"Kuzey Şirohama Sahili! Kuzey Şirohama Sahili!"
Motorun durmasıyla birlikte otobüs de sarsılarak durdu. Açıkçası halimden memnundum ama Sasaki-san'ın yanındaki koltuktan istemeyerek de olsa kalktım. Yol boyunca benimle her konuştuğunda sağ omzu hafifçe omzuma değiyordu; gerçekten şahaneydi. Yakında karma eğitime geçecek olan bu kız için ciddi ciddi endişeleniyorum.
Ücreti ödeyip otobüsten indik.
"Oooo... Deniz..."
"Sahiden de öyle..."
Sasaki-san usta bir hareketle saçlarını kulağının arkasına itti. Normalde bu hareketini şüphe dolu bakışlarla süzerdim ama o an gözlerim önümdeki uçsuz bucaksız denizin güzelliğine esir düşmüştü.
"Mişirohama'dan beklendiği gibi, kumsalları cidden bembeyazmış."
"Burada diğer yerlere kıyasla çok daha fazla tuz kristali var. Doğuda da yüksek bir dağ olduğundan, kışın çok daha beyaz görünür."
"Aslında görmeyi isterdim ama kışın sahil çok soğuk olur sanki..."
"İşte asıl mesele o, evet..."
Komşu kasaba böylesine güzel bir deniz sunmasına rağmen buraya gelmeyeli birkaç yıl olmuştu. Sanırım sandığımdan çok daha evcil biriydim. Acil bir işim yoksa genelde evde oturup oyun oynardım. Bu sıcakta neden dışarı çıkıp ter dökeyim ki?
"Kimse... yok mu?"
"Burada yüzmek yasak galiba. Baksana, şuraya."
"Yani burası ticari amaçlı bir sahil mi?"
Uzaktan bir balıkçı limanı seçilebiliyordu. Balıkçılık, tarım... Burası insanların yüzmesi için pek uygun bir yer değildi. Görünüşe göre öğle vaktinden sonra çalışmıyorlardı, zira etrafta kimseler yoktu.
"Ah, yoksa mayo giymiş güzel bir abla mı arıyordun? Buna izin veremem!"
"Ne, h-hayır, tabii ki hayır!"
Ben denizin manzarasına dalmışken, Sasaki-san bana şüpheci bir bakış attı. Durum hiç de öyle olmamasına rağmen afalladım. Yani... bilirsiniz işte. Normalde muhtemelen şu ankinden bile daha çöp bir muamele görürdüm. Ama Sasaki-san bir erkeğin neler düşündüğünü acayip merak ediyor sanırım. Sanki arzularımı kendi gözleriyle teyit etmeye çalışıyor. Lütfen, yapma şunu. Verdiği hasarın şakası yok...
"Şey, o zaman burası..."
"Ah, işte şurası. Yolu hatırlıyorum, bırak da sana rehberlik edeyim!"
"Ha, sahi mi? Lütfen o zaman— Ne?"
Sağ koluma yapıştı. Tekrar ediyorum, sağ kolumu kavradı. Her şey o kadar doğal gelişti ki, bir an ne olduğunu tam kavrayamadım. Hemen ardından dirseğime değen o yumuşak his beni gerçek dünyaya döndürdü.
"Şey... Sasaki-san?"
"Eh...? Ah...! Ö-özür dilerim! Babamla dışarı çıktığımızda alışkanlık olmuş da... çok üzgünüm."
"Hayır, özür dilemeni gerektirecek bir durum yok, gerçekten."
Sanırım bu hareketinin aşırıya kaçtığını düşündü çünkü yüzü kıpkırmızı kesilip benden uzaklaştı. Yüzünü serinletmek yerine iki elini de yanaklarına bastırdı. Ne kadar kızardığını fark edince kulaklarını da gizlemeye çalıştı. Sevgili peder... İleride senin gibi biri olabilmek için ne yapmam lazım? Sanırım hayattaki amacımı sonunda buldum. Yer değiştirmeye ne dersin? Gençliğini yeniden yaşamak istersin, değil mi?
"...Pekala, gidelim o zaman."
"...Peki."
