"Güz geldi galiba," dedirten o ilk farkındalık anı, genellikle ekim ayının ikinci yarısına doğru kapıyı çalar. Ortaokul birinci sınıftayken bunun ayırdına varamadığım için okula yazlık üniformayla gitmiş, titreyen bir kuzu gibi soğuktan donmuştum. Keskin rüzgar, diken diken olan tüylerimi gıdıklayıp geçiyordu. Kışın ortasında ilkokula kısa pantolonla gidip yakantop oynayan o çocuk bile, zamanı gelince mevsimin değiştiğini anlamaya başlardı.
Konuyu dağıtmak gibi olmasın ama dün, Sasaki’nin küçük kız kardeşi Yuki-chan tarafından oradan oraya sürüklenip abisine aşk tavsiyeleri vermeye zorlanmak tam bir işkenceydi. Bu kardeşlerin derdi ne, yemin ederim anlamıyorum. Ama bugün, günümü gün edeceğim.
"Ooo, Sajou! Elin boş gelmişsin bakıyorum?"
"Bir şeye ihtiyacım yok da ondan, herhalde."
"Eve dönüş kulübünde olmak ne rahat işmiş be."
"Kes sesini."
Ilık ve huzurlu mevsime şık bir dönüş yapan kışlık üniformalar, siyah renkleriyle etrafı sarmıştı. Okulun bu siyah deniziyle kaplandığını izleyerek sınıfa girdim ama normal bir selamlaşma yerine böğrüme bir dirsek yedim. Gelirken herhalde fazla yayılmışım; kara tahtanın üzerindeki saat, buraya epey geç geldiğimi söylüyordu. Gerçi kültür festivali hâlâ tüm hızıyla devam ediyordu, o yüzden birkaç dakikalık gecikme bu deneyimi mahvedecek değildi. Yine de okula çantasız, elimi kolumu sallayarak gelmek oldukça heyecan vericiydi.
"Selam, selam."
"Ah, Sajocchi. N’aber?"
"Okula geldim işte...?"
"İyi, iyi."
"?"
1: Okula gelindi. 2: Sınıfa geçildi.
Benim gibi bir öğrenci için gayet standart bir rutin olduğuna eminim, peki neden bana öyle kuşkuyla bakıyordu? Ama pencere kenarında duvara yaslanan Ashida’ya baktığımda, sanki bir şeyi kabullenmiş gibi kendi kendine kafa sallıyordu. Sözleri ve bakışları üzerime yapış yapış bir bal gibi sıvanıyordu ve bu hiç hoşuma gitmedi. Ne oluyordu? Ben bakmıyorken gizlice "uzaktan normie gözlemleme" yeteneği falan mı kazanmıştı? Bir adım daha atsa bu işte ustalaşacaktı.
"...G-Günaydın."
"Hm? Ah, evet, günaydın..."
Ve her zamanki sırayla, Natsukawa’nın bana bakıp biraz mahcup bir şekilde selam vermesi uzun sürmedi. Onun bu hali yüzünden ben bile kendimi huzursuz hissetmeye başladım. Yoksa düşündüğüm şey miydi? O meşhur "Normalce konuşuyoruz diye sakın arkadaşız sanma" tehdidi mi? Ah be, pencere de açıkmış, tam şu an aşağı atlayasım geldi.
Şaka bir yana, Natsukawa’nın ne kadar nazik olduğunu biliyordum. Asla böyle bir şey düşünmezdi. Muhtemelen kendini iyi hissetmemesi ya da yorgunluk gibi kızsal meselelerden biriydi. Fark etmemiş gibi davranacaktım çünkü ben... ince ruhlu ve düşünceli biriyim!
"..."
"...Efendim?"
B-Bir dakika... Yanlış mı anladım? Yani, huzursuz davrandığı gün gibi ortadaydı. Çevremizdekiler bile bunu fark edebilirdi. Yine de benim gözümde çok asil görünüyordu. Ağırlığı olan jest ve hareketleri, sanki sınıfın ortasında görünmez bir sahneye adım atacakmış gibi hissettiriyordu... Dur bir dakika, belki de sorun bendedir?
