Sunny, Haliç'te kendisine bahşedilen bu sarsıcı gerçeği sindirmeye çalışarak bir süre hareketsiz kaldı. Sanki hayal bile edilemeyecek kadar büyük, muazzam bir sırra çarpmıştı. Bunca zamandır kafasını kurcalayan tüm gizemlerin kökeninde yatan o gerçeğe. Altı değil, yedi tanrı vardı: Güneş Tanrısı, Savaş Tanrısı, Fırtına Tanrısı, Canavar Tanrısı, Kalp Tanrısı, Gölge Tanrısı... ve hafızalardan silinen Rüya Tanrısı. İblisler ise bu unutulmuş tanrı veletleriydi. O halde... iblisler tanrılara isyan ederken aslında kendi soylarına mı başkaldırmıştı? Tıpkı tanrıların, kendi soyları olan Boşluk'un o tarifi imkansız varlıklarına karşı savaş açması gibi. Bir dakika, hayır...
Unutulmuş tanrı ile geçmişte yaşanan ve hâlâ yaşanmaya devam eden her şey arasındaki bağ, basit bir tesadüf olamayacak kadar derindi. Tanrıların diyarları yok edilmiş, Rüya Alemi tarafından birer birer yutulmuştu. Bu alemin derinliklerinde filizlenen Kabus Tohumları, geriye kalan son diyarı, yani uyanık dünyayı bir Kabus Yaratığı salgınıyla zehirlemişti.
Bir de Rüya Tanrısı'nın ilk doğan çocuğu olan Dokumacı tarafından yaratılan Kabus Büyüsü vardı. Unutulmuş tanrı gerçekten de Rüya Tanrısı mıydı?
Yoksa Kabus Tanrısı mıydı?
Ya da... Bir zamanlar Rüya Tanrısı'yken, sonradan kabusların tanrısına mı dönüşmüştü?
Neden tarihten tamamen silinmişti? Onun unvanını tasvir eden rünler... Ki bu gerçek unvanı bile değildi, sadece ondan unutulmuş tanrı diye bahsediliyordu... Neden insanı iten, uzaklaştıran bir güce sahipti? Sanki adını anmak bile yasaklanmıştı. Adeta evrensel bir kanun seviyesinde bir yasaktı bu. Bir dakika...
Eğer unutulmuş tanrının adını anmak bile yasaksa, Dokumacı'nın soyundan da bu yüzden mi yasaklı diye bahsediliyordu? Düşününce, Sunny iblislerin hiçbirinin soyundan gelen biri olduğunu duymamıştı. Hafızalardan silinen bu ilahla olan bağları yüzünden mi çoğalmaları yasaklanmıştı?
Kafası darmadağın olmuştu. Bu işte bir iş var... Eminim.
Unutulmuş tanrı, Rüya Alemi ve Kabus Büyüsü. Aralarında apaçık bir bağ vardı; her şeyi kusursuzca birbirine bağlayan bir hat. Sunny'nin kendisine sayısız kez sorduğu ama asla cevaplayamadığı soruların çoğunun yanıtı buradaydı. İleride parıldayan diğer rün grubu, onu daha da ileriye çağırıyordu. Belki de aradığım cevap tam karşımda duruyordur.
Derin bir nefes alarak gizli gölün yüzeyinde yürümeye başladı. Yakında ışığın kaynağına ulaştı. Ancak şaşırtıcı bir şekilde, karşısındaki şey bir rün dizisi değil, bir tasvirdi. Hem de çok tanıdık bir tasvir.
Dehşet verici bir karanlığın ortasında, altın bir alev kütlesi yanıyor, saçtığı ışıkla boşluğu aydınlatıyordu. Bu, yaratılış efsanesinin başlangıcıydı; sonsuz boşlukta arzunun filizlendiği ve beraberinde bir yön getirdiği o an.
Bunun burada ne işi var?
Sunny kaşlarını çatarak ilerledi ve yakında bir sonraki ışık kaynağına ulaştı.
