"O üçü neredeyse gelir herhalde."
Kampın ikinci gününün akşamında, Yosuke-san ile birlikte pansiyonun önünde Astronomi Kulübü'nün üç kızını bekliyorduk. İtiraf saati yavaş yavaş yaklaştığı için olsa gerek, Yosuke-san her zamankinden daha telaşlı görünüyordu.
"Yosuke-san, iyi misiniz?"
"Sorun yok... demek isterdim ama gergin olduğum bir gerçek."
Yosuke-san gülümsedi ama bu gülümseme nedense biraz eğreti duruyordu.
"Ben hiç itirafta bulunmadım, bana da hiç itiraf edilmedi ama bunun çok cesaret isteyen bir şey olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden Ai-san'a itirafta bulunmaya niyetlenmen bile bence gerçekten harika."
"Hondo-kun... Teşekkür ederim. Başarılı olur muyum bilmem ama elimden geleni yapacağım."
"Neyin peşinde elimden geleni yapacaksın?"
Sesin geldiği yöne döndüğümüzde, ne ara hazırlandıklarını anlamadığımız, Yukata giymiş Ai-san ve diğerlerinin orada durduğunu gördük.
"S-sen, ne zamandan beri buradasın!?"
"O kadar şaşırmana gerek yok. Daha yeni geldik."
"Benimle Hondo-kun'un konuşmasını neresinden itibaren duydun?"
"Ha? 'Elimden geleni yapacağım' dediğin kısımdan itibaren."
İç çektim. Rahatlamıştım. Ai-san, Yosuke-san ile yaptığımız konuşmanın çoğunu duymamış gibi görünüyordu.
"Ondan ziyade, nasıl olmuş, bu Yukata?"
Ai-san, Yosuke-san'ın önünde kendi etrafında bir tur döndü. Anlaşılan tıpkı mayo olayındaki gibi Yosuke-san'dan bir övgü bekliyordu.
"...Çok güzel."
"Efendim?"
"Üzerindeki o canlı çiçeklerin açtığı beyaz Yukata... Sana çok yakışmış, çok güzel olduğunu düşünüyorum."
Yosuke-san gözlerini Ai-san'dan ayırmadan, Yukata hakkındaki düşüncesini tek solukta söyleyiverdi.
"V-vay canına. Her zaman 'iyi işte' demekten öteye geçmeyen Yosuke-san'dan beklenmeyecek kadar düzgün bir yorum bu."
Bu sefer köşeye sıkışan taraf Ai-san olmuştu. Oldukça nadir rastlanan bir manzaraydı. Gözüm Yosuke-san ve Ai-san'dayken, birinin kolumu çekiştirdiğini hissettim. Başımı çevirdiğimde orada Yukata giymiş Shimizu-san duruyordu.
"Shimizu-san, o Yukata..."
"Giyinmemi isteyen sendin ya..."
Shimizu-san'ı bir kez daha baştan aşağı süzdüm. O güzelim uzun saçlarını arkada toplamış, yanlardan da örgülerle süslemişti. Üzerindeki sabah sefası desenli koyu lacivert Yukata, daha önce düşündüğüm gibi ona çok yakışmıştı.
"Öyle dikilip durma da bir şey söyle."
"B-bir saniye bekle."
Hemen bir yorum yapmam gerektiğini biliyordum ama o an hissettiğim her şeyi eksiksiz bir şekilde Shimizu-san'a aktarmak istiyordum.
"...O Yukata sana çok yakışmış. Sonsuza dek izlemek isteyeceğim kadar güzelsin."
Shimizu-san'ın hareketleri aniden durdu. Tam o anda bir deklanşör sesiyle birlikte bir ışık patladı. Işığın geldiği yöne baktığımda, elinde akıllı telefonuyla Yukata içindeki Seto-san'ı gördüm.
"Hey Seto, ne çekiyorsun be!"
"Anı fotoğrafı. Seyahatlerde hatıraların çok olması iyidir."
"Boş yapma da hemen sil şunu!"
"Reddediyorum."
Sonuç olarak o ikili fotoğraf, Astronomi Kulübü üyeleri arasında çoktan paylaşılmıştı bile.
