Rain sorusunu daha düzgün bir şekilde sormaya çalışarak tereddüt etti.
"Yani... sen bir insan mısın? Ruh musun? Yemek yapmaktan, koca uyanmış ordularını dehşete düşürmekten ve genç kızları eğitmekten keyif alan tuhaf bir hayalet misin yoksa? Sakın bana sadece bir gölge olduğunu söylemeye kalkma! Bu ne demek ki şimdi?"
Öğretmeni birkaç saniye boyunca sessizce ona baktı.
"Şey... gölge, bir nesnenin ışık kaynağını engellemesiyle ortaya çıkan karanlık alandır..."
Rain yumruklarını sıktı.
"Sorduğum şey bu değildi!"
Genç adam güldü, ardından gölgelere yükselmesini emretti ve onlardan yerde duran diğerine göre pek de rahat görünmeyen yeni bir sandalye var etti.
Öğretmeni otururken omuz silkti.
"Neden bahsediyorsun sen? Ben sadece insan bir azizim."
Rain kararlı bir şekilde kafasını iki yana salladı.
"Hayır! Ben azizlerle tanıştım, senin gibi insan olan hiçbir aziz yok. Asla uyumuyorsun, yemek yemiyorsun, gölgelerin içinde yaşıyorsun ve ortalıkta gezinip derigezen bedenlerini çocuk oyuncağıymış gibi katlediyorsun. Hatta bir insanı, büyü ile enfekte etmeden nasıl uyanmış haline getireceğini bile biliyorsun. Ve bu senin sadece yedide birin!"
Adam bir an duraksadı.
"Peki, tamam. Sadece... sıradan bir... insan aziz değilim. İnsan azizler söz konusu olduğunda epey özel biriyim."
Geriye yaslanıp gülümsedi.
"Aslına bakarsan benim gibisi yok. Bildiğim kadarıyla gücüme rakip olabilecek diğer iki yüce insan daha var. Ancak onların arasında bile eşsizim... çünkü artık kabus büyüsü taşımıyorum."
Rain gözlerini kırpıştırdı.
Kabus büyüsü taşımayan bir aziz mi?
Artık mı?
Bu nasıl mümkündü?
Kafasının karıştığını gören öğretmeni kıkırdadı.
"Bu uzun bir hikaye. Aslında binlerce yıla yayılan bir hikaye, bu yüzden ayrıntılara girmezsem beni bağışla. Üçüncü kabusumda çok iğrenç bir lanetli dehşet ile karşılaştığımı söylesem yeterli... ve işte buradayım."
Tereddüt etti, ardından ekledi.
"Asıl bedenim başka bir yerde. Bu bedenimin aksine o yemek yiyor, uyuyor ve insanların yapmaya meyilli olduğu her şeyi yapıyor. Bu süreçte senin peşinden dolanan versiyonum ise gölgelerimden biri. Normal insanlara kıyasla bazen biraz tuhaf görünmemin sebebi bu."
Rain sessizce onu süzdü.
Demek işin aslı buydu!
Sonunda taşlar yerine oturmaya başladığı için içi rahatlamıştı...
Ancak garip bir şekilde... kendini biraz da ihanete uğramış hissediyordu. Çünkü öğretmeninin hakkında hiçbir şey bilmediği bambaşka bir hayatı, hatta birkaç hayatı vardı.
Birden aklına bir şey geldi.
"Öğretmenim... eğer bir insansan, adın ne?"
Öğretmeni öksürdü.
"Adım mı? Şey... bilmen gerekiyorsa, adım Sunless. Ama insanlar bana genellikle Sunny der."
Rain birkaç saniye ona bakakaldı.
Ardından arkasına yaslanıp kahkahayı bastı.
Kahkahası kendiliğinden gelmişti ve engellemeye çalışsa da başarılı olamadı.
"Ah... üzgünüm! Sadece komik geldi. Çünkü insanlar eskiden bana Rainy derdi."
Sunny ve Rainy... Amma çifttiler ama, değil mi?
Hayır... Öğretmenime asla bu şekilde hitap edemem!
Rain, nihayet onun adını öğrendikten sonra göğsüne tuhaf bir sıcaklığın yayıldığını hissetti. Ama aynı zamanda, öğretmenine bu kadar sıradan ve insani bir isimle hitap etmeyi düşünmek çok garipti. En azından ona Sunless demeyi hayal edebiliyordu ama "Sunny"...
Olamaz, imkanı yok!
Gerçekten bir insan olsa bile, ona sıradan biri gibi davranılmasını hak etmiyordu!
Ona yaşattığı bunca şeyden sonra...
Rain, bir süre sessiz kalarak aniden üzerine çöken bu sarsıcı gerçekleri sindirmeye çalıştı.
O lanet olası gölgelerin efendisiydi!
En sonunda zihninde aniden başka bir düşünce belirdi ve yüz ifadesi değişti.
Amma çifttiler, öyle mi?
Öğretmeninin bu çoklu bedenlerini öğrendikten sonra, neden Tanrıkabrinde bir kaleyi yönettiğini ve kılıçların kralına hizmet ettiğini şimdi anlayabiliyordu. Leydi Nephis’in yakınlarında neden kendine bir yer edindiğini de çözebiliyordu.
Hatta bir restoran işletmesini bile bir dereceye kadar anlamlandırabiliyordu.
