“Sıradaki soru! Banyoda hangi hayvanı bulabilirsiniz?”
“Buldum! Kapibara!”
“Hayır.”
“Ayy, çok soğuksun!”
Yanımdaki ilkokul öğrencisi gülmeye başladı. Sınıfın arkasında duran veliler de ona katıldı. Kafasında kapüşonuyla köpek kostümü giymiş birinin böyle reddedildiğini görmek herhalde dışarıdan oldukça komik bir manzaraydı. Bunu söylememem gerektiğini biliyorum ama bizim sınıfın bilmece turnuvası tam bir fiyasko. Puanlar sadece soruyu cevaplayan kişiye veriliyor; benim figüran olarak görevim ise hiç de özel değil, sadece doğru cevabı tahmin etmeden bir aptal gibi davranmam gerekiyor. Sunuculuk yapan kız da benimle dalga geçiyor. Asıl amaç, katılımcıları ve izleyicileri eğlendirmek. Gerçi Iihoshi-san’ın neden tek figüran olarak beni seçtiğini hâlâ anlamış değilim.
“Tebrikler! İşte ödülün.”
“Yaşasın!”
Cadı kılığındaki Shirai-san, küçük bir çocuğa içinde atıştırmalıklar olan Cadılar Bayramı temalı plastik bir torba uzattı. Çocuk, yüzünde kocaman bir gülümsemeyle annesinin yanına döndü. Hey gidi çocukluk işte. Benim yerimde olsa, atıştırmalıklar yerine Shirai-san’ı seçerdi. Etkinliğe gelince, ben de dahil beş kişi katılıyordu. Butona ilk basıp doğru cevabı veren ödülü kapıyor, sonraki grup sahneye çıkıyordu. Bu sayede daha fazla kişinin katılması sağlanıyor ve etrafta dolanmaya değiyordu. Duyduğuma göre, tüm bu işin en masraflı kısmı atıştırmalıkları satın almak olmuştu.
“Sıra sende Yamazaki. Sakın yanlışlıkla doğru cevabı bilme, tamam mı?”
“Bunu nasıl başarabilirim ki? Zaten doğru bilmem imkansız.”
“Ben de tam bundan korkuyorum işte.”
Perdeyi aralayıp sınıfın arka tarafına geçtim. Orada kurt kostümü giymiş, kendine biraz güven gelmiş olan Yamazaki ile buluştum. Doğru cevap verebileceğini sanmıyorum ama çocuklarla garip bir rekabete girip cevabı ağzından kaçırmasından korkuyorum. Gerçi bu o kadar da kötü olmazdı; sunucu tarafından kıymaya çevrilişini şimdiden hayal edebiliyorum.
“Üzgünüm Sajou-kun. Seninle dalga geçmek için daha iyi bir yol bulamadım...”
“Şey, sorun değil. Zaten pek keyif almıyordum.”
Iihoshi-san bu özrü dilerken biraz mahcup görünüyordu. Yani, o düz “Yanlış” cevabı pek sönük kalmıştı ama... sonuçta bir komedi programı çekmiyoruz. Özür dilemesine gerek yoktu. Hem bu iş için ne kadar yüksek bir çıta belirlemişti ki? Yine de, böyle bir şey için bile özür dilemesi tam sınıf temsilcisi olan o haline yakışıyordu. Hazırlıklar başladığından beri kızların içindeki bir şalterin kapandığını net bir şekilde görebiliyordum. Ve neden bu şaklabanlık rolü için en uygun kişinin ben olduğumu düşündüğünü hala çözebilmiş değilim.
Sabahın tüm figüranları, yani ben, Yamazaki, Nakazato ve Iwata işimizi bitirdiğimizde, öğleden sonra bayrağı yeni bir grup devralacaktı. Muhtemelen sadece benim hüsnükuruntumdur ama sabahki gruba kıyasla görselliği epey artırmışlar gibi duruyordu; özellikle üçüncü sunucu ve figüran çiftinden sonra. Belki de bana öyle geliyordu.
“Sajou-kun...”
“Ah, Usta. Bilmecelerle iyi iş çıkardın.”
“B-ben usta falan değilim...”