Yine tanıdık bir tasvir duruyordu karşısında... Daha doğrusu ayaklarının altında. Ancak bu tasvir, Batık Lütuf Tapınağı'nda gördüğünden biraz farklıydı. Tapınağın duvar resminde, küçülen alev kütlesinin etrafını sarmış altı parlak figür vardı ve karanlığın içinde Boşluk Yaratıkları'nın belirsiz siluetleri seçiliyordu. Fakat burada, karanlık gölün sularında... Yedi figür vardı.
Yedinci figüre bakmak Sunny'nin başını döndürdü, midesini bulandırdı. Anlaşılan sadece unutulmuş tanrının adını anmak değil, onu resmetmek de yasaktı. Sunny yürümeye devam etti. Suda resmedilen sonraki birkaç sahne de hemen hemen aynıydı. Yedi tanrının Boşluk Varlıkları'na karşı verdiği savaşı, biraz daha sanatsal ve gizemli bir dille anlatıyordu. Ne var ki savaşın son sahnesi, batık tapınaktaki duvarda gördüğünden çok farklıydı. Orada, Boşluk Varlıkları mağlup edilmiş ve güçten düşmüş olarak gösteriliyor, etraflarında ise gururlu ve muzaffer altı tanrı duruyordu.
Ancak Haliç'teki bu sahne tamamen başkaydı. Boşluk Varlıkları her zamanki gibi devasa ve dehşet vericiydi; yedi tanrı ise onlara karşı umutsuz bir savaş veriyordu, her iki taraf da yok olmanın eşiğinde gibiydi. Bir sonraki sahne de farklıydı. Tapınakta, altı tanrının altın alevin kalıntılarıyla ördükleri bir ağla Boşluk'u ve içindeki feci yaratıkları güvenle hapsettiği gösteriliyordu. Burada ise sahne genel olarak aynıydı, tek bir hayati fark dışında. Yedi parlak figürden biri, geri çekilme şansı bulamadan Boşluk Yaratıkları'nın korkunç siluetleri arasında çaresizce sıkışıp kalmıştı. Yine de alevden ağ boşluğu sarmalamış, etrafına bir kafes örmüştü. Ve o parlak figürü, Boşluk'un varlıklarıyla birlikte o kafese kilitlemişti. Sunny, zihninde beliren korkunç aydınlanmayla ürperdi.
Bir sonraki sahneye doğru ilerledi ve gerçeği gördü...
Ağ tamamen kapanıp Boşluk'u sonsuza dek mühürlemeden hemen önce, yedinci tanrının o parlak figürü kendi benliğinden yedi parça koparıp fırlatmıştı. Altın alevin daha sonra insanlığa dönüşecek kalıntı kıvılcımlarından çok daha parlak olan bu ışık saçan kıvılcımlar, kafes kapanmadan hemen önce kaçmayı başarmıştı. Son resim, batık tapınaktaki tasvire çok benziyordu. Ormanların, ovaların, nehirlerin ve uçsuz bucaksız bir gökyüzünün olduğu o tanıdık manzara... Sunny'nin bildiği dünya. İnsanlar da o resimde tasvir edilmişti, yeryüzünde küçük noktalar halinde geziniyorlardı. Ancak mavi gökyüzünün altında, kafaları karışmış ve kaybolmuş halde duran, diğerlerine kıyasla çok daha belirgin yedi siluet daha vardı.
İblisler. Sunny titredi. Bu, yaratılış efsanesi değil.
Evet, bu gizemli gölün derinliklerinde resmedilen hikaye, yaratılış efsanesi değildi.
Bu... İblislerin nasıl doğduğunun hikayesiydi. Tanrıların, içlerinden birini feda ederek Boşluk'u nasıl mühürlediklerinin ve o yedinci tanrının, ruhundan kopan parçaların kaçmasını sağlamak için kendi benliğini nasıl yediye böldüğünün hikayesiydi. Böylece, hiçbir yerden gelmedikleri söylenen, güçleri tanrılara denk olmasa da onlara son derece benzeyen o gizemli varlıkların, yani iblislerin atası olmuştu.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.