma yüzünden yendi, hepsi bu.

"“Ve bu da demek oluyor ki—””

Zeta ve Delta birbirlerini işaret etti…

"“—onunhatası!!””

"Hı?" diye kekeledim.


Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.