Telaş içindeki Sasaki-san'ı görmek içimde onu kızdırmaya yönelik tuhaf bir arzu uyandırdı ama sakin kalıp ne kadar olgun olduğumu göstermeye karar verdim. Beni sinir bozucu bir senpai olarak görmesini istemiyordum, bu yüzden konuyu kapattım.
"Ha? Kumsalda mı yürüyoruz?"
"Ah... evet. Eskiden de öyleydi."
Sahil boyunca asfalt yolda yürürken, birden sadece kumun devam ettiği bir noktaya geldik. Bakınca, uzaktaki otopark alanının bile beyaz kumların üzerinde olduğunu gördüm.
"Ayakkabıların iyi mi?"
"Tabanları kalın, o yüzden bir şey olmaz."
"Ağırdan alalım."
"Evet, çok teşekkür ederim. Ho, ho."
"......"
Sasaki-san kumlarda seke seke ilerliyor, yürümek için daha sert yerler seçiyordu. Yanlış olduğunu bilmeme rağmen gözlerimi ondan alamadığım için suçluluk duyuyordum. Sevgili peder...? Böyle bir anda nasıl bir yüz ifadesi takınmalıyım? Şu an, kızını bu kadar savunmasız yetiştirdiği için babasına bir nutuk çekmeyi çok istiyordum.
"Her yıl denize gelir misin?"
"Evet, ailemle tatile gelirdik. Gerçi pek yüzme fırsatım olmadı... Yeni bir mayo da almam lazım zaten."
"Mayo, demek... Ortaokulda yeni bir tane almıştım ama arkadaşlarımla eğlenmeye gittiğimde topu topu bir kez giydim."
"Ben de... Şey, ben de aynı durumdayım."
Muhtemelen eski mayosuna sığmıyordur. Söylerken pek hoşnut değilmişsin gibi geliyor ama bu sadece büyüdüğün anlamına gelir. Ben bile ortaokuldaki deniz şortuma ucu ucuna sığıyorum. Erkeklerde genelde üst vücut çok değiştiğinden, pantolondan ziyade yeni tişörtler almayı tercih ediyoruz.
"Oh."
"Ah!"
Oradan buradan konuşarak yürürken tekrar asfalt bir yola çıktık. Böyle yürümeye devam edersek yüzebileceğimiz bir kumsala varacağız gibi hissediyordum.
"Turistik bir yer, ha," diye mırıldandım.
"Kömür ateşi kokuyor..."
"Oraya gitmek ister misin? Ben varım."
"Iıı... Gelmeden önce çok fazla soba yedim."
"O zaman başka sefere."
Zaten bugünkü amacımız rastgele yerleri gezmek değildi. Bunun yerine, tam köşede, ön taraftaki dükkana yöneldik. Uzaktan bakınca tipik bir Hawaii dükkanına benziyordu. Mayo ile öyle elini kolunu sallayarak girebileceğin bir yer değildi.
"Şahıs işletmesi bir el sanatları dükkanıydı, değil mi? Biraz gerilmeye başladım şimdi."
"Daha önce gelmiştim, sorun olmaz!"
"Eğer baskın karakterli birileriyse kontrolü sana bırakıyorum."
Ahşap kapıyı açınca küçük bir çıngırak çalmaya başladı. Kötü bir önseziye kapılmıştım ama gümüş renkli, metal bir rüzgar çanı olduğu ortaya çıktı. Cam ve metal arası, tazeleyici ve tiz bir sesti.
"Ooooh..." Farkında olmadan hayranlık dolu bir ses çıkardım.
Baktığım her yönde, bir şekilde denizle bağlantılı aksesuarlar görüyordum. Duvarlar koyu bir maviye boyanmıştı; sanki kendimi okyanusun ortasında bulmuş gibiydim. Girişin hemen yanında incelenmek üzere dizilmiş aksesuarlar ve küçük saklama kutuları vardı; arkada ise büyük bir masanın yanındaki zanaat köşesi duruyordu.
İçeride birkaç müşteri olsa da çoğu yaşlı hanımlardı. Arkada oturmuş, bir şeyler üzerinde çalışıyorlardı. Eh, tek erkek ben miyim? Şimdi daha da gerildim.
"Hoş geldiniz! Aa... siz o'sunuz."
"Ah, evet! Daha önce de gelmiştim!"
