Ne yapmam gerekiyor? Bu tek düşünce zihnimi sürekli meşgul ediyordu. Öyle aman aman bir sıkıntım yoktu aslında. Sadece Wataru ile aramıza giren bu mesafeyi bir türlü unutamıyordum ve bu beni endişelendiriyordu.
‘Artık eskisi gibi değiliz.’
O zamandan beri… o zamandan beri bir şeyler rayından çıkmıştı. Ne zaman rahatlasam, sözleri zihnimin bir köşesinde yankılanıyordu. O sözlerin anlamını zaten kavramış gibi hissediyordum, peki neden bir türlü unutamıyordum? Wataru da aynı şekilde garip hissediyor olmalıydı, emindim. Ama yine de sürekli telaşlanan, hatta bunu açıkça belli eden bendim. O zamanki yüz ifadesi ve durumun garipliğiyle savaşmaya çalıştığı diğer tüm anlardaki yüzü… hepsi aynıydı. Ve ne zaman bana öyle baktığını görsem, göğsümün derinlikleri buz kesiyor, zihnim boşalıyordu.
Sıra değiştirdikten sonra Wataru’nun arkasına düşmem gerekiyordu işte. O olaydan sonra onunla doğru düzgün konuşmak bile zor geliyordu. Yine de, ne zaman sınıftan çıksa, ne zaman geri dönse göz göze geliyorduk. Bu olduğunda, bana artık katlanamadığım o özür dileyen gülümsemeyi gösteriyordu. Kimin hatası olduğunu biliyordum. O tür bir ifadeyi göstermeye onu ben zorluyordum.
Sadece iyi anlaşmamızı istiyordum, başka hiçbir şey değil. Yine de, buna engel olan bizzat bendim. Asla eskisi gibi olamayacak mıyız? Airi hakkında bir daha övünemeyecek miyim, ona şirin demesini duyamayacak mıyım, onunla ablası arasındaki hikayeleri dinleyemeyecek miyim? Bir daha öyle birlikte gülemeyeceğimiz düşüncesi zihnimi doldurdukça tarif edilemez bir endişe ve kaygıya kapılıyordum.
Sadece üç gün önce, Wataru'yu durdurduğumda, kendimi tutmayı tamamen unutup alışveriş bahanesiyle kaçmıştım. Nedense içimden gelen bir şey beni buna zorlamıştı. Utanmış ve kıpkırmızı kesilmiş yüzümü ondan saklamalıydım. O zamanlar tek yapabildiğim kendimi acınası hissetmekti. Ve o zamandan beri sürekli bunu düşündüğüm, zihnim bu huzursuzlukla dolduğu için ‘çatlaklar’ belirmeye başlamıştı.
“…Ah.”
Yine bir hata yapmıştım. Daha önce kullandığım daksilin üzerine bir kat daha daksil çekmiştim. Tek bir kağıtta, bu hatayı zaten üç kez yapmıştım. Tüm bunlar olup biterken doğru düzgün odaklanamıyordum.
Haftada üç kez derslerden sonra yardım edeceğimize dair bir sözdü bu, ama o söz zaten tüm anlamını yitirmişti. Öğle arası ve ders bitimi öğrencilerin dinlenmesi gereken zamanlardı, peki neden ben böyle durmaksızın çalışmak zorundaydım? Sasaki-kun ya da o iki senpai ile aynı seviyede değildim, ama yine de sinir oluyordum.
“…Şu kısım hakkında, şey…”
“Ah, evet. Burayı şöyle yapmalısın—”
Üçüncü sınıflar her sorumu nazikçe ve detaylıca yanıtlıyorlardı. Ancak sesleri acı ve pişmanlıkla doluydu, onları izlemek bile içimi acıtıyordu. Neler oluyordu böyle…? Hepsi iyi insanlardı. İşi alt sınıflarına yıkacak tipler değillerdi gözümde. Yine de, komitedeki herkes bir şeylerin mantıksız olduğunu görebiliyordu. Hepimiz kontrolümüz dışındaki bir şeylerin korkunç derecede yanlış gittiğini fark etmeye başlamıştık. Ancak birinci sınıf olmamız, bunun tam olarak ne olduğunu öğrenmek için bizi çok zayıf bırakıyor, verilen işi yapmaya mecbur ediyordu.
Sonunda bir sınıra ulaşılmıştı. Üst sınıfların sağduyusu zayıflamış, kendi işleri olmasına ve yine de birinci sınıflara yardım etmekle görevlendirilmelerine rağmen açıkça hoşnutsuzluklarını göstermeye başlamışlardı. Hafifçe de olsa, iki taraf oluşmaya başlıyordu.
