Bir Meleğin İnişi ve Tehlikeli Sular

Ichinose-san o şekilde fırlayıp gittiğinde öğle yemeğimizin çoğunu bitirmiş olduğumuza ne kadar şükretsem az. Eğer olaylar daha yemeğe yeni başlarken yaşansaydı, muhtemelen bu durumun içinde kalmaktansa gerçek cehenneme gitmeyi tercih ederdim. Neyse ki Ashida’nın “Artık dönsek mi?” demesiyle bu felaketten yırttık. Natsukawa da şaşkın bir tavırla “Haklısın,” diye karşılık verince konu kapandı. Başımı kaldırıp gökyüzüne, daha doğrusu çatının beton tavanına dik dik baktım. Köşede, sıkış tıkış duran küçük bir kırlangıç yuvası çarptı gözüme. Dişini sık oğlum... Ölmek yok, değil mi Akiko? Lütfen biri beni kurtarsın.

Bu nasıl bir durumun içindeyim böyle? Sanki gruba ait değilmişim de, aralarına sızmış tuhaf bir sapıkmışım gibi muamele görüyorum. Yani yine en başa mı döndüm? Lanet olsun... Belki de araya biraz mesafe koymalıyım diye düşündüm ve somurtan Natsukawa’nın gerisinde kalmak için adımlarımı yavaşlattım. Tam o sırada Ashida yanıma geldi. Acaba bu durumdan kurtulmanın bir yolunu mu buldu? Aferin sana Ashida. Gel de şu saçındaki dik tutamı bir seveyim.

“Sajocchi, geri zekâlı mısın sen? Gözümüzün önünde neden Ichinose-chan ile flörtleşmeye başladın ki?!”

“Ha?!”

Sesini kısıp üzerime böyle bir bomba mı bırakacaktı yani?!

“Ne alakası var! Tabii ki şaka yapıyordum! Onun gerçekten Sajocchi trenine atlayacağını hiç düşünmemiştim!”

“Belki de onu fazla şımartıyorsun? Tam öyle bir kız tipi var onda, eğer dikkat etmezsen dönüşü olmayan bir noktaya varacaksın!”

“Iıgh...!”

Resmen nasihat moduna geçti. Seni gidi küstah ukala... demek isterdim ama kendimi savunacak tek bir kelimem bile yoktu. Dediği gibi, Ichinose-san samimiyet basamaklarını biraz fazla hızlı tırmanıyor gibiydi. Birlikte çalışmaya başladığımızda ilişkimiz olabilecek en kötü başlangıcı yapmıştı, bu yüzden kafamda hâlâ “Kendimi ona sevdirmeliyim!” modu açıktı. Ama suç bende mi? Kim onun gibi bir kızı şımartmaz ki?

“Aklın fikrin Ichinose-chan’da. Çok önemli bir şeyi unutuyor olmayasın...?”

“Ha? Önemli bir şey mi...?”

“Bu ayın sonu. Hatırlıyorsun, değil mi?”

“Kaha, unutmamın imkanı var mı be.”

Gerçekten de bu ayın sonunda büyük bir olay bizi bekliyor. Shibuya’daki Cadılar Bayramı falan değil, hayır. Ondan çok daha, ama çok daha önemli bir şey. Bunu hatırlayıp hatırlamadığımı sormak, adımı sorup sormamakla aynı şey.

“Natsukawa’nın yeryüzüne indiği gün, değil mi?”

“Tam üstüne bastın.”

31 Ekim, Natsukawa’nın gelişi... Ya da daha yaygın adıyla doğum günü. Gerçi bu noktada bir meleğin yeryüzüne inişi demek daha doğru olur. Milattan önce ve sonra gibi, ondan sonra yeni bir çağ başladı sanki. Çık gel artık Shenlong, dileğim belli.

“Hazırlık yapıyor musun bari?”

“Geçen sene 1 Kasım’dan beri yapıyorum.”

“İğrençsin.”

Hop, bana öyle tepeden bakmasan iyi edersin. Özellikle eski halim için Natsukawa’nın doğum günü, ona en halis niyetlerimi bir adak olarak sunmamı yasal olarak zorunlu kılıyordu. Bu bağlamda yasal ne demekse artık? Her neyse, daha saat gece yarısı olur olmaz bir sonraki yılın hediyesini düşünmeye başladığımı hâlâ hatırlarım. Bu artık aşk acısı falan değil, resmen bir hastalık seviyesine ulaştı. Deliriyorum herhalde, değil mi? Natsukawa’nın bana hâlâ vakit ayırıyor olmasına inanamıyorum.

“H-Hey...!”

“!”

Ashida ile ben, geçmişteki halimden aynı ölçüde tiksinirken, Natsukawa aniden bir yerden fırlayıp aramıza girdi. Daha doğrusu, varlığıyla beni kutsadı. Çok teşekkür ederim.

“S-Siz ikiniz ne fısıldaşıyorsunuz...?”

“Bittiğim an...”

“Ha...?”

“Ah, şey...”

Ucuz atlattım... Natsukawa’nın öyle somurtması az kalsın beni oracıkta öldürüyordu. Ama elimde değil, ne yapayım? Çok tatlı görünüyor.