"Beklediğimden daha kalabalıkmış."
"Burası cıvıl cıvıl!"
Festival alanına vardığımızda etraf ana baba günüydü; herkes halinden memnun festivalin tadını çıkarıyor gibi görünüyordu.
"Havai fişeklere daha çok vakit var, o zamana kadar tezgahları sırayla gezelim mi?"
"Aynen! Yakisoba, takoyaki, kar helvası, sonra pamuk şeker ve elma şekeri... Sadece hayal etmesi bile ağzımı sulandırıyor!"
"Ai-senpai, Obanyaki ve Taiyaki'yi unuttun."
"Sizin aklınız fikriniz yemekte mi be..."
Shimizu-san, Ai-san ve Seto-san'a buz gibi bakışlar fırlattı.
"Shimizu-san, senin hiç heves ettiğin bir şey yok mu?"
"Yok öyle bir şey."
"Çünkü Kei için Daiki-kun yanında olsun yeter, o öyle tatmin oluyor!"
"Kimse öyle bir şey demedi!"
"Yalan mı yani?"
"O... şey..."
Shimizu-san ile bir anlığına göz göze geldik ama hemen bakışlarını kaçırdı.
"Bu kadar yeter. Hadi gidiyoruz."
"Tamamdır! Kimse kaybolmasın, sakın ha!"
"En çok coşup kaybolacak olan sensin ama neyse..."
"Sıradaki şunu deneyelim!"
Ai-san'ın parmağıyla işaret ettiği yer bir atış poligonu tezgahıydı.
"Ooo, denemek ister misin küçük hanım? Güzel olman bir şeyi değiştirmez, torpil yapmam ona göre."
Tezgahın başındaki abi, Ai-san'a sırıtarak laf attı.
"Görürüz bakalım! Hadi millet, siz de gelin!"
"Elden bir şey gelmez. Madem geldik, deneyelim bari."
"Beklemek sıkıcı, ben de varım."
"Acımayacağım."
Seto-san'ın neden bu kadar hırslandığını anlamasam da herkesin keyfi yerinde görünüyordu.
"Ben de denemek isterim."
"Anlaştık o zaman! Amca, beş kişilik mermi lütfen!"
"Abi dersen sevinirim. Bir tur üç yüz yen, toplam beş mermi hakkınız var. Sadece iki tüfek var, o yüzden sırayla."
"Tamamdır! Astronomi Kulübü Atış Turnuvası başlasın!"
"Yok artık... Kimsin sen küçük hanım?"
Tezgahın başındaki abinin yüzündeki gülümseme yerini şaşkınlığa bıraktı. Bunun sebebi, Seto-san'ın en büyük ödül olan maket setini sadece üç mermide vurup düşürmesiydi.
"Zor bir şey değil. Anneannem olsa tekte vururdu."
Seto-san bir yana, asıl merak ettiğim o anneannesinin kim olduğuydu.
"İki mermim daha kaldı. Sırada neyi indirmemi istersiniz?"
Tıpkı usta bir keskin nişancı gibi konuşuyordu. Seto-san'ın böyle bir yeteneği olduğunu bilmiyordum.
"...Tamam, pes. Rica ediyorum, bir tane daha istediğin ödülü seç ve anlaşalım, ne dersin?"
"Şu karışık paket şekerleme olur mu?"
"Olur ama emin misin? Senin bu yeteneğinle çok daha değerli şeyler alabilirsin."
"Az önce düşürdüğüm maketle amacıma ulaştım. Geriye kalan tek şey, hep beraber yiyebileceğimiz bir şeyler olmasıydı."
"Anladım. O zaman şu paketi dolduruyorum, al bakalım."
Atışçı abi, paketi ağzına kadar şekerle doldurup Seto-san'a uzattı.
"Teşekkürler."
"Ben teşekkür ederim, dükkanı batırmadığın için sağ ol."
"Abi! Ben de iki tane şeker vurdum!"
Seto-san'ın yanında atış yapan Ai-san'ın sesi yükseldi. O da bir şeyler vurmayı başarmıştı. Abi düşen şekerleri toplayıp Ai-san'a verdi.