Ichinose-san bu bilmeceleri hazırlayanlardan biriydi. Kızların çoğu internetten bakmış ya da sosyal medyadan öneri istemişti ama Ichinose-san yaklaşık otuz tane orijinal bilmece uydurarak kendi efsanesini yaratmıştı. Ben şahsen Ichinose-san’ı iyi tanıdığım için pek şaşırmadım ama sınıftaki diğerleri onu yeni yeni tanıdıkları için “Vay be, Ichinose-san aslında harika biri değil mi?” havasına girmişler ve ona Usta demeye başlamışlardı.
“Eskisi gibi dersen... daha çok sevinirim.”
“Ah, doğru. Kusura bakma, Ichinose-san.”
Beni bu kadar çabuk reddetmesi beni telaşlandırdı. Bana biraz düşkün olduğunu düşünüyordum ama şu “Sajocchi’nin Kucağı” olayından sonra aramıza biraz mesafe koyuyor gibi hissediyorum...? Aradaki o tuhaf gerginliği önlemek için olanları tamamen görmezden gelerek ona bir mesaj atmıştım ama sanki aramıza küçük bir duvar örmüş gibiydi...
“Sasaki-san öğleden sonra gelecek, değil mi? Öğle yemeğinden sonra?”
“......”
“...Şey, Ichinose-san?”
Ona Usta dediğim için utanmış gibiydi, doğrudan yüzüme bile bakmıyordu. Gerçekten o kadar nefret mi etmişti? Şahsen ona öyle seslenmeye devam etmeyi çok isterdim. Ama eğer o kadar kızgınsa...
“...Çok tatlı.”
“Ha?”
“...Köpecik.”
Asıl tatlı olan sensin be kızım. Ah, az kalsın gidiyordu. Neredeyse refleks olarak ona asılacaktım. Ben gerçekten ıslah olmaz biriyim, değil mi? Ne yaparsam yapayım eski alışkanlıklarım ölmüyor. Aynı anda Ichinose-san elini uzattı ve kostümümü nazikçe okşadı. O eriyip giden gülümsemesi bile çok sevimli. Dikkatli olsam iyi olur, yoksa seni mıncıklamaya başlayacağım Ichinose-san... Tanrım, ne kadar iğrencim.
“Bunu giymeye devam mı edeceksin?”
“H-hayır, sanmıyorum...”
Bu kıyafetle etrafta dolaşacak kadar sevimli biri de değilim zaten. Ichinose-san beğenmiş gibi duruyordu ama Ashida bana gülüp geçmişti. Ichinose-san’ın bunu giymesini çok daha fazla tercih ederdim. Yüz kişiye sorsanız, hepsi bana hak verirdi.
“Cık, sakın çıkarma. Festivalde bununla dolaşmalısın.”
“Ha?”
Tam kostümü çıkaracakken, eski partnerim ve sunucum Iihoshi-san beni durdurdu. Sanki az önce korkunç bir şey söylemiş gibi hissettim ama bu sadece benim hayal gücümdü, değil mi?
“Sajou-kun, festivalde Mina-chan ve şu alt sınıfla birlikte dolaşacaksın, değil mi? O zaman bu kostümü çıkarma ve sınıfımızın reklamını yap. Arkasında 1-C bile yazıyor.”
“Ne? Bunu bir sonraki figürana vermem gerekmiyor mu?”
“Elimizde iki tane daha kostüm var, bir tanesinin eksilmesi sorun olmaz. Sadece bize daha fazla insan çekmeye bak.”
“Ah, hey...!”
Az önce açtığım tüm düğmeleri geri ilikledi, sırtımdan itti ve beni sınıftan dışarı attı. Her şey o kadar hızlı oldu ki kafam yetişemedi. Affedersiniz ama... insanların yanından geçerken hangi yüzle yürümeliydim?
“Şey, Sajou-kun...”
“Ichinose-san, tam zamanında yetiştin...!”
“Eek...?!”
Hiç tereddüt etmeden Ichinose-san’ın kolundan yakaladım ve onu kendime çektim. Bu halde tek başıma dikilmek çok acı verici...! Sadece yanımda olmasına ihtiyacım var, başka hiçbir art niyetim yok!
“Hadi... bakışların altında beraber ezilelim!”
“Ahhhhh...!” Ichinose-san’ın gözleri dönmeye başladı.
Durumla nasıl başa çıkacağını bilemediğini görebiliyordum. Ancak kaçmasına izin vermeye niyetim yoktu. Zaten Sasaki-san ile buluştuğumuzda üçümüz birlikte dolaşmayı planlamıştık, o yüzden bir sorun olmazdı, değil mi? Değil mi?