"Önce nereye baksak?"
"Tezgahlara! Tatlılara!"
"Sabahın köründe mi?"
"Sabahın köründe ya!"
Ceketimin arka cebinden kültür festivali broşürünü çıkarıp ikisine sorduğumda, Ashida yumruğunu havaya kaldırıp zıplayarak isteklerini haykırdı. Görünen o ki basketbol kulübünün as oyuncusunun kilosuyla ilgili en ufak bir derdi yoktu. Aynı yaşta olmamıza rağmen bana "Ah, gençlik işte," dedirtti ya, kendimi nasıl hissetmem gerektiğini bilemiyorum. Benim gibi bir çocuk bile bu sorunun ciddiyetinin farkındayken... Neyse, eve dönüş kulübünde olduğum için bunlar zaten benim dünyamın parçası değildi.
"Senin için uygun mu, Natsukawa?"
"E-Evet..."
"Ha, bu arada. Şimdi şöyle bir bakınca fark ettim de, saçını mı kestirdin?"
"Ne...? Hayır, kestirmedim."
"Öylesine salladın değil mi?" diye mırıldandı Ashida arkamızdan.
Tabii ki Natsukawa sensörlerim söz konusu o olunca hiçbir şeyi kaçırmazdı. En başından beri saçını kestirmediğini biliyordum. Yine de sensörlerim köreldiği için onun cazibesinden mahrum kalmak istemezdim... Bu yüzden emin olmak istedim. Gerçi sensörlerimin körelmesine imkan yoktu ya, neyse.
"G-Garip mi görünüyorum yoksa?"
"Aslında..."
"Şimdi de kusur mu arıyorsun?" Ashida yine araya girdi.
Şey... Çünkü bu, Natsukawa’ya dik dik bakmak için elime geçen yasal bir fırsat! Ve bunu boşa harcayamazdım! Son zamanlarda artık aynı sırada oturmadığımız için gözlerim ona doya doya bakmaya hasret kalmıştı. Tabii ki yine de ona bu kadar yakın oturduğum için fazlasıyla mutluydum. Özellikle geçmişteki hallerimi düşününce... Tanrım, ne iğrençmişim.
Gözlerinin içine baktım; o ise o asil tavırlarını bir kenara bırakıp bakışlarımdan kaçmak istercesine kafasını çevirdi. Görünüşe göre sadece gözlerimin içine bakmak bile onda ağır hasar bırakıyordu... Evet, durmalıyım. Yoksa şimdi ağlamaya başlayacağım.
"...Hm?"
"Ha?"
"Yok, bir şey yok."
"Dur bir dakika, ne oldu? Şimdi merak ettim işte..."
"Ciddiyim, unut gitsin."
Natsukawa’nın dudaklarında hafif bir parıltı yakalamıştım. Her zamankinden daha ıslak ve parlak görünüyorlardı. Galiba parlatıcı sürmeye başlamıştı. Bunu tek bir bakışta fark etmek zaten yeterince sapıkçaydı ama asıl bu yüzden "Ooo, parlatıcı mı sürdün?" diyemezdim. Ya karşılığında "İğrençsin...!" derse?!
"B... Ben garip görünmüyorum, değil mi?"
"Hayır, kesinlikle hayır!"
"..."
"Tamam, özür dilerim. Endişelenme, her zamanki gibi çok tatlısın."
"Ya, sen...!"
Önce el aynasından, sonra da Ashida’nın yardımıyla kendini kontrol ettikten sonra Natsukawa bana dik dik baktı. Sanırım gerçeği gizlemeye çalışmak yanlış bir hamleydi. Ama durumu biraz övgüyle kurtarmaya çalıştığımda, sadece söylenip başka tarafa baktı. Kulağa züppe bir çapkın gibi gelmiş olmalıyım... Pekala, yalan söylemiyordum, o yüzden neyse ne.
"Neyse ne, hadi gidip bir elimizde tatlılarla fotoğraf çekilelim. Kesin sosyal medyada patlar, hissediyorum."