“Önemli bir şey değil. Ashida sadece senin—”

“Gaaaaaaaaaaaaaah!!”

“Mgh?! Nggggh?!”

Natsukawa’ya dürüstçe cevap verecektim ki Ashida elleriyle ağzımı kapatarak beni durdurdu. Sadece susturmakla kalmadı, sanki boynumu kıracakmış gibi asıldı. Canım yandı be... Avucunu yalarım bak, sakın şüphen olmasın. Bunu istiyorsun, değil mi? Yaparım bak.

Sonunda bu dürtümü kontrol etmeyi başarıp Ashida’nın ellerini ittim. O ise omzumdan tutup beni zorla Natsukawa’dan uzaklaştırdı.

“Oğlum... Az kalsın söyleyecektin, değil mi? Bunun gizli kalması gerekmiyor mu?”

“Yani, bunca şeyden sonra neden sürpriz yapayım ki? Hediyesini vermek için sabahın köründe kapısına dayanmayı planlıyorum zaten.”

“Bir sapık gibi davranırken nasıl bu kadar sakin kalabiliyorsun... Buna ne desem bilemiyorum ki.”

“Of! Yine ne karıştırıyorsunuz siz ikiniz...!”

Arkama döndüğümde Natsukawa’nın ellerini göğsünde birleştirmiş, öfkeyle söylendiğini gördüm. Bak, senin yüzünden Ashida! Böyle devam edersen kızın kalbi kırılacak!

“Aman canım, kızma hemen Aichi. Önemli bir sebebi vardı—”

“...Neymiş o sebep?”

“Şey... Sajocchi’yi azarlıyordum! Ichinose-chan söz konusu olunca fazla yapışkan davrandığını söylüyordum!”

“...”

Kes şunu geri zekâlı. Beni Natsukawa’nın öfkesine karşı kalkan olarak kullanma. Bir de Ichinose-san ile olan ilişkimi karıştırma işin içine. Aramız açılırsa kederimden ölebilirim. Ashida’nın dediklerini duyan Natsukawa, şimdi gözlerini dikmiş bana sertçe bakıyordu. Tuhaf... Normalde bu nadir ifadeye bayılırdım ama bu sefer tadını çıkaramıyorum. Neden böyle köşeye sıkıştırılıyorum ki...

“...B-Bundan sonra daha dikkatli olacağım.”

“...Güzel.”

Daha fazla tartışmak sadece ucu bana dokunacak bir işe dönüşürdü. Bunu hissettiğim için uysalca başımı sallayıp sözümü verdim. Kısa bir sessizlikten sonra Natsukawa bu cevabı verdi, arkasını döndü ve yine önden yürümeye başladı.

“Nanik.”

“Seni gidi...!”

Ashida bana dil çıkarıp Natsukawa’nın peşinden koştu ve sırtına yapıştı. Natsukawa’nın dudaklarından dökülen hafif çığlık ruhumu neredeyse göğe uçuracaktı. Çok kıskandım... Ben de öyle şakalaşmak, birbirimize yapışmak istiyorum. Neyse, giden gitti artık. Sonuçta Ashida, Ichinose-san ile olan etkileşimim hakkında söylenmekte sonuna kadar haklıydı. Natsukawa’nın kalbi ise hâlâ çok saf. Okulda böyle uygunsuz bir durum yaşanmasından rahatsız olmasını anlayabiliyorum.

“...”

Yine de Natsukawa’nın tavırları ve tepkileri artık pek mantıklı gelmemeye başladı. Kendimi onu ulaşılamaz bir çiçek olarak görmeye ve elimden geldiğince ondan uzak durmaya hazırlamıştım; ama yine de neredeyse eskisi gibi iletişim kuruyoruz. Dünkü o şanslı sarılma olayından sonra, sanırım biraz heyecanlandım ve tamamen Natsukawa’ya odaklandım. Erkekler basit varlıklar işte. Umarım farkında olmadan onu yine kızdırmam. Gerçi önümde gül gibi geçinen o ikiliyi izleyince, tüm dertlerim galaksimizin dışına, uzayın derinliklerine uçup gitti.

Sınıfa döndüğümüzde, Shirai-san ve Okamocchan, Ichinose-san’ın neden kendinde olmadığını sorgulayarak beni fena terlettiler. Ashida ve Natsukawa da onlara katılıp beni her yönden köşeye sıkıştırınca, kendimi yerdeki bir toz zerresi kadar değersiz hissettim. Tahmin edeceğiniz gibi, böyle kızlardan gelen ağır sözler bir erkek üzerinde özellikle etkili oluyordu; hele bir de kombo yapan, kaçınılmaz kritik vuruşlu hileli saldırıları yok mu... En kötüsü de, bu yeteneklerin kilidini açmak için bir korku oyununu kaydetmeden iki saatin altında bitirmeleri falan gerekmemişti; bunlar kızların başlangıç ekipmanıydı resmen. Ablam beni bu kadar iyi eğitmiş olmasaydı, muhtemelen şu an çatıya doğru yol alıyor olurdum. Ulu Tanrım... Bizim gibi kırılgan erkeklere güç ver.