“Sahi, Sasaki-san’dan bahsediyorduk.”
Onu alma vakti geldi. Bu, üzerimize çevrilen bakışları biraz dengelerdi. Ne de olsa Sasaki-san, ortaokul öğrencisi kılığına girmiş bir ortaokul öğrencisiydi. Herkesin gözü ona mıhlanacaktı. Ben kesin bakardım. Ve lafın üstüne, Ichinose-san’ın akıllı telefonu çaldı.
“Ah, Fuuka-chan.”
“Mesaj mı attı?”
“Evet... Zaten buradaymış, bizi arıyor.”
“Ciddi misin? Onu karşılamak için ön kapıya giderdim. Şu an nerede— Ha?”
Tam soruyu sorduğum sırada omzumda bir el hissettim. Bu... bu genç dokunuş... ve bana seslenmeme nezaketi... Hiç şüphe yok, bizi bulan Sasaki-san olmalı—
“—Abiciğim nerede?”
Yanlış Sasaki...! Dışarıdan bakınca sıradan bir kız gibi görünüyordu ama gözlerinin derinliklerinde bir uçurum görebiliyordum. O derin bakışıyla beni içine çekmesinden korktum. Ve Kötü Ejderha’nın Gözü, bugünün özel konuğuna, tek ve gerçek ağabey takıntılısına aitti: Sasaki Yuki-chan. Seni burada görmek ne büyük şeref.
“Alo? Beni duyabiliyor musun? Abiciğim nerede?”
“Selam Yuki-chan. Sasaki ile oyun oynamak için size geldiğimden beri görüşmemiştik. Naber?”
“Abiciğim nerede?”
En azından düzgünce bir selam vermeye çalıştım ama Yuki-chan hala hatırladığım o aynı Yuki-chan’dı. Sanırım ne beni ne de abisinden başka birini zerre umursamıyordu. Bir yerden gelen hafif esintiyle uçuşan açık kahverengi saçları, sanki bir beagle köpeğinin kulakları gibi inip kalkıyor, beni daha da sıkıştırıyordu. Yine de perçemleri milim oynamıyordu. Nasıl bir yöntem kullanıyordu acaba? Şimdi Japonya’daki yetenekleri ve teknikleri merak etmeye başladım. Neyse...
“...Sasaki, futbol kulübündekilerle dolaşıyor.”
“Ha? Az önce neden içini çektin? Hiç mantıklı değil.”
“En azından diğer insanlara bir selam ver, olur mu?”
Bayan Yuki-chan, bana keskin ve hoşnutsuz bir bakış fırlatırken rahatsızlığını gizleme gereği bile duymadı. Şimdiye kadar konuşmanın yaklaşık yüzde sekseni “Abiciğim”den ibaretti. Dürüst olmak gerekirse bu dehşet verici. Ichinose-san bile işe ilk başladığında müşterileriyle daha iyi iletişim kuruyordu. Ve bugünün dersi şuydu: Bir brocon nasıl durdurulur? Hipotezimin işe yarayacağına dair en ufak bir fikrim veya kanıtım yoktu.
“Şey...”
“Ah, Ichinose-san, seni tanıştırayım. Bu Yuki-chan. Bizim sınıftaki Sasaki’yi hatırlıyor musun? O çocuğun kız kardeşi ve tam bir brocon.”
“...Brocon...”
“Ah...”
Tanıtımımı duyan Ichinose-san, gözlerini beceriksizce kaçırdı. Bu tepki bana bir şeyi hatırlattı... Aslında o da bir brocondu. Sadece birbirlerinden o kadar farklıydılar ki bunu tamamen unutmuşum. Yine de, Ichinose-san kardeşlik sınırlarını aşmıyordu. O, takdir edebileceğim türden bir brocondu.
“O çocuk mu? Abiciğimden nasıl bu kadar lakayıt bahsedersin?”
“O benim sınıf arkadaşım, hatırladın mı? Hatta onunla senden daha fazla vakit geçiriyorumdur Yuki-chan.”
“Haaaa? Benimle kavga mı etmek istiyorsun?”
“Bana uyar. Ama bedelini ödeyen Sasaki olacak.”
“Hrrr...”
“Bana hırlama.”
