Sisten Doğan Boşluk

Sunny, sisten süzülüp Kül Tepesi’ne gelen o yaratıkla arasındaki ürpertici karşılaşmayı bir kez daha hatırladı. Tıpkı Yeraltı Dünyası’nın kıyısındaki o karanlık labirentte olduğu gibi, o zaman da Cassie’nin tavsiyesine uyup gözlerini sımsıkı kapalı tutarak hayatta kalabilmişti. Yine de yaratık son derece sinsiydi, gözlerini açtırmaları için onlara türlü oyunlar oynamıştı. Bu, Sunny’nin insan dilinde konuşabilen bir gaddarla karşılaştığı o çok az andan ilkiydi.

Ancak şimdi, o korku dolu geceyi geriye dönüp düşündüğünde, yaratığın gerçekten konuşup konuşmadığından şüphe etmekten kendini alamadı. Canavarın ağzından çıkan her bir kelimeyi zihninde tek tek tarttı.

Yüzündeki ifade yavaşça donakaldı.

Şöyle bir düşününce... Durum aslında çok farklı değil miydi? Söylediği her kelime ya Nephis’in, ya Cassie’nin ya da Sunny’nin kendi kurduğu cümlelerden ibaretti.

Sis varlığı, tıpkı Cassie’nin sesini çaldığı gibi onların kelimelerini de çalmıştı. Çarpık bir yansıma gibi.

Bunun sebebi bu hiçlik yaratıklarının kendi seslerinin olmaması mıydı? Yoksa akıl sır ermez başka bir nedeni mi vardı?

Her halükarda...

Kabuk İblisi o şeyi Karanlık Deniz’in derinliklerine geri kaçmaya nasıl zorlamıştı?

Unutulmuş Sahil’in o geçici denizini dolduran kabuslar aleminden gelme canavarların her biri en azından Yozlaşmış aşamasındaydı. Ruh Yiyen’in o sadık kölesi ise yalnızca uyanmış bir iblisti. Acaba o ağaca hizmet ettiği için bir şekilde ondan güç mü alıyordu? Yoksa Ruh Yiyen, bu davetsiz misafire koruyucusuyla birlikte mi saldırmıştı? Ya da sis yaratıklarıyla savaşmak, diğer gaddarlarla savaşmaktan tamamen farklı bir şey miydi?

Belki de Kabuk İblisi de gözlerini sımsıkı kapatmıştı.

Gözlerimi kapatma isteği uyandıran başka bir yaratık daha tanımıyor muyum sanki? Aslında, iki tane tanıyordu.

İlki Azap’tı. Ama onun asıl ilgisini çeken ikincisiydi... Mordret.

Kendine Hiçliğin Prensi diyen, bir varlığın ruhuna gözlerinden sızabilen adam. Taşıdığı bu unvan... Ailesi tarafından terk edildiği için kendi uydurduğu iğneleyici bir lakap mıydı, yoksa çok daha derin bir anlamı mı vardı?

Sonuçta onun hiçlikle olan bağı bununla da sınırlı değildi. İkinci Kabus’ta, içine gönderildiği asıl beden gizemli bir sis yaratığına aitti. Umut Krallığı’nın kuzey sınırlarında, İçi Boş Dağlar’dan aşağı inip karşılaştığı her canlı ruhu yutan bir sis yaratığına.

Mordret, Abanoz Kule’de de bir tür dönüşüm geçirmiş ve kehanet yoluyla algı edinilmesini neredeyse imkansız hale getirmişti. Nether’a ait olan o Abanoz Kule... Beyaz sise ve hiçliğe göbekten bağlı olan, onu adeta bir pelerin gibi üzerine geçiren Yeraltı Dünyası Prensi’ne.

Tüm bunlar bir tesadüfler zinciri miydi, yoksa Mordret’in gerçekten de hiçlikle bir bağı var mıydı?

Şu adamı bir türlü çözemiyorum.

