Babam beni huzuruna çağırdı.
Sadece beni de değil, Katia’yı da yanına istemişti.
Hatta nedense Fei’yi de yanımda getirmem gerekiyordu.
Üçümüz de bu işin aslı ne olabilir diye kara kara düşünüyorduk.
“Sence bir nişan meselesi olabilir mi?”
“Ne? Kimin nişanı?”
“Hani, şey... seninle... benim...?” Katia’nın bu akla zarar tahmini karşısında dilim tutuldu.
“Yok artık, imkânı yok.”
“Hayırdır? Yoksa zevklerin erkek erkeğe aşk yönünde mi değişti?”
“Öyle olsa bile bu durumda o sayılmazdı. Halimize bir baksana; aşağı yukarı aynı yaşlardayız, soylu ailelerden geliyoruz, karşı cinsiz. Dahası, iyi anlaştığımız da ortada. Ailelerimizin bizi nişanlamaya karar vermesi o kadar mı şaşırtıcı olurdu?”
Böyle söyleyince kulağa hiç de mantıksız gelmiyordu.
Sonuçta ben kraliyet ailesinin bir üyesiydim, Katia ise köklü bir dükün kızıydı.
Bu açıdan bakıldığında birbirimiz için biçilmiş kaftandık.
“Peki, sen buna razı mısın?”
“Dostum, tabii ki hayır. Bir herifle evlendiğimi hayal bile edemiyorum. Ama eninde sonunda başıma gelecek, o yüzden kendimi hazırlasam iyi olur diye düşünüyorum.”
“Bu işleri bu kadar derinlemesine düşünmene şaşırdım doğrusu.”
“Aşk olsun. Ama dürüst olmak gerekirse, hiç tanımadığım birine çakılmaktansa seninle evlenmek çok daha mantıklı. En azından durumumu falan biliyorsun... Hem ayıp olur belki ama işler sarpa sararsa nişanı karşılıklı olarak bozabiliriz de.”
Böyle bir şey mümkün müydü?
Daha önce nişanlanma ihtimalini aklımın ucundan bile geçirmemiştim ama kraliyet ailesinden olduğum için bu konu er ya da geç önüme gelecekti.
Öyle bir durumda, ikimiz de hayatımıza normal bir şekilde devam edebileceğimiz için Katia ile nişanlanmak aslında çok daha işlevsel olabilirdi.
Küçük bir sorun hariç.
“Peki, Sue ne olacak?”
“Ah.”
İşte bu.
Kız kardeşim Sue, yanıma kimseyi yaklaştırmazdı.
Onun gözünde sadece bir evcil hayvan olan Fei’ye bile nasıl ölümcül bakışlar fırlattığına bizzat şahit olmuştum.
Sırf dişi diye bir hayvandan bile nasıl kıskançlık duyabiliyorsun, diye sormak istiyordum ona.
Ama vereceği cevabın “Neden duymayacakmışım ki?” tadında bir şey olmasından korkuyordum.
Şimdilerde Katia’ya karşı biraz daha müsamahalı davranıyor gibiydi ama nişanlanacağımızdan şüphelenirse ne yapacağını kestirmek imkansızdı.
“Doğru. Muhtemelen beni öldürür.”
“Yapma, biraz abartıyorsun bence.”
“...Gerçekten öyle mi dersin?”
“İtiraf etmeliyim ki, gözümde canlandırabiliyorum.”
Sue’nun biraz tuhaf olduğunu biliyordum ama yine de bu kadarının fazla olduğunu düşünüyordum.
Biz böyle laflarken odaya biri adam, diğeri küçük bir kız çocuğu olmak üzere iki kişi daha girdi.
Katia, Fei ve ben, yeni gelenleri görünce şaşkınlıktan baka kaldık.
Kulakları, bir insana ait olamayacak kadar uzundu.
“Selamlar dostlarım. Adım Potimas Harrifenas. Elflerin iyi niyet elçisi olarak bu güzel krallığa gönderildim. Sizi buraya çağırtan benim. Tanıştığımıza memnun oldum.”
Potimas denen adam, kendini gayet ruhsuz bir tonla tanıttı.
Hayatımda ilk kez bir elfle karşılaşıyordun.
Var olduklarını biliyordum ama birini ilk kez bu kadar yakından ve kanlı canlı görmek, bir fantezi dünyasında olduğum gerçeğini zihnime iyice kazımıştı.
“Hmm. Demek ona sahipsiniz.”
Potimas gözlerini kıstı; o an içimde huzursuz bir his peydah oldu.