Öfkeden deliye dönmüş gibiydi. Karşısındaki ben olduğum için sorun olmayabilirdi ama eğer Ichinose-san olsaydı, işler kesinlikle sarpa sarardı. Anlaşılan bir erkeğin onunla uğraşmasına bir yere kadar katlanabiliyordu... herhalde? Yine de ayağını defalarca yere vururken feci sinirli görünüyordu. Bu okula ve benim kutsal ilim yuvama zarar vermeyi keserse minnettar kalırım. Hey, o suratı asmayı bırak! Sanki Yakuza serisinden fırlamış kötü bir figür gibisin! Senin gibi ortaokullu bir kızın toplum içinde takınacağı bir tavır değil bu. Bana bir an ters ters baktıktan sonra bakışlarını Ichinose-san'a çevirdi, yüzündeki ifade daha da hırçınlaşmıştı.
“Peki ya bu? O benim düşmanım mı?”
Düşman derken neyi kastettiğini anlamam bile dürüst olmak gerekirse ürkütücüydü. Ya onaylasaydım...? Biraz merak ediyordum ama Ichinose-san’ın bu yüzden ağlayacağını şimdiden görebildiğim için vazgeçtim.
“Değil... Amma yaptın sen de.”
“Yine. Yine içini çektin. Bana karşı bir garezin mi var Sajou-san? Seninle bir daha asla konuşmayacağım, tamam mı? Mesajlarını engellememi mi istiyorsun?”
“Vay canına, gerçekten mi? Yani artık Sasaki'nin okulda neler yaptığını sana anlatmak zorunda değilim, öyle mi? İşte buna bayıldım!”
“Ah, dur. Şaka yapıyordum sadece. Neden bu kadar mutlusun? Gözyaşları içinde seni engellememem için bana yalvarman gerekmiyor muydu? Biraz fazla yüzsüz değil misin?”
“Asıl yüzsüz olan sensin!”
“Gyah?! Saçlarımı karıştırmayı bırak!”
Sabrım tamamen taşmıştı... ya da en azından birazcık. Bu yüzden büyüklerine zerre saygısı olmayan bu kıza iyi davranmaya çalışmayı bıraktım. İster abiciğim diye dolanan bir brocon olsun ister yandere, merhamet göstermeyecek ve onu saç karıştırma saldırımla cezalandıracaktım.
“Sen... Abiciğim beni saçım başım dağınık görürse ne olur biliyor mu musun?!”
“Ona düzelttirirsin işte!”
“Ha...! Bunu hiç düşünmemiştim!”
Normalde asık suratlı bir tip olsa da, aslında epey geniş bir ifade yelpazesi vardı. Gerçi yüzüyle sözleri pek uyuşmuyordu. Tıpkı dans eden Conan gibiydi. Ve sanki Sasaki emretse gerçekten dans etmeye başlayacakmış gibi hissediyordum.
“Şey, Sajou-kun, artık gitsek...”
“Haklısın. Sasaki-san'ı almamız lazım. Küçük Sasaki ile vakit kaybedemem.”
“Ha? Az önce abiciğimle beni ikinci sınıf vatandaş yerine mi koydun?”
“Kesinlikle öyle bir şey yapmadım!”
“Cidden... Eğer sınıfında değilse ve seninle de değilse, tek çarem onu aramak.”
“Valla... işi zor, değil mi?”
Şimdi ağabey Sasaki için gerçekten üzülmeye başlamıştım. Yine de bu kardeşleri görmezden gelmeye karar verip akıllı telefonuma baktım. Sasaki-san’dan hala yeni bir mesaj yoktu. Bizi arayarak okulda dolandığını düşündükçe içimin sızladığını hissediyordum. Vaktimi bu brocon yandere ile boşa harcamamalıydım. Yuki-chan o sırada telefonunu kulağına dayamış, ekranına bakmakla meşguldü; ben de ona son birkaç söz söyledim.
“Her neyse, bizim gitmemiz lazım. Onun grubu diğerlerine göre bayağı kalabalıktı, yani açık alanda bir yerlerdedir. Onu ararken bol şans.”
“Bir saniye bekle.”
“Agh!”
Tam arkamı dönmüşken, yan tarafımda beliren küçük bir el güneş sinir ağıma yapışıp ciğerlerimdeki tüm havayı çekip aldı. Neden beni bu şekilde durdurmak zorundaydı ki? Sanki hayatımı avucunun içine almış gibiydi. Bu bir çeşit dövüş sanatı falan mıydı? Karşı cins olsaydık şu an göğüslerimi mıncıklıyor olurdu. Buna cinsel taciz diyebilir miyim?