Onun yönü neydi? Kusuru neydi? Asterion ona ne yapmıştı ve neden birinci kabusa daha çocuk yaşta girmişti? O kabusta başına ne gelmişti? Mordret, Savaş Tanrısı’nın soyunu taşıyordu... Aynı zamanda yaşamın, ilerlemenin, teknolojinin, zanaatın ve aklın tanrıçası olan, insanlığın koruyucu ilahının soyunu. Yönünün özü ise yansımalar ve aynalarla ilgili görünüyordu; bu durum Sunny’ye savaşla pek alakalı gelmemiş, teknoloji ve zanaatla da ancak dolaylı yoldan bağdaşabilmişti.

Elbette soy ile yönün doğrudan bağlantılı olması gerekmiyordu. Sunny’nin kendisi de Dokumacı’nın soyunu taşıyor ama Gölge Tanrısı’na bağlı bir yön barındırıyordu. Nephis ise Güneş Tanrısı’nın soyundan gelmesine rağmen yönü hiçbir tanrıyla bağlantılı değil, doğrudan efsanevi nefilimle alakalıydı.

Yine de aynaların hiçlikle ne ilgisi olabilirdi?

Sunny bir bağlantı göremiyordu ama mutlaka bir yerlerde bir bağ olmalıydı.

O piçle bir sonraki karşılaşmamda bunu soracağım. Hayır... Doğru ya. Onu bir daha asla göremeyeceğim.

Bu düşünce içini hafif bir rahatlama ile doldurdu.

Mecazi anlamda da olsa soluklandıktan sonra içini çekti ve yoluna devam etti. Ancak bu kez fazladan önlem aldı. Gözlerini kapattı, sadece körelmiş gölge algısına güvenerek ve bulabildiği her gölgeye sığınarak ilerledi.

Hiçlik insanı boğuyordu.

Ama aynı zamanda... Tuhaf bir şekilde iyileştiriciydi.

Sunny, kadersizliğin pençesinde kıvranıyordu. Kimsenin onu hatırlamaması canını yakıyordu ama burada, ironik bir şekilde, hayatta kalması en azından kendisini hatırlayabilmesine, hem de bunu sımsıkı sahiplenmesine bağlıydı.

Eğer varlığını ondan başka onaylayacak kimse yoksa, bunu kendi yapmak zorundaydı.

Sunny varlığını ne kadar çok tescillerse, acısı da o kadar hafifliyordu.

Ne çarpık bir durum ama.

Sisin içinde gizlice ilerlerken yüzünde buruk bir tebessüm belirdi.

Fakat birdenbire durakladı.

Kahretsin.

İçi Boş Dağlar’ın o ıssız sessizliğine kendisini o kadar kaptırmıştı ki, ani değişim onda ani bir panik yarattı.

Az önce ayaklarının altındaki zemin sarsılmıştı.

Tetiktedir bir şekilde en yakındaki kaya çıkıntısına doğru atıldı ve sarkık taşların gerisinde uzanan gölgelerin arasında kayboldu. Hiç kımıldamadan, dış dünyayı pürdikkat izlemeye koyuldu.

Zemin kısa aralıklarla sarsılıyor, sarsıntıların şiddeti her geçen dakika daha da artıyordu. Sessizlik, yamaçlardan gürültüyle aşağı yuvarlanan kayaların sesiyle nihayet bozuldu. Ses, sisin içinde garip bir şekilde bükülerek yankılanıyordu.

Bu da ne...

İşte o an olanlar oldu.

Gökyüzünden aşağı inen devasa, çarpık karanlık bir sütun, hemen ilerideki dağ yamacına büyük bir gürültüyle çarptı. Birkaç an boyunca hiç kıpırdamadan durdu, hafifçe eğildi ve ardından sise doğru geri yükseldi; çok geçmeden onlarca metre öteye bir kez daha indi.

Biraz daha uzakta, başka bir sütun taşa çarparak indi. Sonra bir diğeri, bir diğeri ve bir diğeri daha...

Sunny kendini bir anda ufacık hissetti.

Bunlar... Bacak.

Hemen ardından, sis dalgasını yaran tarifsiz bir ses ovaya yayıldı. Bozularak gelen bu ses, savaşa çağrı yapan bir borunun sağır edici uğultusunu ya da devasa bir canavarın kederli feryadını andırıyordu.

Bu feryat, buram buram korku ve acı kokuyordu.

Sunny’nin gizlendiği bölgenin üzerine devasa bir gölge çöktü ve yukarıdan aşağıya simsiyah bir sıvı boşaldı. Kanı andıran devasa şelaleler kayaların üzerine dökülerek dağ nehirlerine dönüştü.