"Doğru ya. Sanırım babanızla gelmiştiniz. Yaşınıza göre çok olgun görünüyordunuz, bu yüzden bende epey iz bırakmıştınız."
"Ehehe, öyle mi?"
Dükkanın arkasından gelen çalışan bir abla, bizi sıcak ve sakin bir tavırla karşıladı. Tek bakışta anlayabiliyordum, tam bir "ara ara" tipiydi. Üzerindeki kalın pembe önlükle çok cana yakın görünüyordu. Ancak bu dükkanla o ilgileniyorsa, göründüğünden daha yetenekli olmalıydı. Bütün gün ramen satarak vakit geçiren yaşlı adamlara benzemiyordu.
"Ah, yanınızdaki beyefendi de... Aa, yoksa erkek arkadaşınız mı?"
"Eh!? Şey, o...!"
Abla heyecanlı bir ses çıkardı. Buna karşılık Sasaki-san afallamış bir halde kelimeleri toparlamaya çalışıyordu. Bu da ne... Ofis çalışanı bir kadınla üniversiteli bir kız arasındaki aşk muhabbeti mi? Telaşlanmadan önce, bu manzaraya hayran kalmaktan kendimi alamıyorum.
"Merhaba, ben onun senpaisiyim ve aramızda öyle bir ilişki yok."
"Vay canına, demek öyle. Babanız kendi çapında sert biri olmalı, anlıyorum."
"E-ee...? Öyle mi duruyor?"
Sasaki-san ablanın ne demek istediğini anlamamış gibiydi. Bir babanın, kızının elinden alınmasına razı geleceğini hiç sanmıyorum... Bana gelince, Natsukawa ile çıkmayı çok istiyorum ama babasıyla tanışmayı asla istemem. Aşırı korumacı biri olmalı. Eğer onun babası ben olsaydım, üzerine GPS takardım.
"Şöyle bir etrafa bakın, acele etmeyin."
"Olur~"
"Teşekkürler."
...Evet, tam da Sasaki-san'ın dediği gibi, bu tarz şahıs işletmelerini seviyorum. İnsanın özgürce dolaşmasına izin verilmesi gibisi yok. Müşterilere zorla bir şeyler dayatmamaları hoşuma gidiyor.
"...Bir dakika, buranın bir ev hanımı tarafından işletildiğini söylememiş miydin?"
"Ev hanımı değil mi zaten? Parmağındaki yüzüğe baksana."
"Ha, sahi mi? Fark etmemişim."
Yine de buna hak verebiliyordum. Böyle içten gülümseyen biri kesinlikle popüler olurdu. Kibar biri olduğu her halinden belliydi.
"Buralara biraz bakalım."
"Doğru... Vaaah...!"
Önümüzde dizili olan ürünlere baktık. Ya da "eserler" demek daha mı doğru olurdu...? Mücevher dükkanlarında satılanlar gibi, el emeği oldukları çok belliydi. Belki de az önceki çalışan yapmıştı bunları? Bu en azından fiyatı açıklardı. Yine de uygun fiyatlıydılar; tam biz öğrencilerin dostu türden.
"Hm? Bu da ne..."
"Ham maddeler galiba."
Bir köşede, bitmiş aksesuarların sergilendiği diğer masaların aksine, küçük şişelere dizilmiş deniz kabukları veya taşlar gördüm. Çok şatafatlı görünmeyebilirlerdi ama onlarla kesinlikle güzel bir dekorasyon yapılabilirdi.
"Bu..."
"Ah, ortadan ikiye bölünmüş."
"Bu bir inci istiridyesi parçası."
İlginç bir şey bulduğumda, az önceki abla geri gelip açıklama yaptı. Görünüşe göre bunu zanaat malzemesi olarak kullanabiliyordunuz. Çalışma masasına göz attığımda, işlerine pür dikkat odaklanmış birkaç yaşlı hanımı fark ettim.
"Bunları buradan, sahilden mi topladınız?"
"Bunu söylemek beni üzse de... Malzeme konusunda burada kısıtlı olduğumuz için çoğu dışarıdan geliyor."
"Anlıyorum."
Ses tonundan anlaşıldığı kadarıyla, sipariş etmek zorunda kaldıkları şeylerden biriydi bu. Mantıklı geldiği için pek üzerinde durmadım.