“Yine ne var? Eğer ciddileşirsen Sasaki'nin kokusunu alıp onu şak diye bulabilirsin, değil mi?”
“Beni ne sanıyorsun sen? Bu kadar kalabalık bir yerde bunu yapamam.”
Anlaşılan Yuki-chan gibi ultra bir brocon bile koklama yeteneğine sahip—Bir dakika. Dur orada. Yani etrafta bu kadar çok insan olmasaydı bunu yapabilir miydi? Natsukawa’nın yerini 50 metrelik bir yarıçap içinde saptayabildiğime göre, bu artık kulağa hiç de imkansız gelmiyordu.
“Tamam, tamam. Ne istiyorsun şimdi?”
“Abiciğim aramalarıma cevap vermiyor. Neler oluyor?”
“Bunu neden bana soruyorsun? Belki de futbol kulübündeki arkadaşlarıyla çok meşguldür?”
“Hayır, eminim festivalde rastgele bir kadınla geziyordur. Senin aksine o çok yakışıklı sonuçta. Sen bile bir kız tavlayabildiysen, Sajou-san, onun yanında bir kız olmaması imkansız.”
“Neden beni sürekli onunla kıyaslayıp bir yandan da aşağılıyorsun? İçinde ağabeyine yöneltmediğin bir nebze olsun insanlık kırıntısı kalmadı mı? O gezmezken benim bir kızla vakit geçirmeme neden izin verilmiyor? Ayrıca, onu bu kadar çok seviyorsan ağabeyine biraz daha güvensene?”
“Lütfen abiciğime olan aşkımı sözlükteki terimlerle genelleme. Bu duyguya tanrılar bile bir isim veremez.”
“Kusura bakma, senin şu tuhaf dini saçmalıklarınla ilgilenmiyorum. Hadi gidelim, Ichinose-san.”
“E-evet... Ah.”
“Ha?”
Sanırım buradan tek kurtuluş yolum zorla bağımı koparmaktı. Tam bu kararı vermişken, Ichinose-san’ın dosdoğru ileriye bakarak hafifçe nefesinin kesildiğini duydum. Ben de o yöne baktığımda, etrafına bakınarak bize doğru yürüyen malum üniversiteli kızı gördüm... Oh, bizi o önce buldu demek?
“Şey... Ah! Sajou-senpai, Mina-senpai!”
“Sasaki-san...... Bir dakika, Senpai mi?”
Göz göze geldiğimiz an yüzünde göz kamaştırıcı bir gülümseme belirdi. Ben de aynı şekilde karşılık verecektim ama bana hitap şekli yüzünden kekeledim. Bana hep Senpai mi derdi? Yani, ara sıra benimle dalga geçmek için söylerdi ama bu kadarı resmen...
“İş yerinde konuşurken sana hep öyle hitap ediyor, biliyor musun...?”
“Öyle mi?”
Ichinose-san ne düşündüğümü tahmin etmiş olmalı ki bir açıklama yaptı. O zamandan beri mesajlaşıyorduk ama son zamanlarda yüz yüze görüşme şansımız pek olmamıştı... Anlaşılan Ichinose-san ile konuşurken bana hitap şeklini değiştirmişti. Sonuçta o da Ichinose-san için aynısını yapıyordu... Bir saniye. İş yerinde konuşurken mi? Yani ben yokken benden mi bahsediyorlar? Vay be, şimdi merak ettim işte.
“Görüşmeyeli uzun zaman oldu, Sajou-senpai!”
“Hem de nasıl. Son gördüğümden daha da olgun görünüyorsun.”
“Hehe, annemle bu kıyafetleri sadece bugün için hazırladık!”
“Şu an tam bir lise öğrencisi gibi görünüyorsun.”
Sasaki-san üzerinde Mishirohama Ortaokulu üniformasıyla değil, mevsime uygun günlük bir kıyafetle gelmişti. Bir ortaokul öğrencisinin normalde böyle bir şey giyeceğini pek sanmıyordum ama eğer kombini annesi yaptıysa, bu çok daha mantıklıydı.
“Ve Mina-senpai, sen de! Çok nazik bir havan var!”
“N-nazik mi...?”
“Kaküllerin! Normalde onları hep açık bırakırdın!”
“Ah, şey...”
“Waaah! Mina-senpai'nin utanması çok tatlı!”
