Ayağımı Lucas’ın kasığına doğru sertçe, mana yüklü bir darbeyle indirmemle birlikte kemik çatrtıları, ezilen etin vıcık sesi ve parçalanan çakıl taşlarının gürültüsü ortalığa saçıldı. Bu korkunç senfoniye tiz, kulak tırmalayıcı bir çığlık eşlik etti.
Bu noktada, bunca yıkımın ve ölümün suç ortağı olan, beni bu sınıra kadar sürükleyen Lucas, artık can çekişen bir bedenden ibaretti. Ağzından köpükler sızıyor, gözleri yuvalarında dönüyor ve ne idüğü belirsiz şeyler mırıldanıyordu. Sevdiklerime zarar vermeye cüret eden o iblisin kan gölüne dönmüş kalıntılarından ayağımı çektim. Tess o sırada baygın olduğu için içten içe bir kez daha şükrettim.
Başımıza çöken o felaket nihayet son bulmuştu. Üç profesörü katleden ve çok daha fazlasının ölümüne yol açan o cani, şimdi ölümcül bir yara almış, yavaş yavaş can veriyordu.
Yine de kimse sevinmedi. Herkesin gözlerinde hâlâ korku okunuyordu; ancak az önce Lucas’a yöneltilen o dehşet, şimdi bana dönmüştü. Alandaki her öğrenciden, her eğitmenden havaya buram buram yayılan o gerilim elle tutulacak kadar somuttu.
Böyle bakışlara maruz kalmayalı uzun zaman olmuştu. Eskiden olsa bu durumdan keyif alır, üstün gücümle gururlanırdım; fakat şimdi, korkularının ağırlığı omuzlarıma yalnız bir yük gibi bindi. Artık hiçbirinin bana bir daha asla eskisi gibi bakamayacağını biliyordum.
Birden vücuduma kavurucu bir acı yayıldı; Ejderha Uyandırışı formundan zorla çıkıyordum. Saçlarım kısaldı, uzun gümüş beyazı yele eski boyuna ve kestane kızılı rengine döndü. Kollarımdan sırtıma doğru uzanan rünler silikleşti ve zorlansa da görüşüm normale döndü.
Vücudumun verdiği tepki, kadim ağaç koruyucusuyla kapıştığım zamanki kadar şiddetli değildi. Bu kez bayılmadım ama manamı pek de verimli kullandığım söylenemezdi. Gövde gösterisi yapacağım diye yerçekimi büyüsüyle kendimi fazlasıyla hırpalamıştım. Canavar irademin yardımı olmadan bu büyü türüne zaten erişemezdim ve şimdi bunun kaçınılmaz bedellerini hissetmeye başlıyordum.
Son darbeyi indirmek için elimi kaldırırken ayakta durmakta zorlanıyordum. Tam o sırada kulakları tırmalayan, keskin bir çınlama sesi yükseldi ve herkesin dikkatini çekti.
Okulu çevreleyen kızıl tonlu bariyer tepeden tırnağa çatırdayarak patladı. Bariyerin dökülen kırıkları, gece gökyüzünde neredeyse tamamen açmış olan Şafak Takımyıldızı’nın canlı renklerini yansıtarak süzüldü. Kana bulanmış akademi, bir anda masallardan fırlamış bir diyara dönüştü.
Işıl ışıl dökülen bariyer parçalarının arasından aşağıya üç figür süzüldü. Onları daha net göremeden bile yaydıkları o dehşet verici baskı, kim olduklarını açıkça fısıldıyordu.
Mızraklar gelmişti.
Lucas’ın boğazından hırıltılı, can çekişen bir nefes yükseldi; bir şeyler söylemeye çalışıyordu.
Aşağıya baktığımda, gözlerini Mızraklar’a diktiğini gördüm.
Tekrar konuştu, bu kez sözleri daha anlaşılırdı. "A-abi..."
Söylediğini daha tam kavrayamadan, göğsüme çarpan ani ve güçlü bir ışık patlaması beni doğrudan saat kulesine fırlattı. Öyle bir hızla çarpmıştım ki, mana ile güçlendirilmiş duvarı yıkıp geçerek enkazın altında kaldım.