"Sen de mi katılacaksın?"
"Benim gözlerimi siyah bir şeritle kapatabilirsin."
"Suçlu değilsin ya sen."
Grubumuzda sosyal medyayla gerçekten içli dışlı olan kişi Ashida’ydı. Sınıf arkadaşlarımızın toplam takipçi sayısının yüzde doksanına o sahipti ve benim onun profilinde görünmem yasaktı. Dürüst olmak gerekirse, bu tarz fotoğrafları sadece kızlara bırakmanın her zaman daha iyi olduğunu düşünüyorum. Erkeklerin orada işi yok. O yüzden kamerayı o halletsin. Açıyı göbek hizasından yukarı doğru vereceksin değil mi? Biliyorum o işleri.
Dün Ichinose-san ve Sasaki-san ile krep yediğim için bugün farklı bir tatlılık arıyordum. Hm? Yuki-chan mı? Öyle birini tanımıyorum, üzgünüm. Ayrıca şekerli yiyecekler genelde kağıda sarılı olur, belki bugün bardakta bir şeyler daha iyi gider. Gerçi kızarmış tavuğa da hayır demezdim. Ne de olsa onun profilinde görünmeme izin yok.
"..."
"...Yine ne oldu?"
Broşürü tekrar gözden geçirirken Ashida’nın hâlâ bana baka kaldığını fark ettim. Bazen bana, yetenek eksikliğim yüzünden ne yazık ki anlamını çözemediğim o derin bakışlarından fırlatıyordu.
"Sadece epey heyecanlı göründüğünü düşünüyordum. Dün Ichinose-chan ve diğerleriyle o kadar eğlenmene rağmen, anlatabiliyor muyum?"
"Ne alakası var? Bugün eğlenemez miyim yani?"
"Ah, doğru... Evet, haklısın."
"Hey, Key..."
"...?"
Bu da nesi? Sadece Ashida değil, şimdi de Natsukawa sürekli bana bakıyordu... Belki de gerçekten bende bir sorun vardı? Ama hem saçımı hem de burun kıllarımı kontrol ettiğime emindim. Yüzümü her yıkadığımda mutlaka bakarım. Ah, anladım. Çirkin suratım yüzünden, değil mi? Buna yapacak bir şey yok. Suratımı yumuşak bir oyun hamuruymuş gibi düzeltmeye çalışarak dokunduğumda, hafif bir kıkırtı sesi duydum.
"Hi hi... Endişelenme, bir şey yok."
"...Ha?"
Baktığımda, Natsukawa elini ağzına kapamış, hafifçe gülüyordu. Görünüşüm hakkında paniklemem herhalde ona komik gelmişti. Bu da onun intikam alma biçimi olmalıydı... Şimdi düşününce tam bir aptal gibi davranmıştım. Ne işe yarayacaktı ki zaten? Sihirli bir şekilde bir yakışıklıya dönüşecek değildim. Tanrım, ne kadar utanç verici... Bu mahcubiyet dalgasıyla başa çıkmak için bakışlarımı kaçırdığımda, tüm dikkatimi üzerine çeken bir ses duydum.
'…S-Saitou-san.'
"!"
Gürültülü sınıfın içinden gelen o tanıdık ses, vücudumun donup kalmasına neden oldu. Normalde o sesi duymak zorunda kaldığım her dakikadan nefret ederdim ama bugün beni kendine kilitledi. Bu Sasaki’ydi; aşk işlerinde henüz bir acemi olan Sasaki. Ve ona az önce itirafta bulunan Saitou-san. Çift olmaya sadece bir adım kalmış o ikili... Eğer bu bir manga olsaydı, sesini duyduğum anda kulaklarım herhalde üç katına çıkardı. Beni suçlayabilir miydiniz? Ama sonra azarlanmak istemediğim için bakmıyormuş gibi yapacaktım—
'Sasaki-kun…'
'Bugün... daha sonra vaktin var mı?'