Gölgelerin arasına gizlenmiş olan Sunny, bu dehşet verici manzarayı çıt çıkarmadan izledi.

Karanlık kan nehirlerinin üzerinde sis tabakası süzülüyordu ve o izledikçe... Kan yavaş yavaş şeffaflaşarak puslu buhar zerrelerine dönüştü.

Birkaç an sonra köpüren nehirlerden eser kalmamıştı, geriye sadece...

Hiçbir şey kalmamıştı.

O devasa sütunlar algı sınırlarının dışına çıktı, Sunny’nin üzerine çöken o büyük gölge de onlarla birlikte yok olup gitti.

O devasa yaratık, her ne ise, yoluna devam etmişti.

Yaklaşık bir dakika sonra, uzaklarda bir şey gürültüyle yere çakıldı ve son bir şiddetli sarsıntıya yol açtı.

Sunny bir an tereddüt etse de sonunda gölgelerin arasından sıyrıldı.

Bir süre öylece hareketsiz kaldı, devasa yaratığın gittiği yöne doğru baktı.

En sonunda dişlerini sıktı ve peşinden gitti.

Ne bok yiyorum ben?

Yaratığın düştüğü yeri neden bulmak istediğinden emin değildi ama içindeki bir güç onu ileriye doğru itiyordu. Belki de bu tekinsiz yerde ne tür düşmanlarla karşılaşacağını bilme arzusuydu bu. Belki de sadece merak. Belki de uçurumun kenarındayken duyulan o aşağı atlama dürtüsüne benzer, karanlık bir meraktı. Bir noktada, dik bir yamaca gelip tırmanmaya başladı. Beyaz sis her yerde aynı yoğunlukta değildi; bazı yerlerde daha kalın, bazı yerlerde daha inceydi. Genellikle zirveye ne kadar yaklaşılırsa, görüş mesafesi o kadar artardı.

O yüksek uçurumu fark edilmeden tırmanması biraz zamanını aldı. Uçurumun kenarı boyunca ilerleyen Sunny, dar bir geçide ulaştığında önünde uzanan devasa bir dağ vadisini gördü.

Vadi tamamen sise gömülmüştü ama yine de orada, pusların arasında yatan o devasa, iğrenç canavarın korkunç siluetini görebiliyordu; titanik gövdesi gözün görebildiği kadar uzağa uzanıyordu. Gözlerini dikip baktığında, yaratığın ruhunu kaplayan, yedi urlu urdan yayılan o iğrenç karanlık okyanusu görünce Sunny’nin yüzü kireç gibi döndü.

Bir... Bir Ulu Titan.

Yüreği bir anda buz kesti.

Bir Ulu Titan’a bakmak zaten tek başına yeterince ürkütücüydü. Ancak Sunny’yi asıl geren şey... Gaddarın etinin korkunç şekilde yırtılmış, parçalanmış olmasıydı; sanki dehşet verici bir çatışmadan canını zor kurtarmış gibi bir hali vardı.

Bir Ulu Titan’ı bu derece hırpalayabilecek ne olabilirdi?

Yaraları iğrenç ve son derece ürkütücüydü, yine de böyle bir varlığı öldürecek kadar ölümcül görünmüyorlardı.

Ancak...

Onu zayıflatmıştı.

Bedenini zayıflatmıştı, zihnini zayıflatmıştı, ruhunu zayıflatmıştı... Ve iradesini zayıflatmıştı.

Ve bu durum, İçi Boş Dağlar’da ölümcül bir tehlike demekti.

O akıl almaz gaddar hala hayatta olsa da sis çoktan onun uçsuz bucaksız gövdesinin üzerini örtmeye başlamıştı.

Gölgelerin arasında donakalan Sunny, sessizce izlemeye devam etti...

Bir Ulu Titan’ın hiçlik tarafından yavaşça yutulup, süt beyazı bir sise dönüşerek eriyişini seyretti.

Çok geçmeden ondan eser kalmadı. Öylece yok olup gitti.

Hayır, ölmedi bile.

Titan, sanki bu dünyada hiç var olmamış gibi silinip gitti.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.