Ağzımdan kan ve sanki bağırsaklarımmış gibi hissettiren parçalar kusarken kendimi dışarı çekmeye çalıştım ama tüm vücudum duvara kaynamış gibiydi. Sersemlemiş halde, bulanık görüşümle büyüyü kimin yaptığını anlamaya çalıştım.
Mızraklardan biriydi. Sadece belirsiz bir karaltı seçebiliyordum ancak o ikinci büyüsünü yapamadan, Sylvie’nin ona doğru bir alev dalgası püskürttüğünü gördüm.
İçimden, "Sylvie, hayır. Onlarla savaşamazsın," diye seslendim. Kendi zihnimde bile sesim çok cılız çıkmıştı ama artık çok geçti. Hedefi, alev dalgasını basit bir oyuncak top gibi savuşturdu. Hemen ardından diğer Mızraklardan biri Sylvie’yi bir buz kubbesinin içine hapsetti.
Vücudumdaki her kemik ortadan ikiye biçiliyormuş gibi sızlasa ve kafam defalarca delinmişçesine zonklasa da, etrafta olup biteni biraz daha net kavrayabilmeye başladım.
Sylvie’yi buz kafese hapseden Mızrak, uzun beyaz saçlı bir kadındı. Görünüşe bakılırsa Sylvie buzu eritemiyor veya kıramıyordu. İçinde bulunduğum duruma rağmen, sadece kafese kapatılmış olmasına şükrettim. Bu, o Mızrak’ın seçebileceği diğer ölümcül seçeneklerden katbekat iyiydi.
Bu sırada bana saldıran Mızrak, Lucas’ın yanına diz çökmüştü. Oldukça genç görünüyordu, yirmili yaşlarının sonlarında olmalıydı. Bulanık görüşüme rağmen Lucas’la olan inanılmaz benzerliğini seçebiliyordum. Düz, kalkık burnundan dar ve kibirli bakışlarına kadar neredeyse birbirlerinin kopyasıydılar.
Gruptaki son ve yaşça çok daha büyük olan Mızrak ise hiç vakit kaybetmiyordu. Hayatta kalan öğrencileri ve profesörleri bir araya toplamış, bazılarının ifadelerini almaya başlamıştı bile. Anlatılanları dinlerken onaylarcasına başını sallıyor, arada bir gözlerini bana çeviriyordu.
Yaşadığım sersemlik ve Sylvie için duyduğum endişe yüzünden, taşları ancak şimdi yerine oturtmaya başlamıştım: Lucas, bana saldıran o Mızrak’a "abi" diye seslenmişti.
Kendi şanssızlığıma lanet okuyamadan, Lucas’ın abisi olan Mızrak, vücudundan sarı şimşekler saçarak üzerime doğru yürüdü.
"Senin gibiler için ölüm çok hafif bir ceza. Bir Wykes üyesine, kardeşime böyle bir vahşeti reva görmek..." Yüksek sesle konuşmuyordu. Hatta sesi neredeyse sakin geliyordu ama doğrudan kulağımın içine fısıldıyormuşçasına ürkütücü bir netliğe sahipti. Çevresinde dolanan elektrik fırtınası, bana doğru ilerlerken yoluna çıkan her şeyi küle çevirip çıtırdatıyordu.
Vücudumu oynatmaya çalıştım ama çaresizce çabalarken, elektromanyetizma benzeri bir güçle duvara adeta çivilendiğimi fark ettim.
Bu berbat duruma rağmen, şimşek üzerindeki hakimiyetine hayran kalmamak elde değildi. Benim yaptığım gibi manayı şimşeğe dönüştürmek için odaklanmasına gerek bile yoktu. Elektrik, sanki vücudunun bir uzvuydu; onun iradesine göre bükülüyor ve dans ediyordu. Gözlerimi şimşek kuşanmış Mızrak’tan çekip hâlâ buz kafesten kaçmaya çabalayan Sylvie’ye çevirdiğimde, beyaz çekirdekli büyücülerin gerçekte neler yapabileceğini nihayet tam anlamıyla kavradım.