Ichinose-san, Sasaki-san’ın onu kakülleri inik halde görmesinden mahcup olmuş gibi yüzünü sakladı. Sasaki-san’ın bu kadar heyecanlanmasına hak veriyorum. Tüm bunları sindiremiyorum...! Birincisi, Ichinose-san! Kendini saklamasının kesinlikle çok sevimli olduğuna katılıyorum! İkincisi, Sasaki-san! Sevinçten zıplayacak kadar heyecanlanman seni bir ortaokul öğrencisi gibi gösteriyor, o yüzden kes şunu! Burada seni izleyen küçük çocuklar var... Ah doğru ya, o zaten ortaokulda. Zıplayıp dururken vücudunun hareket edişi fazla uyarıcıydı. Yukarı... aşağı... yukarı... Tamam, dur. Bundan sonra okulda beraber gezeceğiz, böyle hissedemem.
Ve bu yetmezmiş gibi, ikisi şimdi beni ortadaki direk yaparak bir yakalamaca oynamaya başladılar. Yanlışlıkla bana her çarptıklarında içimi bir sevinç dalgası kaplıyordu. Evet, bunu kabul etmeli ve tadını çıkarmalıyım. Ergen bir erkek olarak buna göz yummak ayıp olurdu. Bir tur daha lütfen?
“Aman be! Benden öyle kaçmana gerek yok—Ha?”
“...Ne?”
Tam Sasaki-san’ın bir ortaokul öğrencisi olduğunu kabullenip içimdeki uyuyan babalık içgüdülerimi uyandırmıştım ki, aniden durup sol koluma yapıştı. Cidden burada mı duracaksın? Hareket edemiyorum, biliyorsun değil mi? En ufak bir kıpırdanma bile çok kaba kaçardı.
“Bekle, sen... Yuki-chan mısın?”
“Ha? Fuuka-chan?”
Bir dakika, bu ikisi birbirini tanıyor mu? Yuki-chan ve Sasaki-san, şaşkın ve kafası karışmış bir halde birbirlerine baktılar. İkisi de hemen hemen aynı yaştaydılar, bu yüzden daha önce tanışmış olmaları tuhaf olmazdı. Özellikle de soyadları aynıyken.
“Gerçekten sen misin, Yuki-chan?”
“Fuuka-chan...? Neden böyle görünüyorsun...”
“A-asıl sana demeli... Çok farklı görünüyorsun...”
...Hm? Burada bir şeyler ters gidiyordu. Karşılaştıklarına pek de mutlu olmuş gibi görünmüyorlardı. Böyle görünmek mi...? Farklı görünmek mi? Onlarda tuhaf olan ne vardı ki? İkisi de benim gözümde güzelliğin altın standardıydı.
“Ichinose-san, bir şey biliyor musun?”
“...”
Ichinose-san arkamdan ikisini süzdü ve başını iki yana salladı. O da bir şeylerin pek doğru gitmediğini hissediyor ve endişeleniyordu. Ah dostum, onu öyle bir korumak istiyorum ki anlatamam. Babalık içgüdülerim patlamak üzere. Ona bir atıştırmalık falan veresim var.
“Siz ikiniz tanışıyor musunuz?”
“Ha...?! E-evet! İkimiz de aynı ortaokuldayız ve geçen yıl aynı sınıftaydık.”
“Ne... Yuki-chan, sen Mishirohama'dan mısın?”
“Neden bu kadar şaşırdın? Bu biraz kaba değil mi? Oradan olmamla ilgili bir sorunun mu var? Ben abiciğimin kız kardeşiyim, unuttun mu? Bunu tahmin etmeliydin.” Yuki-chan bana bakarken yine o keskin bakışlarından birini fırlattı.
Korkuyorum. Gerçekten korkuyorum, yardım edin... Sırf nefsi müdafaa olsun diye çantasından bir sersemletme tabancası çıkaracakmış gibi bakıyor. Ya da belki bir suç önleme zili. Eğer burada o zili çaldırırsa anında okuldan atılırım. Ayrıca... gerçekten aynı okuldan mı? Bu... ah dostum, bu o okul hakkındaki imajımı tamamen yerle bir etti. Orayı Sasaki-san gibi prenseslerle dolu bir okul sanıyordum. Ama bu yandere brocon güzele bakınca, bir anda tüm saygımı yitiriyorum.
“Oh... vay canına... Yuki-chan ne kadar da çok konuşuyor.”