Etrafımız çok aydınlık olduğu için sınıfın içinde tam olarak neler olup bittiğini görmek zordu. Ancak Natsukawa’ya uzaktan bakmak gözlerimi öyle bir eğitmişti ki, sahneyi kafamın içinde canlandırabiliyordum... Kahretsin! Yanımdaki Natsukawa’nın o göz alıcı profili olmasaydı keşke! Bakışlarımı kendine çekip duruyordu!
'Evet... Var. Her zaman.'
'Ha...?'
'Vakit yaratabilirim... ne zaman istersen...'
'S-Saitou-san...!'
Ama bir süre dinledikten sonra, tamamen farklı bir sebepten dolayı bakmaya devam edemedim. Eğer bu sahneye doğrudan şahit olsaydım, gözlerim ve göğsüm yanıp kül olabilirdi. Cebimde şeker ya da çikolata falan olsaydı, şimdiye çoktan eriyip gitmişti. Öte yandan, Saitou-san herhalde öylece arkasını dönemezdi. Çevredekilere bu durum tatlı ve huzurlu görünebilirdi ama kız hâlâ itirafının cevabını bekliyordu ve bunun ne kadar stresli olabileceğini tahmin edebiliyordum. Onun için tüm bunlar yanmış bir patates kadar acı olmalıydı... Ne iğrenç bir örnek bu böyle. Sanırım gerçekten acıktım.
Yine de ilişkilerinin nasıl sonuçlanacağını umursamadığımı söylersem yalan söylemiş olurdum. Normalde Sasaki’nin aşk hayatı zerre umurumda olmazdı ama bir şekilde kendimi bu işin tam ortasında bulmuştum. Dün neden o kadar çene çaldım ki zaten? Saitou-san’ın aşkını destekleyip desteklememek, Yuki-chan tarafından bıçaklanmakla bir at tarafından çiğnenmek arasında seçim yapmak gibiydi. Garip... Onların aşkı yüzünden hayatım neden tehlikeye girmişti ki?
Üstelik beni bu belanın içine Sasaki’nin sürüklediğinden de adım gibi emindim. Bir dakika, bu durum olayların gelişimini izleme hakkım olduğu anlamına gelmiyor muydu? Eğer çıkmaya başlarlarsa, Saitou-san benim sözlerim sayesinde Sasaki’nin kalbini çalmayı başarmış olacaktı. Doğru ya, böyle gizli saklı dinlememe gerek yoktu! Kendi gözlerimle izleyip sonra da onlarla dalga geçmeliydim. Sasaki’ye karşı hâlâ içimde birikmiş birkaç mesele vardı sonuçta. Hadi bakalım, şu usta aşığa o kıpır kıpır gençliğinizi gösterin—
“O zaman...”
“Ah, kusura bakmayın... Bir dakika, siz neden öyle heykel gibi dikiliyorsunuz?”
“...”
“...”
“...”
“Ha? Ne oluyor be, neden şimdi bana dik dik bakıyorsunuz?! Neden iç çekiyorsunuz?! Natsukawa-san, sen neden onlara katılıyorsun?!”
Üçümüz birden, arkamızdaki sırada bitiveren Matsuda’ya baka kaldık. Maalesef burası eşyaların ve diğer malzemelerin depolandığı yerdi, yani onun bir suçu yoktu. Aslına bakılırsa burada aylaklık ettiğimiz için suçlu olan bizdik. Ashida daha önce hiç görmediğim kadar solgun bir yüzle kenara çekildi ama... Matsuda, Natsukawa’nın o bakışlarına maruz kalmak senin için bir onurdur.
“...?”
Bir saniye... Bu ikisinin tavırları sanki... Sasaki ve Saitou-san’dan haberleri varmış gibi hissettiriyordu. Natsukawa dün eve gitmeden önce bir şeyler görmüş olabilirdi. Zaten kızlar bilgi paylaşımı konusunda epey hızlıdır; Sasaki benden başka kimseye anlatmamış olsa bile Saitou-san haberi yaymış olabilirdi. Yine de pek ağzı gevşek birine benzemiyordu... Neyse, Allah korusun.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.