Profesörlerden biriyle konuşmasını bitiren yaşlı Mızrak, "Bairon, ona elini bile sürmeyeceksin," diye emretti.
Bairon arkasındaki yoldaşına döndü. "O velet kardeşime işkence edip onu rezil ettikten sonra öldürdü, Olfred! Ve sen bana ona dokunmamamı mı söylüyorsun? Sen de mi bana karşı gelmek istiyorsun?" Bairon’un etrafını saran şimşek halkaları kalınlaştı, dokundukları her şeyi un ufak etti.
Olfred adındaki adam ters bir şekilde, "O çocuk, buradaki herkesi senin kardeşinden kurtardı. Ayrıca sen ne zamandan beri bana meydan okuyacak kadar büyüdün?" diye çıkıştı.
Bu karmaşayı fırsat bilip en azından kaçacak gücü bulabilmek ümidiyle ikinci aşamaya geçmeye çalıştım ama nafileydi. Bedenim manayı bir araya getirmeyi bile beceremiyordu.
Dikkatimi yeniden iki Mızrak’a verdiğimde, Bairon’un kafasının karıştığını görebiliyordum. Yine de gururundan ya da şüphelerinden ötürü geri adım atmamaya kararlıydı.
"Sabrımı zorlama, Olfred. Senin saçmalıklarınla uğraşacak havada değilim. Kardeşim kollarımda can verdi; katiline aynı şekilde karşılık vermek benim en doğal hakkım." Başını hızla bana çevirdi, gözlerindeki saf nefretle ters ters baktı.
Bairon bana doğru tekrar adım atacakken, yanındaki topraktan kömür karası iki şövalye fırladı ve kollarını yakaladı.
Bairon, etrafındaki şimşeklerden hiç etkilenmeyen o iki şövalyenin pençesinde çırpınırken, "Olfred!" diye kükredi.
Bairon güçlü bir şok dalgası yayarak iki taş şövalyeyi savurdu ve doğrudan Olfred’e doğru atıldı. Düzleştirdiği elinin etrafında şimşekler belirdi, elini çıtırdayan bir mızrağa dönüştürdü. Olfred ise sağ kolunu çoktan lavdan bir eldivene çevirmişti bile. Tam ikisi çarpışmak üzereyken, kadın Mızrak aralarında bitti.
"Yeter."
O anda hem Bairon hem de Olfred, boyunlarına kadar buzdan tabutların içine hapsoldu. Havadaki sıcaklığın düşmesi ya da nemin donması gibi aşamalı bir süreç yaşanmamıştı. İki Mızrak’ın etrafındaki alan doğrudan donuvermişti. Olfred’in sağ kolunu saran lav eldivenine rağmen buz ne cısırdadı ne de buhar çıkardı.
Kadın Mızrak, "Bairon, bu kararı verecek kişi sen değilsin. Çocukla ve ejderhayla ne yapılacağına Konsey karar verecek," dedi. Sesi o kadar duygusuzdu ki, onun yanında Kathyln bile bir pembe dizi oyuncusu kadar hisli kalırdı. Benim devasa, simsiyah ejderhama bakarken bile en ufak bir tepki vermedi; Sylvie’ye sıradan bir sokak lambasıymış gibi muamele ediyordu.
Erkeklerin sakinleştiğini varsayan kadın Mızrak, buz tabutları eritti. Bairon anında arkasını dönüp bana doğru bir şimşek mermisi fırlattı fakat bu saldırı, kadının hızlı bir el hareketiyle var ettiği buzdan duvar tarafından anında engellendi. Kadın Mızrak, elinde ince bir buz kılıcı belirdiği gibi kolunu akıcı bir hareketle Bairon’un boynuna doğru savurdu. Kılıcıyla keskin bir kavis çizerek adamın boynunda kanatacak kadar derin bir çizik açtı ve silahını orada sabit tuttu.