Beşinci ders biter bitmez kendimi erkekler tuvaletine attım. Hayatımda ilk defa kızlarla aynı odada bulunmak bu kadar tuhaf hissettirmişti. Neyse ki ortaokuldan bir arkadaşıma rastladım da, ettiğimiz o saçma sapan muhabbetten sonra kalbimdeki yaraların yavaş yavaş iyileştiğini hissettim. Bazen ilkel benliğine dönmekten zarar gelmez.

“Ah.”

“Ayy?!”

“Benden neden korkuyorsun ki Sajocchi?”

Tuvaletten çıkar çıkmaz yanımda bir ses duydum; meğer Ashida’ymış, o da işini bitirmiş. Ama az önce yaşananlardan dolayı gayriihtiyari bir çığlık atıp geri adım attım. Bu hoşuna gitmemiş olacak ki üzerime doğru yürüyüp dik dik baktı.

“Kızlar korkutucu.”

“Bunu sen kaşındın.”

Ichinose-san ile ilgilenmeye çalışıyorum diye başıma bu kadar bela yağacağını düşünmemiştim. Şakalarım hiç de şaka değilmiş gibi görünecek şimdi.

“Ayrıca, neden Aichi’ye de aynı nazik şekilde davranmıyorsun?”

“Sadece iğrenç görünmez miyim?”

“Valla o göbeğini sunma olayın çok komikti, hakkını yemeyeyim.”

“Komik...”

Emin misin? Şimdi sakinleşip düşününce, benim yaşımdaki bir kıza söylenecek ne kadar çılgınca bir şey olduğunu fark ediyorum. Ichinose-san’dan başka biri olsaydı, konuyu muhtemelen önce ahlak kuruluna, sonra okula, aileme, polise ve son olarak da hayatımı bir anda bitirecek olan ablama taşırdı.

“En azından Aichi’nin doğum gününü hatırlıyorsun...”

“Cidden unutacağımı mı sandın?”

“Sanmadım da... Yaşananlardan sonra belki geri durursun diye düşündüm.”

“Asla. Doğum günü bu, tabii ki kutlayacağız. Ve o Natsukawa, bunu sonuna kadar hak ediyor. Bu kadar basit.”

“Peki geçen sene ne almıştın ona?”

“Kolye.”

“Çok ağır bir hamle!”

Neden tiksinmiş gibi konuşuyorsun? Bence güzel bir kolye ve zinciri, Natsukawa’nın o göz alıcı köprücük kemiğini azgın bakışlardan saklamanın en iyi yoluydu. İnsanların kıyafet giymesi gibi, Natsukawa’nın da yakasından gözüken dekoltesini gizlemesini gerekli görüyorum. Ortaokuldaki tüm o çarpık fetişlerim sadece bunun sayesinde düzeldi. Biri beni öldürsün, neler düşünüyorum ben?

“Ama... Geçen sene daha ortaokuldaydın, değil mi? Ay, eminim ne tepki vereceğini bilememiştir.”

Her ağzımı açtığımda şu olamaz deyip durmayı bırakır mısın? Gerçi haksız da sayılmazsın.

O kadar devasa bir hediyenin kızı darda bırakabileceği ihtimalini neden bir an bile düşünmedim acaba? Belki de sevginin miktarını harcanan paranın miktarıyla ölçmek gibi bir yanılgıya düşmüştüm... Bu gerçekten berbat. Natsukawa’nın o anki yüz ifadesi sonunda gözümün önüne geldi. O bakışı bir daha asla görmek istemiyorum. Ama neyse ki bu yıl öyle bir şey olmayacak.

“Dur tahmin edeyim, geçen seneden beri ne alacağını çoktan düşünmüşsündür?”

“Birkaç hafta öncesine kadar öyleydi. Ama bu seferki onun gibi abartı bir şey olmayacak.”

Gelecek yıl lisede olacağım, o yüzden marka bir şeyler alabilirim... Mezuniyete kadar ortaokuldaki halimin kafasından geçen tam olarak buydu. Daha çok kısa bir süre öncesine kadar böyle düşündüğümü fark edince tüylerim ürperiyor. Öylesine yakıcı bir aşk gerçekten korkunç, insanı resmen delirtiyor. Hangi ligde oynadığımı sonunda idrak ettiğim için mutluyum.

“Yani bu yıl daha sakin bir şeyler mi alacaksın?”

“Evet. Natsukawa ile şu anki ilişkimi göz önüne alırsak öyle aşırıya kaçamam.”

“Şey... Aslında o kadar da...”

Hayrola? Neden bu kadar rahatsız olmuş gibi bakıyor ki? Çizgiyi aşmadan uygun bir hediye bulmanın ne kadar zor olduğunu biliyorsun, değil mi? Pahalı ve saçma sapan bir şeyden ziyade, içinde çok daha fazla sevgi barındıran bir şey olmalı. Benim duyuma da öyle hemen güvenmemezlik etme.

“Peki, aklında ne vardı?”

“Yüzük.”

“Çok ağır!”

Sadece üç gram, tamam mı?

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.