‘~~~♪’
“!”
Duruma hiç de uygun olmayan yüksek bir zil sesi duyuldu. Inoue-senpai sanki uzun zamandır beklediği bir bildirimmiş gibi, uzun tırnaklarını ekranda gezdirerek telefonunu kullanmaya başladı.
“Nakazono-kun ne dedi?”
“‘Gelin,’ diyor.”
Tahmin ettiğim gibiydi—muhtemelen herkesin aklından geçen buydu. Futbol kulübü yöneticileri Inoue-senpai ve Ogawa-senpai, komitedeki işlerin yürümediğini fark etmiş ve bunun yerine sürekli sıvışmayı tercih etmişlerdi. İkisinin de bizi bu kadar bariz bir şekilde geride bırakabilmesinin nedeni, futbol kulübünün bir bütün olarak komiteden duyduğu hoşnutsuzluğu dile getirmesiydi. Kulübe buradaki durumu anlattıktan sonra, sağdan soldan şikayetleri körüklemişlerdi. İkisi sadece komitenin çöküşüne yardım etmelerine rağmen, en ufak bir pişmanlık bile göstermeye tenezzül etmiyorlardı.
Daha doğrusu, bu komite hakkında artık hiçbir şey hissetmiyor gibiydiler. Bize kendilerinin değil, bizim onlara sorun çıkardığımızı hissettiriyorlardı. Bu ikisinin peşinden sürüklenen diğer ikinci sınıflar da rahatsızlıklarını belli ediyorlardı. Odada öyle canlı bir gerilim oluşmuştu ki, hepimizin tüyleri diken diken oluyordu. Sessizlik içinde işimize devam etmekten başka yapabileceğimiz hiçbir şey yoktu.
“Sen de, Taka.”
“E-Evet.”
Inoue-senpai, futbol kulübü kaptanının kız arkadaşıydı. Kulüp üzerinde ne kadar etkisi olduğunu bilmiyordum ama Sasaki-kun’un ona karşı gelmesinin imkanı olmadığını düşünüyordum. İşime devam ederken, belli belirsiz bir iç çektim. Yine de, bu üst sınıfları kötü insanlar olarak görmememin bir nedeni vardı. Başlangıçta bana ve diğer birinci sınıflara gerçekten nazik davranıyorlardı. Buraya kaytarmak niyetiyle gelmemişlerdi. Bu yüzden, her şeye rağmen hala buraya geliyorlardı. İyi niyetlerini görebiliyordum, bu yüzden hepimizle birlikte çalıştıkları sürece, eminim hala—
“A evet, Natsukawa-san, sen de bizimle gelsene.”
“Ha…?!”
Bu ani davet beni şaşırtmıştı. Bana soracaklarını beklemediğim için şaşkın bir tepki vermiştim. Sayısız bakış anında üzerime odaklandı.
“A evet, bayağı tatlı, eminim çocuklar sevinir.”
“Kulübe üye olmadığını söylemiştin, değil mi? Gelip bir baksana. Hatta direkt bize katılsana artık.”
“Yapma öyle~ Tüm çocukları bizden çalacak.”
“Benim Taito’m var, o yüzden sorun yok.”
“Ş-Şey…”
Inoue-senpai ve Ogawa-senpai kendi aralarında konuşmaya devam ederken, ben nasıl tepki vereceğimi bilemiyordum. Tanımadığım rastgele erkeklerin bana öyle dikkatle bakacağını duymak, beni her şeyden çok korkutmuştu. Sasaki-kun’a baktım, o da bana biraz umutlu bir bakış atmıştı.
“Yani… ne dersin?”
Bana öyle sorma… Durumun ciddiyetini anlıyor musun sen hiç? Açıkçası, işinden kaytarmanı hiç istemem, biliyor musun? Bu bitmek bilmeyen iş yığınından sıkıldığını ve rahatsız olduğunu anlıyorum, ama hepsini görmezden gelip başkasına yıkmak bana hiç de doğru bir seçim gibi gelmiyor. Eğer öyle yapsaydım, kendime Airi’nin ablası demeye gurur duyamazdım.
“Ş-Şey… üzgünüm ama yapamam.”
“Hıh? Neden?”
“Eee…”
Söyleyecek söz bulamıyordum. Ancak, onları burada adamakıllı geri çevirmezsem, küçük kardeşimin yüzüne bir daha bakamazdım. Kendine Airi’nin ablası demeye layık olmayan biri olmaktan korkuyordum. Bu hissin dürtüsüyle, doğru kelimeleri bulmak için zamanım yoktu.