Kılıcının ucundan adamın boynuna doğru yavaşça buz yayılırken soğuk bir sesle, "İtaatsizliğe müsamaha gösterilmeyecektir," dedi.
Bu sırada kaçma fikrinden çoktan vazgeçmiştim. İkinci aşamaya geçmenin bana bir kaçış şansı sunabileceğini düşündüysem bile, kadın Mızrak’ın diğer ikisini korkunç bir hızla alt edişini izledikten sonra bu düşünceyi kafamdan tamamen sildim.
Bairon, bana son bir kez ölümcül bir bakış fırlatma fırsatını kaçırmayarak sonunda pes etti.
Bir saat bile geçmeden unvan sahibi mızraklar, görgü tanıklarından topladıkları bilgilerle içeride tam olarak neler yaşandığını çözmüştü. Bu sayede, Bairon’un üzerimdeki o baskıyı kaldırmasına izin verdiler. Fakat bunun yerine kollarımı ve bacaklarımı birbirine bağlayan buzdan prangalar vurdular. Fırsattan istifade, kadın mızrağa ejderhanın benimle bağ kurduğunu söyledim. Bunun karşılığında ondan ilk kez bir tepki alabildim: Sol kaşı hafifçe yukarı kalktı. Sylvie tekrar o minik tilki formuna büründüğünde, buzdan kafesinden çıkarılıp benim prangalarıma zincirlendi.
Beni Olfred’in çağırdığı şövalyelerden birinin gözetimine bırakan Bairon ve kadın mızrak, bariyeri tamamen ortadan kaldırmak için işe koyuldu. Yaşlı mızrak ise çağrdığı diğer on şövalyenin yardımıyla tüm öğrenci ve profesörleri bir araya topluyordu.
Okulu çevreleyen bariyere hayran kalmamak elde değildi. Girişe izin veren ama kimsenin dışarı çıkmasına müsaade etmeyen, son derece zekice tasarlanmış bir sistemdi. Üstelik mızrakların önce bu bariyeri kırması gerekmişti, bu da muhtemelen içeriye kimlerin girebileceğini de sınırladığını gösteriyordu.
Sonunda iki mızrak bariyeri tamamen yok ettiğinde, Maceralar Loncası ve Büyücü Loncası tarafından gönderilen bir büyücü ekibi aceleyle olay yerine ulaştı. Acil müdahale gerekenleri hemen tedavi edip yaralıları bir tıp merkezine nakletmeye başladılar. Tess ve diğer esirler hâlâ baygındı.
Tam bir kaos yaşanıyordu. Olayla bağı olan öğrencilerin hıçkırarak ağlayan aileleri, defterlerine harıl harıl bir şeyler karalayan gazeteci kılıklı tipler ve daha iyi bir görüş açısı yakalamaya çalışan gürültücü kalabalık, akademinin ön kapısının etrafına üşüşmüştü.
Neyse ki iki lonca, kimsenin akademiye fazla yaklaşmaması için önceden tedbir almıştı. Kampüsün etrafına kimsenin içeri sızmaması için kapılar dikilmiş, her birkaç metrede bir üniformalı muhafızlar konuşlandırılmıştı.
Yeni bir talimat gelene kadar burada beklemek zorunda kaldığımdan, Bairon’un bana yeniden ani bir saldırı yapmasına fırsat vermemek için kadın mızrağın yakınında durmaya özen gösterdim.
“Arthur!”
Tanıdık sesin geldiği yöne doğru başımı hızla çevirdim. Birkaç saniye sonra, kapıların arkasından bana el sallayan ailemi gördüm. Bu mesafeden bile annemle babamın yüzündeki o derin endişeyi seçebiliyordum. Babam kapının üzerinden atlamaya çalıştı ama muhafızlardan biri onu geride tuttu.
Kız kardeşim annemin koluna yapışmıştı, ağlamış olduğu her halinden belliydi. Yanlarında, muhtemelen kızlarını arayan Vincent ve Tabitha duruyordu.
“Ailemle konuşmama izin var mı?” diye sordum kadın mızrağa. Sesim beklediğimden çok daha cılız çıkmıştı.