"Buyur küçük hanım. Senin de elin yatkınmış."
"Mio-chan'a yetişemem ama!"
"O kız artık yetenek boyutunu aşmış durumda zaten."
Abinin bakışları uzaklara daldı.
"Bu arada Mio-chan, neden o maketi hedefledin ki? Maketlere ilgin mi var?"
Sergilediği o insanüstü beceriden dolayı unutmuştum ama hakikaten, Seto-san neden o maketi istemişti?
"...Matsuoka-kun'un geçenlerde bu maketi istediğini söylediğini hatırlar gibiyim."
Seto-san bunu kısık bir sesle mırıldandı. Pek dile getirmese de Toshiya'nın odasında birkaç maket dururdu. Seto-san, Toshiya ile konuşurken bunu duymuş olmalıydı.
"Anladım, Toshiya-kun için demek. Umarım Toshiya-kun sevinir!"
"...Evet."
Başını sallayan Seto-san'ın dudak kenarları her zamankinden birazcık daha yukarı kıvrılmış gibiydi.
"Kızların işi bittiğine göre, şimdi de beyler mi hünerlerini sergileyecek?"
"Yosuke, hadi Mio-chan gibi o süper tekniğini göster bize!"
"Abartma istersen. Neyse, elimden geleni yapayım bari."
Yosuke-san da ben de sonuç olarak sadece birer şeker alabilmiştik; ne hissedeceğimizi bilemediğimiz garip bir durumdu.
— Pek de fena değil, ha?
— İyi olduğu da söylenemez ya!
— Abi sağ olsun bize kıyak geçti, bari sen üstüme gelme.
— En sona siyah uzun saçlı hanım kızımız mı kaldı?
— Evet, bana beş mermi verin.
Shimizu-san böyle diyerek parayı abiye uzattı.
— Eyvallah. Al bakalım, beş mermi.
Shimizu-san mermileri doldurup nişan aldı. Ateşlediği mermi, tam iki ödülün ortasından geçip gitti.
— ...Kei, sorması ayıp hangisini hedeflemiştin?
— ...Kes sesini.
Shimizu-san tekrar mermiyi doldurup nişanını aldı. Ateşlenen mermi az öncekiyle tıpatıp aynı yörüngeyi çizerek tezgahın arkasındaki duvara çarptı.
— Buna istikrar mı demeli yoksa yerinde saymak mı, karar vermesi zor.
— K-Kes sesini! Sessizce izle işte!
Üçüncü ve dördüncü atışta da sonuç neredeyse hiç değişmedi; bu atış poligonunun etrafında giderek koyulaşan bir sessizlik hakim olmaya başladı.
— ...Valla bu gidişle kıza yazık olacak. İsteyen varsa bu hanım kıza son mermide nasıl ateş edileceğini öğretebilir.
— O zaman Hondo-kun bu iş için en uygun kişi.
— Ha?
— Şey, sen öğretmeyecek miydin kızım?
— Benim için Shimizu-san'ı yola getirmek imkansız.
— Daha denemeden pes etme be!
— Herkesin yapamayacağı şeyler vardır. Hondo-kun, lütfen Shimizu-san'a nasıl ateş edileceğini öğret.
Sıranın bana geleceğini hiç düşünmemişti.
— Shimizu-san, sana öğretmemin bir sakıncası var mı?
— ...Tamam.
Anlaşılan Shimizu-san da bu şekilde devam ederse hiçbir şey vuramayacağının farkındaydı.
— Daiki-kun, lütfen bizzat dokunarak, elini kolunu düzelterek öğret şu işi Kei'ye!
— Sen ne diyorsun ya!
— Ee, Kei'ye sadece konuşarak bir şey anlatmak zor görünüyor da ondan.
— Sorun olur mu, Shimizu-san?
— Yanlış bir yere dokunursan karışmam ha!
Atış dersi verirken acaba nerelerine dokunacağımı hayal ediyordu? Neyse, izin alabildiğim iyi oldu.
— Mermiyi doldurma kısmını hallettin zaten. Şimdi silahı tutuşuna bakalım, dirseklerini biraz daha içeri çekmelisin...