"Yani bunu siz mi parçalara ayırıyorsunuz?"
"Pek sayılmaz, işlemeyi kolaylaştırmak için biz kesiyoruz."
"Kesiyor musunuz?"
"Evet, deniz kabukları oldukça dayanıklıdır, sadece elle kırmak zordur. Eğe ile kesilemeyen pek çok parça oluyor, bu yüzden genelde elmas uçlu eğeler hazırlarız."
"......"
"Sajou-san?"
Deniz kabuklarının bu kadar dayanıklı olduğunu duyunca sırtımdan aşağı soğuk terler boşaldı. Anlaşılan bu iş hayal ettiğimden çok daha çetrefilliydi. Kolayca hallederim diye düşünmüştüm. Ne de olsa el işi dersleri aşağı yukarı böyle geçerdi.
“Ah, şu…”
“Bir pāua, anlıyorum. Bunlar bize Yeni Zelanda’dan geliyor. Mavi veya yeşim tonlarından hoşlanır mısınız?”
“Hmm… Karar vermesi güç… Pek nefret etmem ama öyle bayıldığım da söylenemez… Sanırım.”
“Vay canına, bu harika!”
Sasaki-san ellerimin arasındaki nesneye gözlerini dikmiş bakıyordu. Hangi açıdan bakarsanız bakın ışıl ışıl parladığı için neden böyle heyecanlandığını anlayabiliyordum. Işığı yansıtma şekliyle ortaya sayısız renk çıkarıyordu; aksesuarlar için harika bir malzeme olacağına emindim.
“Sajou-san, buna ne dersin? Bir şeyler yapmak ister misin?” Sasaki-san heyecanla sırtıma vurdu.
Yüzü resmen ‘Bunu kullanmak istiyorum…!’ diye çığlık atıyordu, bu yüzden epey zorlandım. Bu kadar fiziksel temasa dikkat et! Vücut teması uyarısı! Beyler, centilmenlik vaktidir, yoksa adımız sapığa çıkacak! Art niyetli düşüncelerimi bir kenara bırakırsak, ben de bu malzeme üzerinde çalışmak istiyordum ve reddetmek için hiçbir neden göremiyordum.
“Buralara kadar gelmişken yapalım bari. Bir şeyler alıp hemen eve dönmek israf olur.”
“Yaşasın…!”
İşte yine o hayali alkış. Mutlu olduğum için ben de ona katıldım. Çalışanın yüzündeki gülümseme epey utandırıcıydı.
“Sen ne yapmak istersin, Sasaki-san?”
“Babam bana deniz kabuklarından bir bileklik yapmıştı, ben de ona karşılık olarak kazıma işi bir şeyler yapmak istiyorum…”
“Aman tanrım… Kazıma işi epey zordur, biliyorsun değil mi?”
“Eh…!? E-elimden geleni yapacağım! Güç konusunda kendime güveniyorum!”
“Anlıyorum… Öyle olsun bakalım.”
Çalışan, Sasaki-san’a endişeli bir bakış attı. Sasaki-san buna kendinden emin bir tepkiyle karşılık verdi ama bu benim içimdeki şüpheyi tamamen silmeye yetmemişti. Belki ona yardım edebilirdim ama kendimden bile pek emin değildim.
“Sen ne yapmak istersin, Sajou-san…?”
“Ah, şey… O konuda kafam hâlâ biraz karışık.”
“Gerçekten mi?”
“Önce ona karar vermek daha iyi olabilir. İşe başladıktan sonra artık çok geç kalmış olabilirsiniz.”
“Mantıklı aslında…”
Buna hak vermem gerekiyordu. Bu kadar dayanıklı malzemelerle çalışırken, bir kez eline eğeyi aldın mı geri dönüşü pek olmazdı. Neye odaklanacağına önceden karar vermek kesinlikle çok daha verimliydi. Ben bunu düşünürken, karşımızdaki çalışan söze girdi.
“Yanılıyorsam kusura bakmayın ama… Bunu bir hediye olarak mı düşünüyorsunuz?”
“Eh…?”
“Şey, düşünürken çok ciddi görünüyordunuz da… Sadece öyle olabilir mi diye düşündüm?”
