Tarihin Paslı Çarkları

Sunny, Rüya Alemi’nin tarihi üzerine kafa yormaya devam etti. Her şeyin başı olan Kaos Çağı, boşluğun hapsedilmesi ve dünyanın yaratılışıyla son bulmuştu. Ardından Tanrılar Çağı denebilecek o tarih öncesi dönem gelmişti; tanrıların, onların yarattığı canlıların ve bir anda ortaya çıkan iblislerin, yeni doğmuş dünyada uçurum yaratıklarından geriye kalanlarla çarpıştığı zamanlar.

Sonra Kahramanlar Çağı filizlenmişti. Henüz yolun başındaki insanlığın yayılmaya başlamasıyla, dünyanın hakimiyeti için yozlaşmış yaratıklara karşı verilen savaşlarla başlamıştı bu devir. Baş edilmesi imkansız görülen o dehşet verici ucube sürülerinin geri püskürtülmesi ve büyük ölçüde köklerinin kazınmasıyla da sona ermişti. Artık bu yaratıklar her an kapıda biten bir tehlike olmaktan çıkmış, nadir görülen ama yine de korkunç olan düşmanlara dönüşmüştü.

Bunu takip eden ise bambaşka bir dönemdi... İnsanlığın rakipsiz bir şekilde dünyaya hükmettiği bir çağ. Noctis bu çağın adını bilmiyordu; belki de o dönemde yaşayan insanların bir isimlendirmeye ihtiyacı olmadığı içindi bu. Onlar için bu dönem sadece şimdiden ibaretti. Barış ve refah içinde geçen altın bir çağ...

Tabii bu sadece kıyaslamayla söylenebilecek bir şeydi. Yozlaşmış mahlukların çoğu katledildikten veya yaban ellere sürüldükten sonra bile dökülen kanın ve çatışmanın ardı arkasının kesilmediğine emindi Sunny. İnsan her yerde insandı sonuçta... Üstelik dünyada yaşayan başka yaratık kabileleri de vardı. Herkesin mutlak bir uyum içinde yaşadığından şüpheliydi.

Ölümsüzlükleri sayesinde Noctis ve diğer Zincir Lordları —Kahramanlar Çağı'nda doğmuş o kudretli uyanmış soylular— bu yeni çağa tanıklık edecek kadar uzun yaşamışlardı.

Aslında devirlerin değişiminde sandıklarından çok daha büyük bir rolleri olmuş olabilirdi. Noctis, Umut Krallığı’nın yıkılışını tarihin dönüm noktası, yani Kahramanlar Çağı’nın sonunu müjdeleyen olay olarak görüyordu.

Bu da demek oluyordu ki Altın Çağ daha en başından zehirlenmişti. Umut’un zincirlenmesiyle başlamış, onun zincirlerini kırmasıyla son bulmuştu. Bu süre zarfında tanrılar uzaklaşmış ve vurdumduymaz hale gelmişlerdi. Müritleri bile kendi aralarında savaşmaya başlamıştı. Refah yerini yavaş yavaş duraklamaya ve çürümeye bırakmıştı.

Sunny'nin hem birinci hem de ikinci kabusu, Altın Çağ’ın alacakaranlık vaktinde, iblislerin tanrılara karşı isyan etmesinden hemen önce gerçekleşmişti.

O savaş, yani o son savaş, Rüya Alemi’nin medeniyetini yerle bir etmişti. Tarihin koca ölçeğinde bir parlayıp sönme gibi kalsa da, belki de o kısa süreli dehşet, tek başına bir çağı temsil edecek kadar ağırdı.

İblisler Çağı... Korku ve yıkımla dolu berbat bir dönem.

Bu çağ en yakını olsa da, aynı zamanda en gizemli olanıydı. Uyanık dünyanın insanlarının Rüya Alemi’nde bulduğu her şey, iblisler ve tanrılar arasındaki o büyük savaştan kalma izlerdi; yine de buna dair neredeyse hiçbir şey bilinmiyordu.

Savaş neden başlamıştı? Nasıl bitmişti? Tanrılar nasıl ölmüştü? Düşmanları olan o iblislere ne olmuştu?

Sunny'nin tek bildiği, Kıyamet Savaşı'nın başlangıcı ile günümüz arasındaki bir noktada Kabus Tohumları’nın ortaya çıktığı ve yozlaşmanın, bir zamanlar neredeyse tamamen kovulduğu dünyayı geri aldığıydı. Bu, Rüya Alemi’nin sonuydu.