Arkadan ona sarılır gibi bir pozisyon alıp Shimizu-san'ın silahı tutuşunu düzelttim.
— ...Anladım.
— Shimizu-san?
Gözleri nedense hafifçe baygınlaşmış gibiydi. Sanki aklı başka yerlere gitmişti.
— Kei~, sarılınca uzaklara dalıp gitmenin sırası değil ama ya~.
Shimizu-san'ın gözlerine fer geri geldi. Görünüşe göre kendine dönmüştü.
— Hondo, devam et lütfen.
— Tamam, şimdi nişangahı ödüle odakla ve ateş et.
Açıklamam bittiği için Shimizu-san'ın yanından uzaklaştım.
— ...Pekala.
— Hanım kızım, çocuğun yanından ayrılmasına üzüldüğünü biliyorum ama bence ateş etmeye odaklansan daha iyi olur.
— Lüzumsuz konuşma be!
Öyle söylerken ateşlediği mermi, büyük bir başarıyla (!) yine az öncekilerle aynı yörüngeyi çizdi.
— ...Vakit gelmiş, gidelim mi artık?
Tezgahların arasında yaklaşık bir saat dolandıktan sonra, Yosuke-san akıllı telefonundan saati kontrol edip mırıldandı.
— Ha? Nereye?
Ai-san ne olduğunu tamamen unutmuş gibiydi.
— Ceza oyunu olarak seninle kimsenin olmadığı bir yere gidip fotoğraf çekileceğimize söz vermiştik ya.
— Ah! Tamamen aklımdan çıkmış! Ee, nereye gidiyoruz?
— Şöyle bir baktım da, biraz yürüme mesafesinde bir tapınak varmış. Onun arkasına kadar gidip fotoğrafı çekelim.
— Tamamdır! Havai fişek saati yaklaşıyor, şu ceza oyununu ışık hızıyla aradan çıkaralım!
— Biz kafamıza göre tezgahlarda takılırız, siz hadi yallah gidin.
— Anlaşıldı! Yosuke, çabuk gel!
— Ayağındaki getalarla yürümeye alışık değilsin, üstelik her yer kalabalık, koşmaya çalışma!
— O zaman koşmamam için elimi tutsana?
— Elden bir şey gelmez...
Yosuke-san, Ai-san'ın elini kavradı.
— Hafifçe güler
İkisi el ele tutuşarak yavaş yavaş bizden uzaklaştılar.
— Tamam, takibe başlıyoruz.
— Anlaşıldı.
— Ha?
Onlar bizden uzaklaştıktan yaklaşık bir dakika sonra, Shimizu-san inanılmaz bir şey söyledi.
— Ne öyle şaşkın şaşkın bakıyorsun? Ai ve Yosuke'nin peşine düşüyoruz.
— Ama Yosuke-san az sonra Ai-san'a itirafta bulunacak değil mi?
— Tam da bu yüzden işte. Senpai'lerimizin itiraflarına tanıklık etme sorumluluğumuz var.
— Nadiren de olsa aynı fikirdeyiz Seto. Neyse, durum bu. Akıllı telefondan bakınca yakındaki tapınağı hemen buluruz zaten. Hadi, çabuk olun.
Shimizu-san elinde telefonuyla, ikisinin gittiği yöne doğru yürümeye başladı. Seto-san da onu takip etti. Ne söylersem söyleyeyim, Shimizu-san ve Seto-san duracak gibi değildi. Bir süre kararsız kaldıktan sonra ben de peşlerine takılmaya karar verdim.
— Beklediğimden daha uzakmış.
— Etrafın ormanlık olması iyi oldu. Sayelerinde saklanacak çok yer var.
'Peşlerinden geldik ama gerçekten doğru mu yapıyoruz acaba...'
Yaklaşık on dakikadır yürüyor olmalıydık. Astronomi kulübünün ikinci sınıf öğrencileri olarak biz üçümüz, Yosuke-san ve Ai-san'ı gizlice izliyorduk. Aramızdaki mesafeyi iyi koruduğumuz için bizi fark etmemişlerdi.
— Sahi, eskiden de böyle ikimiz geceleyin ormanlık yollarda yürümüştük değil mi?