“Ne, Fuuka-chan...!”
Dünyam sarsılırken Yuki-chan da paniğe kapılmaya başladı. Onu bu kadar duygusal görmek nadir bir olaydı. Sanki gözlerindeki tüm o karanlık dağılmış gibiydi, neredeyse gözlerime inanamayacaktım.
“Bir saniye, yani Yuki-chan okulda pek konuşmaz mı?”
“Evet! O tıpkı bir kuudere gibidir; sessiz ve güzel!”
“Kuudere.”
“Fuuka-chan…?!”
Sasaki-san’ın ağzından bu kelimenin çıkacağını hiç tahmin etmemiştim. Bir an için bu dünyada yaşama isteğim tamamen söndü. Ayrıca, Yuki-chan ve kuudere mi? Yandere değil de kuudere öyle mi? Kuudere’nin o havalı kısmını dolduracak neyi var ki? Şu an karşımda duran kız, romantik komedi başrolünün küstah küçük kız kardeşinden başkası değil.
“Sen rol mü yapıyorsun?”
“H-Hiç de bile! Sadece abiciğimden başka kimse ilgimi çekmiyor, o kadar!”
“Bunu böyle halka açık bir yerde çığırarak söylemezsen çok sevinirim.”
Etrafımızdaki herkes aniden bize döndü. Genç, yaşlı, kadın, erkek fark etmeksizin hepsi bakıyordu. Şu yandere tipi kız kardeş rollerini bir kenara bırakır mısın artık? Birkaç yıl içinde dinleme cihazlarını engelleyen aletler peynir ekmek gibi satılacakmış gibi hissediyorum. Güvenlik şirketleri herhalde bir sonraki reklam yüzü olarak onu seçecekler. Belki de odanın köşesinde duran ve aniden gözlerinden ışınlar çıkaran bir pelüş oyuncak olur.
Yine de bir bakıma mantıklı geliyordu. Kız ortaokuluna gittiği için Sasaki ile beraber olma şansı yoktu. Okulda neden tam bir kaçığa dönüşmediğini bu açıklıyordu. Abisine olan bu aşırı düşkünlüğünü çıkarırsanız, başkalarıyla ilgilenmeyen, sıradan, küstah bir kızdan farkı kalmıyordu.
“P-Peki ya sen Fuuka-chan?! Bu kıyafetler de ne böyle… Ne zamandan beri bu kadar olgun şeyler giymeye başladın? En son karşılaştığımızda, ilkokul öğrencisinin bile giymeyeceği—”
“Vaaaaay! Dur! Dur dur dur!” Sasaki-san panik içinde Yuki-chan’ın ağzını elleriyle kapattı.
Şu an gözüme bir üniversite öğrencisi gibi göründü ki bu da tüm sahneyi çok daha tehlikeli bir hale getiriyordu. Hemen ardından Sasaki-san, Ichinose-san’a bir bakış attı. Benim tepkimle pek ilgilenmemesinin sebebi muhtemelen bu gerçeği zaten biliyor olmamdı. Geçen yaz tatilinde o mağazaya gittiğimizde söylemişti. Yine de onu bu tarz kıyafetlerle hiç görmediğim için içten içe hüsrana uğramaktan kendimi alamıyordum. Eğer yalnız olsaydım, öfkeyle ayaklarımı yere vururdum.
“Şey…” Ichinose-san ne yapacağını bilemez halde bana baktı.
Görünüşe göre bu durum onun idare edebileceğinden çok daha fazlasıydı. Özellikle de Yuki-chan ile ilk kez tanıştığı için. Tanımadığın bir arkadaşının arkadaşı aniden ortaya çıkmış gibiydi. Ve Ichinose-san’ı tanıyorsam, muhtemelen en başa çıkamadığı tip buydu.
“Anlaşılan ikisi de daha önce şahit olmadıkları yepyeni bir tarafı görünce şaşkına döndüler.”
“……”
Ichinose-san, ikisine bakarken benim değerlendirmeme katılıyor gibiydi. Tabii ben de pek farklı sayılmazdım çünkü Yuki-chan’ı sadece yandere bir abi düşkünü olarak tanıyordum. Gözbebeklerinin bu kadar ışık saçabildiğine dair en ufak bir fikrim yoktu… Gördüğüm kadarıyla ve birbirlerine hitap şekillerinden anladığım kadarıyla, en azından her günü beraber geçirecek kadar yakın değillerdi. Belki sıra arkadaşı seviyesindedirler? Eğer Yuki-chan’ı buradan itibaren yanımıza alırsak, bu durum Sasaki-san’ı arka planda kalmaya zorlayabilirdi. Ortak bir arkadaş olarak bu durumu idare etmek benim görevimdi.
