Kültür Festivali'nden önceki son gün gelip çatmıştı; okul, bu büyük etkinlik için hazırlık yapan öğrencilerle ana baba günüydü. Biz 1-C sınıfı olarak bilmece turnuvamız üzerinde canla başla çalışıyorduk ancak bildiğiniz üzere, bir kültür festivali demek okulun her karışının kullanılması demekti. Gelişigüzel bırakılmış banklar, uzun masalar... Her şey öğrencilerin işini kolaylaştırmak için oradan oraya taşınıyordu.
“Tiyatro kulübü gerçekten inanılmaz. Resmen kendi sahnelerini kuruyorlar.”
“Bir TV stüdyosu gibi profesyonelleri çağıracak halleri yok ya. Sahne oyunu sergileyeceksen her şeyi kendin halletmen gerekir.”
Kültür Festivali yürütme komitesinde yardımcı olduğum için tiyatro kulübünün neler çevirdiğini gayet iyi biliyordun. Ekim ortasına gelmiş olsak da, biz erkeklerin bu hummalı çalışması havanın ne kadar serin olduğunu insana unutturuyordu. Kendi sınıfımızın işlerini bitirdikten sonra, ben dahil tüm erkekler sınıfa dönüp üzerimizdeki su gibi olmuş siyah tişörtlerle kendimizi yere bıraktık.
“Ooo, baksanıza! Siyahlar içindeki Sajocchi çok tuhaf görünüyor!”
“Şunu sanki kötü adam karakter gelişimimi tamamlıyormuşum gibi söylemesen olmaz mı?”
“Karanlık Sajocchi!”
“Sıkıntıdan patlıyorsun, değil mi?”
Duvara yaslanmış öylece dururken kızların bakışlarına aldırmayacak kadar takatim kesilmişti. O sırada Ashida, üzerinde o her zamanki kışlık üniforması ve sarı örgü hırkasıyla yanıma yaklaştı. Aklına ne gelirse benimle konuşmaktan bir an bile çekinmezdi zaten. Uzun tırnağını kalçama batırıp dururken, bir yandan da zerre umurumda olmayan şeylerden bahsediyordu. Bu esnada erkek basketbol takımının menajeri Hashimoto, başka bir kulüp üyesine elinde havluyla yaklaşıp “İyi iş çıkardın,” dedi. Yaydıkları o romantik dalgalar ruhumda hasar bırakmaktan başka bir işe yaramıyordu. Ah, dur, gıdıklanıyorum!
Natsukawa’ya gelince, o her zamanki gibi komiteyle çalışıyordu. Benim oradaki işim bittiği için sınıfa yardıma gelmiştim. Komitede, öğleden sonra dizilerinin prensi Ishiguro-senpai olduğu sürece bir sorun çıkacağını sanmıyordum. Yani, Gou-senpai’de tam öyle bir tip var. Hem bir başkomiser rolünü hem de azılı bir suçluyu rahatlıkla canlandırabilir. Hatta belki de bir jigoloyu, kim bilir?
Ashida’nın Natsukawa enerjisi tükendiği için gelip beni darlıyordu. Seni gidi... Benim de Natsukawa-genim bitmek üzere zaten! Kız olmak ne rahat arkadaş. Natsukawa burada olsa, Ashida hiç çekinmeden üzerine atlayabilirdi. Bense sadece yanından geçerken havada asılı kalan o az miktardaki hafif kokusunu içime çekip enerji depolayabiliyorum...!
Aklımı kaçırdığımın farkındayım; hatta Ashida bile Natsukawa’ya olan bu sarsılmaz inancım ve bağlılığım karşısında tiksintiyle bakıyordu. Natsukawa’nın doğum günü hakkında konuştuğumuzdan beri, ona alacağım doğum günü hediyesi konusunu bir daha açmadı. O zamanki yüz ifadesini hala unutamıyorum. Bu konuyu kesinlikle tabu ilan etti, değil mi? Sorun değil, yine de uygun bir tavsiye verebilirim. Sorman yeterli.
“Hey, şuna bak! Düğmeye basınca tıpkı o bilgi yarışmalarındaki gibi ses çıkarıyor! Müthiş değil mi?”
“Ha, şu mu? Üstündeki soru işareti yanan şapka zımbırtısı.”
“Aynen öyle. Hatta bir ara şapkayı yerinden uçurdu. Boyun askısı yaptığımızda ise neredeyse katılımcıyı boğuyordu.”
“Korkunç!”
Bilmece turnuvasının ilk turunda beş katılımcı olacak şekilde ayarlanmıştı ama soruların bu okulu ziyarete gelen çocukların seviyesinde olması gerekiyordu. Basit bir eğlence için kimsenin boğulmasına gerek yoktu. İyi ki o fikri reddettik.
“Pekala, o zaman sana bir soru, Sajocchi.”
“Şimdi ne istiyorsun?”
İşimin bir kısmını daha bitirdiğimde, Ashida aniden sanki bir bilgi yarışmasındaymışız gibi davranmaya başladı. İlginçtir ki bu durum bizim sınıfta bir akım haline gelmişti. Özellikle soruları hazırlama işi kızlarda olduğu için elimizde gereğinden fazla soru birikmişti. Son birkaç gündür en az yirmi tanesini cevaplamıştım ve kafam çoktan çorbaya dönmüştü.