Bir saniye... Yanılıyorum. Rüya Alemi’nin tarihi aslında hiç bitmemişti. Ne de olsa bugün bile onun tehlikeli sınırlarında insan yerleşimleri vardı... Hisar ve Kuzgunyürek gibi devasa kaleler ve daha nice küçük yerleşim yerleri. Yüz binlerce uyanmış buralarda yaşıyor, savaşıyor ve hayatta kalıyordu; yavaş yavaş kabus yaratıklarından toprakları geri alıyorlardı.

Sanki... yeni bir Kahramanlar Çağı gibi... Ya da daha doğrusu, Kabus Büyüsü Çağı. Sunny, dar koridorun tavanından düşen bir su damlasından kaçınırken başını hafifçe yana eğdi.

Vay be. Bu açıdan bakınca, sanki Kabus Büyüsü’nün tek amacı, Kıyamet Savaşı ile cansız bir cehenneme dönen Rüya Alemi’ni yeniden canlandırmak ve oraya taze kan pompalamakmış gibi geliyordu. Uzun zaman önce durmuş olan tarihin çarklarını yeniden döndürmek ve o ıssız dünyayı geleceğe taşımak için bir itici güç gibi.

Sanki Dokumacı bir tür soylu kahramanmış gibi... Tabii bu değişim, uyanık dünya sakinlerinin verdiği sayısız can ve ölçülemez bir ızdırap pahasına gerçekleşmişti. Sunny, kader iblisinin bir tür kahraman olduğuna, hele ki soylu bir kahraman olduğuna pek inanmıyordu...

Yine de bu çıkarım, tamamen bir kenara atılamayacak kadar mantıklı geliyordu.

Kaos Çağı, Tanrılar Çağı, Kahramanlar Çağı, Altın Çağ, İblisler Çağı... ve Kabus Büyüsü Çağı.

Eğer tarih böyle bir çerçeveye oturtulursa... Bu bilgi Sunny’ye muazzam miktarda katkı puanı kazandırabilirdi. Bunu düşünmek bile gözlerinin parlamasına yetti.

Eğer bu teoriyi düzgünce kâğıda döküp yayımlayabilirsem, doğru olsun ya da olmasın... aman Tanrım! Akademik başarı içinde yüzerim. Konuk öğretim görevliliğini geç, fahri profesör bile yaparlar beni! Hatta dekan!

Sunny açgözlü bir sırıtışla hayallere dalarken, Cassie adımlarını biraz yavaşlattı ve elini kaldırdı.

"Yaklaştık. Dikkatli olun... Eğer gerçekten burada kayıtlar kaldıysa, onlara daha fazla zarar vermemek için titiz davranmalıyız."

İçinden geçtikleri koridorlar büyük oranda sular altında kalmış olsa da, kayıp tapınağın bu bölümü tuhaf bir şekilde kuru görünüyordu. Belki buradaki yapı çok daha dayanıklıydı ve zamana daha iyi direnmişti... Belki de iç mabedi koruyan bazı tılsımlar hâlâ aktifti. Her halükarda, üzerinde yürüdükleri zemin gitgide kurulaştı.

Kısa süre sonra üç Usta, ağzına kadar raflarla dolu bir odaya girdi. Bir zamanlar bu raflarda sayısız kitap vardı ancak şimdi raflar parçalanmış, kadim parşömenler sular yüzünden çoktan yok olup gitmişti. Sunny birkaçını kontrol etti ama hayal kırıklığıyla başını salladı. Nispeten daha iyi korunmuş gibi görünenler bile tamamen okunmaz haldeydi.

Benzer birkaç odadan daha geçerek ilerlediler. Tapınağın kütüphanesi bir zamanlar gerçekten devasaymış... Ama şimdi, kâhinlerin ve sadık rahiplerinin biriktirdiği tüm bilgi kaybolmuştu. Bir kısmı nemden çürümüş, bir kısmı yanmış, bir kısmı ise yozlaşmış kâhinin o gazap dolu anlarında un ufak edilmişti.

Ne yazık... Sonunda yüksek bir kapıya ulaştılar. İç mabetteki diğer tüm kapılar gibi bu da çoktan çürümüş kıymıklara dönüşmüştü... Ancak arkasındaki oda —son birkaç dakikadır gördükleri en geniş yerdi— garip bir şekilde bozulmadan kalmış gibiydi.

Daha da önemlisi, içeride kırık dökük raflar ya da çürümüş parşömenler yoktu. Onların yerine taş tabletler duruyordu.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.