“—Alt sınıf bir öğrenci, işini yarım bırakmamalı sonuçta.”
Korkunç derecede soğuk gelmiş olmalıydım. En azından, bu iki senpaiye ve Sasaki-kun’a söylememem gereken şeylerdi bunlar. Ne de olsa, her gün tam da bunu yaptıklarını düşünürsek, şikayet ediyormuşum gibi gelmişti. Ama elbette, bunu çok geç fark ettim.
“…”
“Ş-Şey, Natsuka—”
“Hıh. Sanki işimizi size, birinci sınıflara yıkıp kaçıyormuşuz gibi konuşuyorsun. Pekala, tamamen haksız da sayılmazsın. Seni davet ettiğim için üzgünüm.”
“Evet, sen bizden farklısın. Hiçbir kulübe üye değilsin, derslerin yerinde ve tam bir uslu kızsın. Gerçekten çok sıkıcısın. Sana iyi davranmaya çalıştığım için kendimi aptal gibi hissediyorum.”
Sözlerimi düzeltsem bile, kendime kazandırdığım nefreti silemezdim. Aslında, hiçbir şey geri alınamazdı, çünkü doğru olanı söylemiştim. Mantıklı bir argüman öne sürmüştüm, ama her zaman akılla tartışmak akıllıca değildi. O iki senpainin içindeki bu komiteye yönelik küçük iyi niyet ateşini söndürmüş, burayı muhtemelen bir daha gelmeye tenezzül etmeyecekleri bir yere dönüştürmüştüm. Kelimelerimi seçerken daha dikkatli olsaydım, bu yaşanmazdı.
“İşe bu kadar düşkünsen, o zaman bunları da yap.”
“…Ah…”
Kendi başarısızlığıma üzülürken, Ogawa-senpai kendi masasından, Inoue-senpai’nin ve Sasaki-kun’un masalarından belgeleri ve dosyaları toplayıp hepsini önüme koydu.
“—Aptallar. Hepiniz.”
Inoue-senpai bu son sözleri bize fırlattığında, onu gerçekten benden nefret ettirdiğimi bir kez daha fark ettim.
“…Natsukawa-san’sın, değil mi? Onun adına üzgünüm.”
“Ah, sorun değil…”
Inoue-senpai ile aynı yaştaki başka bir senpai özür dileyip daha önce bana verilen tüm belgeleri aldı. Yüz ifadesi yenilmiş gibiydi, sanki durumu düşünüyordu. Inoue-senpai ile aynı hissettiğini sanmıştım…
“Şey, biliyorsun işte…”
Ne düşündüğümü tahmin etmiş olmalıydı, çünkü yüzünü çevirerek bu sözleri kısık bir sesle mırıldandı. Bu sözleri duymam umurunda bile değilmiş gibiydi, sadece yerine geri döndü. Bu Takeuchi-senpai’ydi. Pek etkileşimimiz olmamıştı ama adını göğsündeki isimlikten hatırlıyordum. Kendimi içinde bulduğum bu gergin durum, bana uzun zaman önceki ailemi hatırlattı. Arkamdaki kapının açıldığını duyduğumda, yanlış nedenlerle de olsa bir nostalji hissettim.
“…Ha? Sasaki…kun…?”
“E-Evet…”
Sasaki-kun açılan kapıdan göründü, korkunç derecede garip bir ifade takınmıştı. Diğer ikisiyle kulübüne gittiğini sanmıştım, ama şimdi eşyalarını yerine bırakmış, önümde kuleler gibi yığılmış tüm belgelere bakmış ve Takeuchi-senpai’den özür dilemişti.
“Şey… kulübün ne oldu?”
“…Bıraktım.”
“Ha…?! Bıraktın mı?!”
“Ö-Öyle değil! Sadece…”
“Ah… anladım.”
Sözünü yarıda kesti. Tabii ki kulübü tamamen bırakmamıştı; sadece o diğer ikisiyle beraber işten kaytarmayı bırakmıştı. Bunu söylerken gözlerinde suçluluk dolu bir ifade vardı. Diğer ikisinin onunla gelmemesi bende hayal kırıklığı yaratsa da Sasaki-kun’un hâlâ bildiğim Sasaki-kun olduğunu anlamak içimi rahatlatmıştı.
“Şey, Natsukawa.”
“Efendim...?”
“Sajou hakkında... ne hissediyorsun?”
“Ha...?!”