Ai-san'ın Yosuke-san'a seslendiğini duyabiliyorduk.
— O olay, senin tek başına ormana girip hava kararınca kaybolmaya yüz tutman yüzündendi...
— Doğru ya... O zaman çok çaresiz kalmıştım ve çok korkmuştum ama senin beni bulmana o kadar sevinmiştim ki.
— ...Sen hep böyle zırt pırt bir yerlere gittiğin için seni hep merak ediyorum işte.
Tek ışık kaynağı ay ışığıydı ve aramızda mesafe olduğu için yüz ifadelerini göremiyordum ama Yosuke-san'ın kesinlikle kıpkırmızı kesildiğine emindim. Konuşa konuşa tapınağa vardılar.
— Ne yapacağız? Tapınağın çevresinde saklanacak yer az.
— Elden bir şey gelmez. Vakit alacak ama ağaçların arasına gizlenerek yavaşça takip edeceğiz. Beni takip edin. Bir de, elinizi verin.
— Elimi mi?
— Kaybolmamak için siz ikiniz el ele tutuşun.
— Neden sadece biz tutuşuyoruz ki!
Shimizu-san alçak sesle Seto-san'a itiraz etti.
— Benim ellerim maketle dolu.
Seto-san'ın atış poligonundan kazandığı maket kutusu büyüktü ve onu iki eliyle tutuyordu.
— Şimdi sormak biraz geç oldu ama istersen ben taşıyayım?
— Yok, bunu kendim taşımak istiyorum. Burada birbirimizi kaybedersek işler sarpa sarar. O yüzden çabuk el ele tutuşun.
— Shimizu-san, olur mu?
— ...Al işte.
Shimizu-san elini bana uzattı. Elini bırakmamak için sıkıca kavradım.
— Beni takip edin.
— Tamam.
— Peki.
Fark edilmemek için azami dikkat göstererek takibe devam ettik.
— Hah, buldum. Henüz itiraf etmemişler.
Seto-san'ı birkaç dakika daha takip ettikten sonra, Yosuke-sanlardan biraz daha geç de olsa tapınağın arka tarafına ulaştık. Üçümüz bir ağacın gölgesine sinip onları gözlemeye başladık. Ai-san ve Yosuke-san birlikte fotoğraf çekiniyorlardı. Yosuke-san, Ai-san'ın yanında zafer işareti yapıyordu.
— Gülümseee!
Flaş patladı. Ai-san telefonuna bakıp fotoğrafın çıkıp çıkmadığını kontrol etti.
— Çok güzel çıktı! Görev tamamlandığına göre diğerlerinin yanına dönebiliriz artık!
— ...Biraz bekle.
— Yosuke?
— Sana söylemem gereken bir şey var.
Sesi daha önce hiç duymadığım kadar ciddiydi.
— Ay, ne oldu Yosuke-san? Ne bu resmiyet böyle?
"Ai, şimdilik sadece beni dikkatlice dinle."
"……Tamam."
Ai-san da Yosuke-san'ın halinin her zamankinden farklı olduğunu anlamış gibiydi.
"Teşekkürler. ……Çok düşündüm ama söylemek istediğim tek bir şey var. Ai!"
"E-Evet!"
Aniden yükselen sesiyle irkilmiş olacak ki Ai-san'ın cevabı her zamankinden daha çok titriyor gibiydi.
"Seni seviyorum, hem de eskiden beri! Her zaman yanında olmama izin ver! Benimle çıkar mısın!"
Yosuke-san hızla eğilerek sağ elini öne uzattı.
Ai-san bir anlık şaşkınlığın ardından, hafifçe titreyerek elleriyle ağzını kapattı.
"Ai?"
Yosuke-san ürkekçe kafasını yavaşça kaldırdı. O an Ai-san müthiş bir hızla Yosuke-san'a sarıldı.
"Ben de seni seviyorum Yosuke! Dünyada, hayır, evrendeki her şeyden çok seni seviyorum!"
Yosuke-san da Ai-san'a karşılık vererek sarıldı. İç çekerim. Görünüşe göre itiraf başarıyla sonuçlanmıştı.
"……Çok şükür."