Aslında öğretmeninin bahsettiği tüm o hayatlar arasında mantığa uymayan tek bir hayat vardı.
Bu hayat. Sıradan bir kızın peşinden gidip ona bu amansız dünyada nasıl hayatta kalacağını ve gelişeceğini öğrettiği, ona yükseliş yolunda rehberlik ettiği hayat.
Tarihin akışını etkilemeyi kafasına koyduğu açık olan bu muazzam derecede güçlü aziz, neden onunla vakit kaybediyordu ki?
Rain özel biri değildi. Çalışkan ve yetenekliydi, evet, ama onun gibi sayısız insan vardı.
Aslında...
Daha en başından, ilk karşılaşmaları bile tuhaf değil miydi?
Çünkü o zamanlar bile, banliyödeki o isimsiz market içinde öğretmeni onun adını zaten biliyordu.
Rain başını kaldırıp ona dikkatle baktı.
"Öğretmenim..."
Adam hafifçe gülümsedi.
"Evet? O hafızalara göz atmaya hazır mısın? Onlar üzerinde gerçekten çok çalıştım, biliyorsun!"
Normalde Rain yeni hafızalar alma vaadiyle büyülenirdi ama bugün onlara dönüp bakmadı bile.
Bunun yerine sordu:
"Neden bana eğitim vermeyi teklif ettin?"
Öğretmeni birkaç saniye sessizce ona baktı.
Sonra alaycı bir tavırla güldü.
"Sana söylememiş miydim? Çünkü ben senin çok önceleri kaybolan ağabeyinim."
Rain içini çekti.
"Ben de sana bir ağabeyim olsaydı bunu hatırlayacağımı söylemiştim."
Adam tek bir kelime etmeden bir süre onu süzdü.
Ardından umursamazca omuz silkti.
"Sen evlatlık edinilmemiş miydin?"
Rain bunun konuyla ne alakası olduğunu anlamayarak yavaşça başını salladı.
Bir dakika...
Öğretmeni gülümsedi.
"İşte ondan önce senin ağabeyindim. Tamamdır... artık 'öğretmenim' demeyi bırakıp bana 'ağabey' demene izin veriyorum."
Rain donakaldı.
Ondan... önce mi?
Evlatlık edinilmeden öncesine dair hiçbir anısı yoktu. Ne de olsa bu çok küçükken, en fazla üç yaşındayken gerçekleşmişti.
Ailesi onun biyolojik çocukları olmadığı gerçeğini hiçbir zaman bir sır olarak saklamamış ve ona bu yüzden asla farklı davranmamıştı. Bu yüzden Rain nereden geldiğini öğrenme ihtiyacını hiçbir zaman gerçekten hissetmemişti...
Yine de bir keresinde bunu araştırmaya çalışmıştı. Ailesi ona yardım etmiş, babası iş yerindeki nüfuzunu bile kullanmıştı.
Ancak öğrenilecek hiçbir şey yoktu. Banliyöde yaşayan her insanın kaydını tutan sağlam bir veri tabanı bulunmuyordu; hatta birçoğunun dijital bir izi bile yoktu. Vatandaş olmadıkları için hükümet onların kaydını tutmakla uğraşmıyordu.
Tek öğrenebildikleri, Rain'in öz anne ve babasının vefat etmiş olduğuydu; annesi en son hastalıktan hayatını kaybetmişti. Bu bile sadece bir yetimhane çalışanının, kendisinden önce orada çalışan kişiden duyduğu bir söylentiden ibaretti.
Hepsi bu kadardı.
Hiçbir şey öğrenemediği için biraz hayal kırıklığına uğramıştı ama üzerinde çok da durmamıştı.
Peki neden... neden Rain bir şeyi unutuyormuş gibi hissediyordu?
Sanki az önce bunu düşünmüştü ama düşünce avuçlarının arasından kayıp gitmişti.
Öğretmenine bakarak düz bir sesle sordu:
"Eğer gerçekten benim ağabeyimsen... neredeydin? Bunca zamandır neredeydin?"
Adamın gülümsemesi biraz soldu.
Garip bir şekilde, Rain onun söylemek üzere olduğu şeye odaklanmakta zorlanıyordu.
Öğretmeni birkaç saniye duraksadı, ardından bakışlarını kaçırdı.
"İlk başlarda banliyöde çürüyordum. Sonrasında ise... şey. Bunu sana gerçekten anlatamam, sen de sormamalısın."
Rain şaşkınlık içinde ona baktı.
Şaka yapmıyordu. En başından beri şaka yapmıyordu.
Yüreğinde tuhaf, tarif edilemez bir duygunun yükseldiğini hissetti.
Öz ailesini ve geçmişini hiçbir zaman önemsemediğini düşünmüştü. Ama şimdi yanıldığını anlıyordu.
Ya da belki de sadece unutmuştu.
Karşısında oturan genç adama baktı...
Son dört yıldır yoldaşı, dert ortağı, öğretmeni ve koruyucusu olan o tanıdık, çekilmez, sağı solu belli olmayan, şefkatli, güçlü, komik, güvenilmez ama her zaman sığınılacak limanı olan adama...
Rain titrek bir nefes aldı.
Ardından çekingen bir sesle konuştu:
"A... ağabey?"
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.