Her şey çok ani olmuştu. Hâlâ yığınla işimiz olduğu için ikimizin de sadece işe odaklanacağını sanıyordum. Ancak o, durup dururken kucağıma böyle bir bomba bırakıvermişti. Yine yüksek sesle çığlık atınca, bana yönelen keskin bakışlar karşısında özür dilercesine başımı eğdim. Bi-bir dakika... Neden bana böyle bir şey sormuştu ki?
“Şey... Ne dedin?”
“...Pardon, boş ver. Unut gitsin.”
“Şey...”
Bunu dedikten sonra gözlerini benden kaçırmaya devam ederek kendini evrak dağının içine gömdü. Tam olarak anlayamıyordum ama bir şeye fena halde bozulmuş gibi görünüyordu. Sanırım bugünlük bunu görmezden gelmeli ve onunla konuşmamalıydım.
“...Sajou birkaç dakika önce buradaydı.”
“Ha...?!”
Bu yorum kafamı iyice karıştırmış, çevredeki herkesin bir kez daha hoşnutsuz bakışlarını üzerime çekmeme neden olmuştu. Başımı önüme eğip etrafa bakmaya cesaret edemedim. Sasaki-kun’a şöyle bir hesap sorar gibi bakmak istiyordum ama Wataru ile aramda tuhaf bir şeyler olduğunu anlamasını da göze alamazdım, bu yüzden vazgeçtim.
Yine de... Neden buradaydı ki...? Sasaki-kun’un yüz ifadesinden herhangi bir duygu kırıntısı yakalamaya çalışsam da o, gözlerini önündeki belgelerden ayırmıyor, lafın arkasını getirmiyordu. Sanki bu konu hakkında daha fazla konuşmak istemiyor gibiydi. Takındığı tavırdan çıkarabildiğim tek şey buydu.
İçimi açıklayamadığım bir öfke dalgası kaplamıştı. Inoue-senpai tüm işi üzerime yıkıp kaçıp gittiğinde bile neredeyse hiçbir şey hissetmemiştim... Ama konu Wataru olunca, kendimi amansız bir huzursuzluğun pençesinde buluyordum.
“Wataru... O çocuk sana bir şey mi dedi?”
“Ha...? Yani, bir şeyler söyledi ama... Ha? Natsukawa-san...?”
“......”
Sasaki-kun bir şeylerin ters gittiğini hissetmiş olmalıydı ki bir anda kafasını kaldırdı; gözleri kafa karışıklığıyla doluydu. Tavrımın ve yüz ifademim eskisi kadar sakin olduğunu sanıyordum ama bu soruyu sorarken sesimin ne kadar alçaldığını fark edince kendim de şaşırdım. Kendi bencilliğimin farkına varıp sessizce kendime kızdım.
—Neden sadece Sasaki-kun?
Aramız biraz bozuk olsa bile bu odaya kadar gelmiş, üstelik Sasaki-kun ile konuşmuştu; ama bana bir merhaba demeye bile tenezzül etmemişti. Şöyle bir kafasını uzatabilir ya da selam verebilirdi... Sadece... bana yardım edebilirdi...
“N-Natsukawa...?”
“Ah...”
Sasaki-kun’un endişeli sesi beni gerçekliğe döndürdü. Sanırım işi gücü bırakmış, öylece donup kalmıştım. Üstelik gözlerimi Sasaki-kun’a dikmiş halde. Dışarıdan bakıldığında resmen ona dik dik bakıyordum. Özür dilemek istedim ama sonunda bundan vazgeçip bakışlarımı kaçırdım. Kendime sormadan edemedim. Gerçekten moralimi bu kadar bozacak bir durum muydu bu? Normalde Wataru’nun yürütme kuruluyla hiçbir işi olmazdı... Belki de sadece bu odanın önünden geçiyordu ve Sasaki-kun ile karşılaştı. Ondan bana yardım etmesini beklemek ne büyük bir bencillikti? Bunda garip bir taraf yoktu. Ancak, Sasaki-kun’un yanından öylece geçip gitmek yerine onunla konuşmaya karar vermiş olmasıydı asıl canımı sıkan.
“Hıh...!”
İçimdeki öfkeyi ve hüsranı kontrol altında tutmak için hafifçe homurdandım. Tüm bunlara rağmen hâlâ gelip bir selam vermemiş olması canımı sıkıyordu. Biz ortaokuldan beri birbirimizi tanıyorduk. Onu, Sasaki-kun’u tanıdığından çok daha uzun zamandır tanıyordum. Çok daha uzun... Yanaklarımın ısındığını hissettim. Sakinleşmek için iki avucumu da yanaklarıma bastırdım. Bu durumda kendimi toparlamamın tek yolu, her şeyimle sadece işime odaklanmaktı.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.