Yan tarafa baktığımda, yüzünde nazik bir gülümseme olan Shimizu-san'ı gördüm. Bir yıldan fazladır onunla aynı sınıftaydım ama Shimizu-san'ın hiç bu kadar nazik güldüğünü görmemiştim. İkisinin arasının düzelmesine gerçekten çok sevinmiş olmalıydı.
"Bunu da gördük ya, artık içim rahat. Tek yapmamız gereken onlardan önce yaz festivali alanına dönmek."
"Haklısın."
Tam festival alanına dönmek üzereyken, Shimizu-san'ın hareket etmesiyle eş zamanlı olarak aşağıdan bir dalın kırılma sesi geldi.
"Ah."
Görünüşe göre Shimizu-san ayağının altındaki bir dala basıp kırmıştı.
"Orada kimse mi var?"
Sesi duyan Yosuke-san ve Ai-san bize doğru yaklaşmaya başladı.
"Kaçıyoruz!"
"Ben burada kalıyorum."
"Neden ama? Çabuk, birlikte kaçalım."
"Kas ağrılarım yüzünden hızlı koşamam. Üstelik bu paketler çok büyük, kaçmamı zorlaştırıyor."
Az önce atış poligonundan aldığımız şu maket setleri, sonunda bize ayak bağı olmuştu.
"Seto……"
"Burada birimiz bile yakalansak Senpai'ler durmak zorunda kalacak. Siz ikiniz hemen gidin."
"……Anladım."
"Kusura bakma, Seto-san."
"Önemli değil. Bir kez olsun böyle bir rol üstlenmek istemiştim zaten."
Seto-san'ı geride bırakıp Shimizu-san ile geldiğimiz yoldan hızla geri koştuk.
"Hah…… hah…… Artık güvende miyiz?"
"……Evet, bu kadar mesafe yeterli herhalde."
Ne kadar koştuk bilmiyorum ama yaz festivali alanının yakınına kadar dönmüştük.
"Seto-san iyi midir acaba?"
"Ai de Yosuke de Seto'ya o kadar da kötü bir şey yapmazlar, değil mi?"
"Umarım öyledir. Hey, Shimizu-san, rengin solmuş, iyi misin?"
Sokak lambasının ışığı altında Shimizu-san'ın ifadesi her zamankinden daha sert görünüyordu.
"……Sorun yok."
Shimizu-san öyle deyip tekrar yürümeye başladı ama yürüyüşünde bir tuhaflık hissettim.
"Shimizu-san, yoksa ayağın mı acıyor?"
Alışık olmadığı getalarla az önce onca yolu koştuğu düşünülürse, ayağını incitmiş olması işten bile değildi.
"……Bu kadarı vız gelir. Hadi, çabuk alana dönelim."
"Olmaz öyle şey. Bir bakayım ayağına."
Yere çömelip kontrol ettiğimde, geta kayışının temas ettiği yerlerin kıpkırmızı olduğunu gördüm. Şansımıza kanama yoktu ama bu durumdayken zorlamamak gerekirdi.
"Özür dilerim Shimizu-san, bu hale gelene kadar fark edemedim."
"Senin suçun değil."
Böyle bir anda bile beni teselli etmeye çalışması, Shimizu-san'ın gerçekten ne kadar nazik biri olduğunu gösteriyordu.
"Şimdilik dinlenebileceğimiz bir yer bakalım."
Akıllı telefonumdan kontrol ettiğimde yakınlarda küçük bir park olduğunu gördüm.
"Az ileride bir park varmış, orada dinlenelim."
"Tamam."
Giderken pek dikkat etmemiştim ama festival alanından tapınağa giden yolun üzerinde küçük bir park varmış. Zaten oraya yaklaşmıştık.
"Hadi, Shimizu-san."
Shimizu-san'a arkamı dönüp yere çömeldim.
"Ne yapıyorsun?"
"Parka kadar seni sırtımda taşıyacağım, hadi bin."
"Ne! H-Hiç gerek yok!"
"Kucağımda mı taşısaydım yoksa?"
"Mesele o değil!"
"O zaman ne?"
