Sunny tabletlerin başına dönmek istiyordu ama gizli odadan çıktığı an içine bir huzursuzluk çöktü. Odada bir şeyler değişmişti... Tam olarak adını koyamıyordu ama sanki oradaki gölgeler kımıldıyor gibiydi.
"Bir yere tutunun."
Cassie'nin sesini duyunca elini taş sütunlardan birine dayadı. Bir an sonra ayaklarının altındaki zemin şiddetle sarsıldı. Zaten eğik olan taban iyice dikleşti ve sayısız küçük moloz parçası üzerlerine doğru yuvarlanmaya başladı. Akan suyun sesi de gitgide yükseliyordu.
Lanet olsun.
Yoldaşlarına bakıp içini çeken Sunny, kasvetli bir sesle, "Görünen o ki savaş tapınağa sandığımızdan fazla hasar vermiş," dedi. Nephis ciddiyetle başını salladı.
"Acele etmeli miyiz?"
Bir an tereddüt etti, sonra hayır anlamında kafasını salladı. Havada uçuşan kıvılcımlar yavaşça birleşerek o tanıdık alaşım sandığa dönüştü. "Buranın tamamen batmasına muhtemelen çok vaktimiz kalmadı. Her şeyi Açgözlü Kasa'ya yükle gitsin... Tabletleri incelemeye Zincir Kıran'da, güvenli bir yerdeyken devam ederiz."
Tabii Ariel’in Mezarı’nda "güvenlik" göreceli bir kavramdı. Sunny, bu kadim odadaki kayıtları okuduktan sonra Büyük Nehir’e karşı daha da temkinli hale gelmişti; yine de tapınak sulara gömülürken içeride kapalı kalma fikri hiç de iştah açıcı değildi.
Zamanın daraldığını hisseden üç Efendi, tabletleri sınıflandırma zahmetine girmeden sağlam kalabilmiş ne varsa Açgözlü Kasa'nın iştahlı ağzına tıkıştırdılar. O sırada tapınak bir kez daha sarsılınca Sunny öfkeyle bir küfür savurdu.
Nihayet işleri bitmişti. Vakit kaybetmeden yola koyulan Sunny, merkezi odadan çıkıp çürümüş parşömenlerle dolu odaları geride bıraktı ve ana salona çıkan dar koridorların soğuk karanlığına daldı. O an sanki dik bir tepeye tırmanıyorlarmış gibi geliyordu; taş zemin aşağı doğru eğilmişti, ayaklarının altından sular akıyor, tepelerinden üzerlerine sağanak boşalıyordu.
Ah, hiç hoşuma gitmedi bu...
Sunny, mantıklı düşündüğünde tapınak çöküp batmaya başlasa bile oradan kurtulabileceğini biliyordu. Sadece taş duvarları parçalayacak kadar güçlü değildi, aynı zamanda bir balık gibi yüzmesini ve su altında nefes almasını sağlayan Gece Hanedanı Yadigarları'na sahipti.
Yine de gerginlikten ve kapalı alan korkusundan kurtulamıyordu. Devasa bir taş kütlesinin altında kalmak, her geçen salise yükselen buz gibi sularla boğuşmak pek de hoş bir duygu değildi. Kadim tapınak inleyerek sarsılıyor, çevrelerinde yavaş yavaş ufalanıyordu.
Gölgelerden birini önden gönderip Gölge Adımı ile yüzeye çıkabilirim. Nephis'i de yanıma alabilirim aslında.
Kutsal asasını baston gibi kullanarak arkalarından gelen Cassie’ye baktı. Kısa bir tereddüdün ardından Sunny tüm gölgeleri yanında tutmaya karar verdi.
Çok geçmeden savaşın yaşandığı ana salona ulaştılar. Üzerinden pek vakit geçmemiş olmasına rağmen salon çok daha kötü durumdaydı; uzak tavanın geniş çatlaklarından şelaleler akıyor, Cassie ile kahinin kapıştığı kürsü kısmen sular altında kalmış duruyordu.