Bairon hemen araya girdi: “Kardeşime yaptıklarından sonra, bir de böyle isteklerde bulunma hakkın olduğunu mu sanıyorsun—”
“Seni ailene götüreceğim, çocuk,” diyerek sözünü kesti Olfred. Uzuvlarımda kendi başıma düzgün yürüyebilecek derman kalmadığından, Olfred şövalyelerinden birine beni taşıttı. Bir çuval pirinç gibi omuzda taşınmak kalabalığın önüne çıkmak için can attığım bir tarz değildi elbette, ama itiraz edecek durumda da değildim.
Çağrılan şövalye, beni ailemin önüne şaşırtıcı bir yumuşaklıkla bıraktı. Olfred arkasını dönüp arkamızda nöbet tuttu. Bu hareketi nezaketten mi yapmıştı, yoksa Bairon’un arkamızdan bize saldırmasını engellemek için bir önlem miydi, emin olamadım.
Aramızda ne diyeceklerini bilemedikleri, gergin bir sessizlik anı yaşandı. Kendi üstüme başıma bakıp içimden lanet okudum. Kusmaktan ötürü ağzımın kenarında ve giysilerimde kurumuş kan lekeleri vardı. Üstüm başım yırtık pırtık içindeydi, muhtemelen hissettiğim kadar solgun görünüyordum. Kısacası, birinin kanıyla ziyafet çekip sonra da o kan gölünün ortasında dans etmiş evsiz bir vampire benziyordum.
“Selam anne, selam baba. Selam Ellie.” Gülümsemeye çalıştım ama bu onları daha da endişelendirmiş gibiydi.
“Arthur, yavrum, i-iyi misin?” Annem elini parmaklıkların arasından uzattı, elini sıkıca tuttum.
“Oğlum, neler oldu içeride?” diye sordu babam, kaşları endişeyle çatılmıştı.
“İyiyim anne. Daha iyi günlerim olmuştu ama biraz dinlenirsem hiçbir şeyim kalmaz. Baba, içeride ne olduğunu aslında ben de tam olarak çözebilmiş değilim.” Annemi rahatlatmak için elini biraz daha sıkarak başımı iki yana salladım.
Gözlerimi Ellie’ye çevirdim. Bana hâlâ kızgın mı, üzgün mü, yoksa rahatlamış mı olduğuna karar verememiş bir ifadeyle bakıyordu.
“Neden kelepçelisin?” Babam, ellerimi ve ayaklarımı birbirine bağlayan şeffaf prangalara bakarak yeniden konuştu.
Ne cevap vereceğimi bilemedim. Onlara düpedüz birini öldürdüğümü ve muhtemelen soruşturma altında olduğumu söylemek istemiyordum. Babam belki anlardı ama bunu annemin ve Ellie’nin önünde dile getirmek istemiyordum.
Ben durumu düzgünce açıklayacak kelimeleri ararken, kadın mızrağın elinde açık bir parşömenle bize doğru yaklaştığını fark ettim. Bağlı ayaklarımı sürüyerek ona doğru döndüm.
Göz teması kurmadan, elindeki parşömenden yüksek sesle okumaya başladı. “Dicathen Konseyi’nin bana verdiği yetkiye dayanarak, ben, Altı Mızrak’tan General Varay, beyan ederim ki: Reynolds ve Alice Leywin oğlu Arthur Leywin; son zamanlarda gösterdiğin aşırı şiddet eylemleri ve olayın belirsiz koşulları sebebiyle, Konsey’in kararı doğrultusunda mana çekirdeğin mühürlenecek, büyücü unvanın elinden alınacak ve bir sonraki karara kadar gözaltında tutulacaksın...”
İletişim parşömenini rulo yaparken çıkan o hışırtı, etraftaki devasa kalabalığın gürültüsüne rağmen zihnimde net bir şekilde yankılandı. Sonunda gözlerini kaldırıp doğrudan bana baktı. “...Karar derhal yürürlüğe girecektir.”
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.