Sırtta veya kucakta taşımak dışında başka bir seçenek mi vardı? Omzuma almak benim fiziğimle imkansızdı zaten.
"Seninle boyumuz neredeyse aynı, beni taşıyabilmene imkan yok!"
Haklılık payı olsa da Shimizu-san önemli bir şeyi unutuyordu.
"Boyumuz benzer olabilir ama ben bir erkeğim. Seni sırtımda taşıyabilirim."
Beden eğitimi dersleri dışında pek spor yapmıyor olabilirdim ama Shimizu-san'ı taşıyamayacak kadar da cılız değildim.
"Hadi ama, bir şey olmaz."
Tekrar sırtıma binmesi için ısrar ettim.
"……Eğer ağır olduğumu söylersen seni uçururum, ona göre."
Bu sözle birlikte arkamdan Shimizu-san'ın elleri boynuma dolandı ve sırtımda bir ağırlık hissettim. Kollarımı bacaklarının altından geçirip onu sabitledim ve yavaşça ayağa kalktım.
"Shimizu-san, iyi misin?"
"Evet."
"O zaman gidiyoruz."
Onu sırtlayıp parka doğru yürümeye başladım.
Telefondan baktığımda park o kadar da uzak görünmüyordu ama birini taşırken yol her zamankinden uzun sürüyordu.
"……Yorulursan hemen indir beni."
"Yorulacağımı sanmıyorum."
"Seni tuhaf tip……"
Sırtımda olduğu için nasıl bir yüz ifadesi takındığını göremiyordum. Ancak şimdiye kadarki tecrübelerime dayanarak, pek de keyifsiz olmadığını hissedebiliyordum.
Sokak lambalarının aydınlattığı yolda yavaşça ilerledik.
"Shimizu-san, bir şey sormak istiyorum."
"Sor."
"Bu kamp senin için eğlenceli geçti mi?"
"……Bir sürü şey oldu ama genel olarak, sanırım iyiydi."
"Öyleyse sevindim."
Kampa gitmek için ona yalvaran bendim, bu yüzden eğlenmiş olması beni gerçekten mutlu etmişti.
"Peki ya sen?"
"Ben mi?"
Bana soruyla karşılık vereceğini tahmin etmemiştim. Kampın başlangıcından beri olanları bir düşündüm.
"Hazırlık süreci de dahil her anı çok eğlenceliydi."
"Süreç mi?"
"Evet. Seninle yarı zamanlı işte çalışmak, tüm astronomi kulübüyle plan yapmak, beraber yukata seçmek…… Hepsi dahil, bugüne kadar gerçekten çok eğlendim."
"……Demek öyle."
Beni tutan ellerinin biraz daha sıkılaştığını hissettim.
"Hey Hondo."
"Efendim, Shimizu-san?"
"Sence dışarıdan bizi tanımayan insanlar şu an nasıl göründüğümüzü düşünüyordur?"
Sorusunun amacını anlamasam da bir düşündüm. Birbirimize benzemediğimiz için kardeş demezlerdi. Sadece sınıf arkadaşı veya kulüp arkadaşı olmak içinse biraz fazla yakındık. Düşünürken aklıma tek bir ilişki biçimi geldi.
"Bizi tanımayan biri sevgili olduğumuzu düşünebilir."
Öyle bakınca, bu kampta Shimizu-san ile sevgili sanılmamıza sebep olacak pek çok şey yapmıştık. En İyi Çift yarışmasına katılmak ya da yanlış anlama yüzünden yanına gidip o adamların arasından onu çekip almam gibi şeyler.
Kamp anılarını zihnimde canlandırırken Shimizu-san'dan cevap gelmediğini fark ettim.
"Shimizu-san?"
"……Rahatsız olmaz mıydın?"
"Neyden?"
"Yani, benimle sevgiliymiş gibi görünmekten rahatsız olmaz mıydın diyorum!"
Shimizu-san demek bunun için endişeleniyordu. Cevabım üzerine düşünmeye bile gerek yoktu.
— Rahatsız olmam. Senin için ne ifade eder bilemem ama ben seninle sevgili sanılmaktan zerre rahatsızlık duymam.
— ...Gerçekten de herkese karşı çok nazik birisin.