“Oka, aradığımız şey bu iki insanda ve şu yaratıkta mevcut. Gerisini sana bırakıyorum.”
“Tamamdır o zaman. Anlaşıldı!”
“Ben gidiyorum o halde.”
“Yardımların için teşekküüüürler!”
Potimas geldiği gibi odadan çıkıp gitti.
Katia ve ben ise öylece baka kalmıştık. Kendimizi tanıtma fırsatı bile bulamadan toz olmuştu.
Ne yapacağımı bilemez bir halde, geride kalan küçük kıza döndüm.
“Hadi bakalım, görelim. Sanırım işe tanışarak başlasak iyi oluuuur. Şimdiki ismim Filimøs Harrifenas. Sizinle tanışmak ne güzel!”
Katia ile bakıştık.
Bu küçük kızın böyle bir tanışma faslına ne cevap vermemiz gerekiyordu?
“Biliyor musunuz, eğer öğretmeniniz kendini tanıtıyorsa, aynı şekilde karşılık vermek nezakettendir deriiiim! Peki, siz kimlersiniz bakalıııım?”
“Affedersiniz. Ben bu krallığın dördüncü prensi, Schlain Zagan Analeit.”
“Ben de Dük Anabald’ın büyük kızı, Karnatia Seri Anabald.”
Kızın dürtüklemesiyle alelacele kendimizi tanıttık.
“Anlıyorum, anlıyorum. Bir prens ve bir dük kızı adayı ha? Çooook güzel. Çoook tatlı.”
Bu sözlerdeki bir şey hafızamı tetikledi.
O tuhaf konuşma tarzı zaten tanıdık geliyordu ve şimdi kime benzediğini çözmüştüm.
Katia da aynı anda durumu fark edince gözleri fal taşı gibi açıldı.
“Olamaz... Oka Hocam?!”
“Öğretmeninize lakap takmamalısınız, biliyorsunuz değiiil mi? Ama evet, doğrrrru.”
Karşımızdaki kişi, önceki hayatımızdaki sınıf öğretmenimizdi: Kanami Okazaki ya da kısa adıyla Oka Hoca.
Hepimizin lakabıyla seslendiği bu öğretmen, biraz bahtsız biriydi.
Görünüşe göre ortaokuldayken en sevdiği manga karakterlerinden birinin konuşma takıntısını benimsemiş ve sonunda hep böyle konuşmaya başlamıştı.
Savaşan Devletler dönemini anlatan mangalara olan ilgisi yüzünden tarih bölümü köklü bir üniversiteye gitmiş, öğretmenliği ise çoğunlukla kendinden genç bir erkekle tanışma arzusuyla seçmişti.
Genel olarak bakıldığında, bir eğitimci için pek de iç açıcı bir tablo çizmiyordu.
Ancak bu zavallı halleri, onu öğrenciler arasında aslında oldukça popüler kılıyordu.
“Pekâlâ o zaman, ya sen? Şurada evcil hayvan taklidi yapan arkadaşııım?”
“Ha?! Nasıl anladınız?!”
“Çok bariz, biliyorsun de-ğiiil mi! Gerçekten, bunu zaten biliyor olman gerekirdi; sonuçta seni de davet ettiğimizden emin olduk, de-ğiiil mi?”
Fei bu durumdan son derece rahatsız görünüyordu. Muhtemelen derste sık sık yaramazlık yaptığı ve hocadan az değil, epey fırça yediği içindi.
Belki de bu yüzden biraz mahcup hissediyordu.
“Öff. Ben Feirune.”
“Evet, evet, afferin sanaaa.”
Hoca, Fei’nin kafasını okşadı.
Fei bu muamele karşısında yüzünü buruşturdu.
“Eee? Sizin burada ne işiniz var Oka Hocam?”
“Neden olacak, üçünüzün burada olduğunu biliyordum elbeeeette! Bayağı popüler oldunuz, haberiniz yok muuu? Analeit Krallığı’nın dahi çocukları herkesin dilindeee!”
Öğretmenimizle bunca zaman sonra ilk kez konuşurken, hepimiz kendimizi Japonca konuşurken bulduk.
Çok geçmeden ona eski hayatımızdaki isimlerimizi söyledik.
Katia’nın eski ismini duyduğu an gözleri parladı ve kendi kendine “Çoook tatlı!” diye fısıldadı.
“Yani sırf bizi görmeye mi geldiniz?”
“Aynen öy-leee.”
“Tamam, bu iki salağın burada olduğunu nasıl anladığınızı çözdüm de, beni nasıl buldunuz? Evcil hayvan kılığında gayet iyi uyum sağladığımı sanıyordum.”