“Her neyse, madem Sasaki-san bizi buldu, biz artık yolumuza baksak iyi olur.”
“Ha?”
“Abini bulmada bol şans Yuki-chan. Eğer birileri sana asılacak olursa kendini korumak için gizli bıçağını, sersemletme tabancanı veya zincirlerini kullanmayı unutma.”
Sasaki-san şok içinde bana bakakaldı. Sorun değil, o başının çaresine bakabilir. Onu tanıyorsam, yasaları ve toplumsal ahlakı çiğnemek pahasına elinden gelen her şeyi yapacaktır. Asıl maceramız şimdi başlıyor…!
“Bir dakika bekle bakalım. Kaçmana izin vermiyorum.”
“Neden ya?!”
Kolumu kavradı, bırakmıyordu. Normalde böyle aşırı bir fiziksel temastan dolayı kendi kendime sırıtırım ama şu an tek hissettiğim, bir miktar sinirle karışık dehşet ve korkuydu. İşin o son kısmı tüylerimi ürpertiyordu. Radyo dalgaları bana ulaşabildiği sürece ondan kaçışım yokmuş gibi hissediyordum. Onunla numara alışverişi yaptığım an şansım yaver gitmeyi bırakmıştı. Her türlü direniş beyhudeydi. Bir şeye yeltenecek olsam, göz açıp kapayıncaya kadar bileklerimde kelepçeleri bulurdum.
“Gerçekten bir ortaokul kızını böyle bir kalabalığın içinde yapayalnız bırakmayı mı planlıyorsun? Abiciğim asla böyle bir şey yapmazdı. Ayrıca, abiciğimi körlemesine aramak yerine sizinle takılmak çok daha etkili olacaktır, bu yüzden beni yanınızdan ayırmanıza izin vermeyeceğim.”
“D-Doğru! Sajou-senpai, onu yalnız bırakamayız…”
“Ha? Sasaki’nin nereye gidebileceğini çözmek için bütün haritayı ezberlememiş miydin?”
“Gidebileceği pek fazla yer yok, o yüzden gerek kalmadı.”
Demek Yuki-chan bile bu festivalin tüm planını ezberleyememişti. Eh, mantıklı… Resident Evil’da seçtiğin karaktere göre harita düzeninin tamamen değişmesi gibi, bunu anlayabiliyorum.
“…”
“Sajou-senpai, o kadar rahatsız olmuş bir yüz ifadesi takınmana gerek yok…”
“Bu kişi oldukça sinir bozucu…”
Yuki-chan’ın abisini ne kadar önemsediğini düşününce, kendimi her türlü belanın içinde bulacağımı şimdiden görebiliyordum. Ichinose-san ve Sasaki-san ile okulda dolaşırken o yumuşacık, tasasız havanın tadını çıkarmayı gerçekten dört gözle bekliyordum, bu yüzden hayal kırıklığımı pek gizleyemiyordum. Ve Yuki-chan ile karşılaştığımız andan itibaren, liderlik koltuğunu benden çalmaya başladığını hissediyordum… Bir saniye, yoksa o da beni rehberliğe muhtaç koyunlardan biri olarak mı görüyor?! Pekala, eğer oysa sorun değil, hehe~
“…Peki, madem öyle, biz etrafı gezerken sen de takılabilirsin Sasaki-san. Bir noktada abini buluruz, o zaman gelir seni alır, dert değil.”
“Gelip beni alır mı? Tabii ki beni senin o şeytani ellerinden kurtaracak.”
“Tamam, vazgeçtim, seni burada bıraksam daha iyi olacak sanırım…”
“Tamam, tamam, sakin ol…” Sasaki-san beni yatıştırmak için kulağıma fısıldadı.
Bana resmen bir at gibi davranıyordu… Fena değil. Bahisleri açıyorum, ondan harika bir jokey olurdu. Airi-chan ile bu konuda epey tecrübem var, o yüzden ben ortalıkta süzülürken sırtıma atlamasına pek ses çıkarmazdım herhalde… Bir de beni kırbacıyla tokatlar mıydı? O-Oh…? Yutkunur
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.