Nöbet tutmaları için orada bıraktığı Gölgeleri, yükselen suyu sessizce izliyorlardı.
"Kabus! Gel buraya!"
Göz açıp kapayıncaya kadar siyah aygır yanına gelmişti. Sunny bir an duraksadı, sonra dönüp Cassie'yi ince belinden kavradı.
"Affedersiniz..."
Narin kızı zahmetsizce havaya kaldırıp kara küheylanın geniş sırtına yerleştirdi ve Kabus'a bir an önce yüzeye çıkması için sessiz bir emir verdi.
"Sıkı tutunsan iyi edersin!"
Cassie bir salise boyunca donup kaldı, sonra aniden yüzü kireç gibi oldu ve korkunç bineğin yelesine sıkıca yapıştı. Bir şeyler söylemek için ağzını açtı ama bir an sonra ikisi de bir rüzgar patlamasıyla gözden kayboldular. Uzaklardan gelen taşın üzerindeki elmas nalların sesi ve kısa bir çığlık dışında hiçbir şey duyulmuyordu.
Şimdi gelelim bize...
Sunny ve gölgeleri ne kadar hızlı olursa olsun, Kabus onlardan kat kat daha hızlıydı. O gölgelerden biri de siyah aygıra eşlik ettiği için; Gölge, gölge ve kör kahinden oluşan üçlü, yüzeye Sunny'den çok daha çabuk ulaşmıştı.
Sunny ve Nephis kürsünün kenarına vardıklarında, alacakaranlık gökyüzünün kızıl parıltısı çoktan görünür olmuştu. Tam o sırada tapınak şiddetli bir depremle sarsıldı...
Neph'in elini tutan Sunny, onu gölgelerin karanlık sarmalına çekti. Bir an sonra yanan bahçenin küllü toprağına ayak bastılar; parlak güneş ışığı ikisinin de gözlerini kısa süreliğine kamaştırdı.
Sunny görüşünü geri kazandığında ilk gördüğü şey, Kabus'un önünde yere çökmüş, yüzü hastalıklı bir yeşile dönmüş olan Cassie oldu. Kör kız birkaç kez derin nefes aldıktan sonra titreyen elini kaldırıp suçlayıcı bir tavırla parmağını ona doğrulttu.
"B-b... Bir dahaki sefere haber ver! K-kahretsin!"
Sunny sırıttı.
"Ne anlamı var ki? Zaten ne yapacağımı biliyor olman gerekmiyor muydu?"
Yol Gösteren Işık’ın ucundan çevik bir hareketle sıyrılarak Cassie’nin ayağa kalkmasına yardım etti.
"Şu şeyi nereye doğrulttuğuna dikkat et... Her neyse, oyalanacak vakit yok! Tapınaktan kurtulmuş olabiliriz ama bu ada yakında parça parça olacak. Hadi, çabuk olun da kaçalım!"
O sırada Nephis ona ciddi bir bakış attı ve dümdüz bir sesle, "Kaçacağım..." dedi. "Tabii elimi bırakırsan."
Bir an duraksadı ve sonra aynı donuk ifadeyle ekledi: "...Yoksa seni kucağımda mı taşımamı istiyorsun?"
Sunny donakaldı. Sonra gözlerini dikip baktığında hâlâ Neph'in elini tuttuğunu fark etti. Birkaç kez gözlerini kırpıştırdı, başını kaldırıp ona sırıttı.
"Aslında olur, taşınmak hiç fena olmazdı."
Bunu dedikten sonra elini bıraktı ve ada-geminin kıyısına doğru depar attı.
Kısa süre sonra Zincir Kıran'ın zarif silüeti önlerinde belirdi. Kadim gemiyi gördüğü için o kadar mutlu olmuştu ki, tek bir saniye bile kaybetmeden güverteye atladı.
O tam güverteye ayak bastığı anda, sulara gömülen adadan kulakları sağır eden bir çatırtı koptu ve ada ikiye ayrıldı.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.