“Karşındakini bin defa öptüğün bir etkinliğe ne denir?”
“B-B-Bin defa öpmek mi?!”
“Ne diye bu kadar telaşlandın? Ayrıca bana öyle baka kalma, beni korkutuyorsun.”
Cevabı bilmeyince sorunun kendisi kulağa sapıkça geliyordu haliyle. Tabii ki dilim damağım birbirine dolanacaktı. En hovarda çocuk bile buna “Ne?!” derdi. Bir deneyin de görün.
“...Amerika’da mı yapılıyor bu?”
“Bu bir bilmece, yani yerin önemi yok. Amerikan kulüplerindeki etkinliklerden bahsetmiyoruz.”
Japonya için düşünmesi bile imkansız bir şeydi ama söz konusu sınırsız imkanlar ülkesi Amerika olunca kulağa pek de uzak gelmiyordu. Sonuçta özgürlükler ülkesi.
“Bin... bin... bin...?”
Lanet olsun. Normalde bu tarz bilmecelerde gayet iyiyimdir ama durumun aniliği dengemi altüst etti.
“Hadi sana bir ipucu vereyim. Öpücük için kullanılan başka bir kelime söyle.”
“Muck?”
“İğrençsin.”
“Neden ya?!”
Kendisi sormuştu oysa! Hem öpücüğün başka bir adı da budur. Fransızcada baiser denir... Yani yanlış sayılmam, değil mi? Neden sadece tahminde bulunduğum için sapık damgası yiyorum ki? Hak etmiyorum, değil mi? Sakin ol. Öpmek... bin defa. Ha? Bunu bin defa mı yapıyorsun? İyi değil, bu miktar kafamı döndürüyor. Bir çapkın bile bu sayı karşısında sarsılırdı herhalde. O kadar çok öpüşürsen dudakların soyulur be.
“Bir ipucu daha ver.”
“Bir tane daha mı? Bence bu soru bir çocuk için bile kolay.”
Sakın çocuklara yönelik bir etkinlikte bin öpücükten bahsetmeye kalkma. Ya ebeveynleri paniğe kapılırsa? Hele bir de Natsukawa katılıyorsa durum daha fena... Aslında, Natsukawa’nın o aşırı ablacı tavırlarını düşünürsek, Airi-chan istese gerçekten bin defa öpebilir. Tamam, bir şey demedim say.
“O-O zaman... öpücük nasıl bir ses çıkarır?”
“Öpücüğün... sesi mi?”
Şey... sadece kısa bir temastan ibaret küçük bir öpücük düşündüğümde, pek de ses çıkacağını sanmıyorum, değil mi? Yani bana Fransız öpücüğünün nasıl bir ses çıkardığını mı soruyorsun? Yoksa sadece ben mi böyle düşündüğüm için bir sapık oldum? Farkında olmadan ne ara bu kadar büyüdüm ben?
“Hey, neden bana öyle bakıyorsun?! Ayrıca alt tarafı bir ipucu verdim, neden ben utanıyorum şu an!”
“E, söyle o zaman. Hangi öpücük ses çıkarır ki?”
“Ha? Onu kastetmemiştim! Seni sapık!”
“Konuyu sen açtın!”
“Ben efekt olan sesten bahsediyorum! Bir bilmecenin bu kadar gerçekçi olmasına gerek yok!”
“O zaman baştan söylesene! Hayal gücümü zorluyorsun!”
“Kes şunu! Şimdi benim de gözümün önüne gelecek!”
Birbirimize karşı genellikle filtremiz olmadığını biliyordum ama sonuçta bir erkek ve bir kızdık. Bazı şeyler her şeye rağmen tuhaf kaçabiliyordu. Ayrıca, özünde bu kadar masumken nasıl olup da aşk meşk işlerinden böyle rahatça bahsedebiliyordu? Ashida’yı hiç bu kadar bayılma noktasına gelmiş, yüzü kızarmış görmemiştim. Ama her neyse, sadede gelelim... Bir ses efekti, ha? Ve ondan bin tane... Tamam, buldum.
“Öpücük sesi chuu, bin defa da senkai olduğu için, chuusen-kai yani çekiliş olur.”
“Doğru! Zihninin sandığım kadar çürümemiş olmasına sevindim.”
“Sana demeli. Bu kadar saf kalpli olduğunu hiç bilmiyordum.”
“Kapa çeneni be!”
Ashida ile biraz dalga geçince, yüzünü bir saniye daha görmemi istemiyormuş gibi arkasına bakmadan kaçtı. Ashida’yı hep kanı kaynayan bir spor kulübü üyesi ve tam bir popüler tip olarak gördüğüm için, onu böyle eli ayağına dolaşmış görmek içimi bir hoş etti. Belki de içimde bir yerlerde gizli bir sadist niteliği yatıyordu? Ama cidden mi? Popüler olmayan bir çocuğu sadist yapmak mı? Bu hiç adil değil.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.