“O zaman ne kadar sıra dışı olduğunun farkında değilsin canııım. Ortalıkta dedikodular dönüyor, biliyorsun de-ğiiil mi? Prens’in hayvanı da bir dahiymiş diye fısıldaşıyorlar, bi-li-yor-su-nuuuuz!”
“Ne, ciddi mi?”
“Öyle yaaa. Normal bir canavar, Canavar Eğitimi becerisi olmayan birinin komutlarını dinlemez; hele ki onunla beraber antrenman yapıp eğitim görmez, biliyorsun de-ğiiil mi!”
“Ah, mantıklı aslında. Aptallık bende.”
Bilgilerin kalenin dışına bu kadar kolay sızması can sıkıcıydı ama dedikodu çarkının önünde durmak imkansızdı herhalde.
“Ama burada olmamın tek sebebi bu değil canlarım. Ben hâlâ bir öğretmenim, biliyorsunuz de-ğiiil mi? En azından öğrencilerimin güvende olduğundan emin olmalıyım, anlıyorsunuz yaaa. Sonuçta reenkarne olduktan sonra ne kadar güvende olunabilirse artık!”
Bunu şaka yollu söylüyordu ama aslında ciddi olduğunu hissedebiliyordum ve bu beni biraz etkilemişti.
Bu dünyada kendi hayatta kalmam dışında kimsenin durumunu dert etmek aklıma bile gelmemişti.
Diğer sınıf arkadaşlarımın da burada olabileceğinden şüphelenmiştim ama onları gerçekten aramayı hiç düşünmemiştim.
“Bu dünya Japonya’dan çok daha tehlikeli, biliyorsunuz de-ğiiil mi? Eğer güvenliğinizi sağlayabilirsem, bunu bir an önce yapmak isterim, biliyorsunuuuz!”
Bunu da hiç düşünmemiştim.
Bu dünyada canavarlar ve benzeri şeyler olduğunu bildiğim için aslında bariz olmalıydı; ancak ben güvende olduğum için diğer sınıf arkadaşlarımın da öyle olduğunu varsaymıştım.
Hatta Fei bana nasıl ölümden döndüğünü anlatmıştı ama o zamanlar bu bana çok uzak bir hikaye gibi gelmişti.
“Yani bizi korumaya mı geldiniz?”
“Aman tanrım, hayııır. Konumlarınızı düşünürsek, sizi öylece alıp götüremem, biliyorsunuz de-ğiiil mi. Ama öğrencilerimden herhangi biri isterse, onları koruma altına almak için seve seve elflerin köyüne götürürüm, anlıyorsunuz yaaa.”
“Bu, başkalarını da bulduğunuz anlamına mı geliyor?”
“Ah, evet yaaa. Elf köyünde on bir öğrenci var ve siz üçünüz de dahil olmak üzere altı kişiye daha ulaşmayı başardııım. İki kişinin daha yerini tespit ettim, bir sonraki durağım onlar olacak, biliyorsunuuuz!”
Sınıfımızda yirmi beş öğrenci vardı.
Bu da demek oluyordu ki hâlâ nerede olduğu bilinmeyen altı kişi kalmıştı.
Ama başka bir açıdan bakarsak, sadece altı öğrenci bulunamamıştı.
Böylesine uçsuz bucaksız bir dünyada, bu kadar çok reenkarne öğrenciyi bulmak az buz bir iş olmasa gerekti.
“Bizim için gerçekten uğraşmışsınız Oka Hocam.”
“Bu benim öğretmenlik görevim, elbeeeette. Hem zaten çoğu insan bölgesinde insan olarak yaşıyordu, biliyorsunuz de-ğiiil mi. O yüzden o kadar da zor olmadııı.”
“Çoğu insan mı...”
Fei, hocamızın sözleri karşısında donup kalmıştı.
“Sıkma canını,” diyebildim sadece; elimden gelen tek teselli buydu.
Oka Hoca’nın neşeli tonuna rağmen, herkesi bulmak için ne kadar çok çalıştığı ortadaydı.
Teşekkür etmek için önünde tekrar eğildim.
“Pekâlâ o zaman. Konuşacak daha çooook şey var ama yakında bu krallığın okuluna giriş yapacağııım. O zaman her şeyi uzun uzun konuşuruz, tamam mııı?”
Katia ve ben de yakında o okula gidecektik.
Evcil hayvan getirmemize izin veriliyordu, bu yüzden Fei’yi de yanımda götürmeyi planlıyordum.
Ufukta yepyeni bir hayat filizleniyordu.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.