Nedenini anlamasam da Shimizu-san benim herkese karşı böyle olduğumu düşünüyor gibiydi.
— Rahatsız olduğum bir durum olursa bunu açıkça söylerim. Bunun her iki taraf için de en doğrusu olduğuna inanıyorum. Seninle ilgili bir şeyden rahatsızlık duymamamın sebebi ise...
Cümlemin devamı gelmedi. Yine aynısı oluyordu. Onu neden özel gördüğümü bir türlü kelimelere dökemiyordum.
— Her neyse, kim görürse görsün ya da aramızdaki ilişkiyi ne kadar yanlış anlarlarsa anlasınlar, ben bunu asla bir yük olarak görmeyeceğim.
Shimizu-san'ın beni tutan ellerindeki güç biraz daha arttı.
— Sırf böyle biri olduğun için ben de zaten...
Cümlenin devamını duyamadım. Sanırım sesli söylemekten vazgeçmişti.
— Shimizu-san?
— Bir şey yok. Önüne bak ve yürümeye devam et.
— Peki, tamam.
Ondan sonra tek bir kelime dahi etmeden park yolunda ilerledik.
Parkta birkaç bank vardı. Shimizu-san ile aramızda biraz mesafe bırakarak onlardan birine oturduk.
— Şimdi Ai-san'a mesaj attım. Festival alanında yürümekten biraz yorulduğumuzu ve dinlenmek için yakındaki bir parka geçtiğimizi söyledim.
Böylece burada durmamız için mantıklı bir açıklamamız olmuştu. O üçü de yakında buraya gelirdi.
Tam bunları düşünürken, gece gökyüzü büyük bir gürültüyle birlikte patlayan havai fişeklerle aydınlandı. Görünüşe göre farkına varmadan havai fişek gösterisinin saati gelmişti.
Birer birer patlayan rengarenk fişekler, gökyüzünde görkemli çiçekler gibi açıp sonra sönüp gidiyordu.
— Çok güzel.
— Evet, öyle.
Gözlerim istemsizce Shimizu-san'a kaydı. Patlayan fişeklerin ışığı yüzüne vuruyordu. Az önceki gibi yine o yumuşak gülümsemesiyle bakıyordu gökyüzüne.
— ...Gerçekten çok güzel.
— Aynen.
Shimizu-san havai fişeklerden bahsettiğimi sanmıştı. Neyse ki bana bakmıyordu. Eğer baksaydı, yüzümün nasıl kızardığını anında fark ederdi.
Zihnimden bunlar geçerken elimin üzerinde bir şey hissettim. Baktığımda bunun Shimizu-san'ın parmakları olduğunu gördüm. Utangaç bir tavırla elimi tutmaya çalışıyordu.
— ...Hey, Hondo.
— Efendim Shimizu-san?
— Gelecek yıl da burada, havai fişekleri birlikte izleyeceğiz. Tamam mı?
— ...Tamam.
Parmaklarımı onun parmaklarına kenetledim. Gelecek yıl da Shimizu-san yanımda mı olacaktı yani? Bunu düşünmek bile kelimelerle tarif edemeyeceğim kadar mutlu ediyordu beni.
'Birinin yanında sonsuza dek kalmak istemek, birini sevmek demek değil midir?'
'Lütfen sonsuza dek yanında kalmama izin ver!'
Ai-san ve Yosuke-san'ın sözleri zihnimde yankılandı. Ben hâlâ birini sevmenin tam olarak ne olduğunu kavrayabilmiş değilim. Ama birinin yanında olma arzusu sevgi demekse, Shimizu-san'a karşı hissettiklerim de aşk sayılmaz mıydı? Bu soruyu düşünsem de bana cevabı verecek kimse yoktu orada.
— Hondo, bir sorun mu var?
Sessizliğe bürünmem onu endişelendirmiş olacak ki bana seslendi.
— Yok, bir şeyim yok.
Şu an her zamanki gibi gülümseyebiliyor muydum acaba? İçimdeki soruların cevabını henüz tam olarak bulabilmiş değilim. Sadece, kampa gitmeden önceki halime göre cevaba biraz daha yaklaştığımı hissediyordum.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.