“Eh, doğru mu!?”
Çalışanın sözlerinin ardından Sasaki-san’ın gözleri parladı ve bana iyice sokuldu. El bebek gül bebek büyütülmüş bir hanımefendi olsa bile, kız kızdır; böyle hikayelere bayıldığına şüphe yoktu. Yapma şunu, yoksa bunu sana hediye etmek zorunda kalacağım. Boyu sayesinde yüzüme kadar kolayca ulaşıyordu.
Söylemesi acı veriyor ama çalışan tam on ikiden vurmuştu. Sasaki-san için üzgünüm ama gerçekten de bunu başka bir kız için hediye olarak yapmayı planlıyordum. Randevu sayılabilecek bir günde böyle bir şey yaptığım için beş para etmez bir adam olduğumu biliyorum ama Sasaki-san da olaya öyle bakmadığına göre sorun olmamalıydı.
“Şey, evet. Yakında bir doğum günü var.”
“Bir kızın mı?”
“Kız mı!?”
“Biraz sakinleşebilir misiniz?”
Şimdi ikisi birden beni sorguya çekiyordu. Çalışan oldukça uysal görünüyordu ama sanırım bu tür konular o da çok seviyordu. Kızlar her yerde aynı sanırım…
“Şey, yani… Güzel bir hediye olsun istiyorum, o yüzden…”
“Tabii, tabii, ne de olsa sen de bir erkeksin.”
“Sen de bir erkeksin sonuçta!”
Sasaki-san, çalışanın efsun okur gibi söylediği sözlerine katıldı. Bununla ne demek istiyorsunuz ki şimdi… Hediyeler arasında bir fark mı var? Doğum günü hediyelerinden bahsediyoruz, sanırım vardır.
“Eğer bir şey yapmak istiyorsanız, muhtemelen buradaki malzemeleri kullanmalısınız. Arkada bir malzeme odamız var, oradan seçim yapabilirsiniz.”
“Hmm…”
Masadaki malzemelere baktım. Kafamda net bir görüntü olmadığı için en azından şekil ve renge göre bir karar vermek istiyordum.
“Ah.” Sasaki-san sesini yükseltti. “Şu küçük ve pembe sarmal kabuğa bak! Çok şirin…”
“Küçük bir deniz minaresi o. Hindistan’dan geliyorlar.”
“Onu alacağım!”
Demek Sasaki-san pembeyi seçecek… Güzel.
“Pembe, ha…”
Natsukawa’yı hayal etmeye çalıştım. Sıcak bir yaz gününde, bluzunun ilk düğmesini açtığı için boynundan sarkan pembe bir aksesuar görünüyor, kravatı esintiyle hafifçe dalgalanıyor… Ahh, kahretsin. Aksesuarı geçtim, düğmenin açık olması bile çok uyarıcıydı.
…Hmm, muhtemelen ona yakışırdı ama Natsukawa’nın imajıyla pek uyuşmuyordu. Kişiliği ve saç stili epey titizdi; parlak saçları neşeli tavrını simgeliyor, o güzel gözleriyle uyum sağlıyordu ama oraya biraz pembe eklemek imajını bozardı… Aksesuar Natsukawa’nın güzelliğine destek olmalıydı, ondan bir şeyler çalmamalıydı.
“Hmmm… Tamamdır. Kusura bakmayın ama az önceki o Pāua kabuğunun daha açık renkli olanı var mı?”
“Açık yeşil gibi mi?”
“Evet, onun gibi bir şey.”
“Bir düşüneyim… Şekil epey önemli, aklınızda ne olduğunu söyleyebilir misiniz?”
“Iıı…”
Düşündüm. Bu Natsukawa için bir hediye olduğuna göre, üzerinde güzel duracak bir şey vermek istiyordum. Ancak kendi duyularıma pek güvenmediğim için bu gerçekten yeterli olacak mıydı…
Bir dakika. Şunu düşün. Ben o zamanki ben değilim artık. Sadece üzerinde neyin iyi duracağını objektif olarak düşünmeli ve onu hediye etmeliyim. Eğer beğenmezse de sorun değil. Önemli olan Natsukawa’ya bir hediye vermem.
“Şey, mesele şu ki…”
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.