Kahin yere yığılır yığılmaz, su altındaki tapınağın karanlığında görünmez bir dalgalanma yayıldı. Sunny bir şey görmedi, herhangi bir değişim de sezmedi... Ancak dünyanın dokusunda bir şeylerin fena halde ters gittiğine dair o kemirgen his bir anda yok oldu ve nihayet derin bir nefes alabildi.
Cassie... Onu öldürdü mü?
Şaşkınlıktan bir an donup kaldı. Yozlaşmış yaratığın grotesk bedeni suya gömüldü ve karanlık yüzeyin altında kaybolup gitti. Sunny, canavarın az sonra hiddetli bir intikam için o huzursuz derinliklerden fırlayacağından emindi... Ama o beklediği an geçti ve gelen giden olmadı.
Siyah, parlak suyun yüzeyi kıpırtısız kaldı.
Gerçekten de başardı.
Sunny kısa süreli bir hayret içindeydi. Evet, Nephis kâhinle yüzleşmesi için Cassie’yi seçmişti ama onu katletmesi için değil. Kör kızın tek görevi, diğerlerinden biri kendi payına düşen düşmanları temizleyip kürsüye ulaşana kadar Yozlaşmış olanı oyalamaktı.
Cassie ne ara bu kadar güçlü hale gelmişti?
Kâhin, fiziksel gücünden ziyade kutsal sayılmayan karanlık güçlerine güvenen bir Kabus Yaratığı olsa da, sonuçta Yozlaşmış bir Tiran’dı. Böyle bir ucube ile başa çıkmak başlı başına bir işken, onu tek bir darbede indirmek her babayiğidin harcı değildi. Bununla övünebilecek kaç usta vardı ki dünyada? Hatta var mıydı?
Üstelik Cassie bunu sadece başarmakla kalmamış, sanki çocuk oyuncağıymış gibi göstermişti.
Sunny, içinde huzursuzluk ve sevincin birbirine karıştığı garip bir hisle kaşlarını çattı. Bu kız her zaman mı bu kadar ölümcüldü, yoksa Üçüncü Kabus’ta tek başına geçirdiği o bir yılın meyvesi miydi bu?
Birden içine bir rahatsızlık çöktü. Sanki... Sanki en yakın yoldaşlarından birini sandığı kadar iyi tanımıyordu.
Ancak bu kısa dalgınlıktan çabucak sıyrıldı. Savaş henüz bitmemişti; zafer avuçlarının içinde olsa da, onu ölümden ayıran tek şey yapacağı küçük bir hataydı.
Gerçi Dokumacı’nın yasaklı soyu ve Mermer Kabuk sağ olsun, belki bir buçuk hataya kadar kredisi vardı.
Neredeyse tükenmek bilmeyen öz miktarını cömertçe harcayarak Alacakaranlık Tacı ile suları bir kez daha emrine çağırdı ve bir sonraki düşmanına atıldı.
Sunny o güçlü iblisle karşı karşıya geldiği an, rüzgârın yön değiştirdiğini anladı. Boğulmuşlar hâlâ aynı derecede güçlü, habis ve ölümcüldü... Fakat değişen geleceğin o baskıcı yükü kalkmıştı. Cassie’nin ince kılıcı kâhinin boynunu delip tiranlığına son verdiği an, o ağırlık da uçup gitmişti.
Şimdi oldu işte...
Gevşemeyi reddederek odaklanmaya zorladı kendini. Gerçi bu ne biçim bir düşünceydi? Bir sürü Yozlaşmış İblis karşısında hangi budala gevşerdi ki? Yozlaşmış kâhin yanlarında olmasa bile, bir düzine usta avcıyı kıymadan geçirecek kadar tehlikelilerdi.
Ayrıca bu yaratıklar, Tiranların kontrol ettiği sıradan kölelere de benzemiyordu. Cassie’nin dediği gibi, Boğulmuşlar hizmet etmeye zorlanmamış, kime itaat edeceklerini kendileri seçmişlerdi. Normalde Tiranlar sadece kendilerinden daha düşük rütbeli varlıkları kontrol edebilirdi; ancak Boğulmuşlar kâhini kendi rızalarıyla takip ettikleri için, bu kural sular altındaki tapınakta işlemez hale gelmişti.
Kibre kapılma.
Kibirli gölgesinde zaten on tane kendini beğenmiş budalayı gölgede bırakacak kadar ego vardı. Sunny onun izinden gidip canından olmaya hiç niyetli değildi.
Suyun üzerinde adım atarak, karanlıktan üzerine fırlatılan bir zıpkını savuşturdu. Zıpkın o kadar hızlı ve sert gelmişti ki, bir kuşatma silahından fırlatılsa ancak bu kadar olurdu. Ardından Sunny ağırlık merkezini değiştirip Yalnızlık Günahı ile hamle yaptı ve en yakındaki Boğulmuş Savaşçı’nın kafasını tek seferde gövdesinden ayırdı.
Bu sefer farklıydı. Nihayet hem eylemlerinin hem de sonuçlarının ipleri tekrar kendi elindeydi. Kaybetmek üzere olduğu o güven duygusu geri döndü. Korkutucu maskesinin ardında sırıtan Sunny, Kule’nin kulağına fısıldadığı sözleri dinleyerek gölgelerin arasında kayboldu.
Bir salise sonra, az önce durduğu yeri siyah dokunaçlardan oluşan bir yığın kapladı. Fakat Sunny çoktan başka bir noktaya geçmiş, yeşim kılıcıyla bir can daha almıştı.
Pek uzağında olmayan Aziz de sessiz kıyımına devam ediyordu. Onu dizginleyen hiçbir şey kalmayınca, o zarif şövalye çok daha ölümcül bir hale bürünmüştü. Sunny ve İfrit’in aksine gölgelerin içinden geçemiyordu, bu da etrafının sarılması durumunda onu büyük bir riske atıyordu. Boğulmuşlar o sessiz gölgeden çok da zayıf sayılmazlardı; dokunaçlarına yakalanmak Aziz için yolun sonu demek olabilirdi.
Yine de Aziz, köşeye sıkışmasına izin vermeyecek kadar usta ve hesapçıydı. O bir savaş ustasıydı ve bu, her savaş alanının onun hükümranlığı altında olduğu anlamına geliyordu. Öldürücü bir zarafet ve ölümcül bir öngörüyle hareket ederek sadece kılıcını değil, etrafındaki alanı da kontrol ediyordu. O alana giren her şey onun insafına kalmıştı.
Bu sırada İfrit, Boğulmuşlar arasında terör estiriyordu. Metalik gövdesinin mat siyah gümüşü sanki ısı yayıyordu. Etrafını saran kaynar buharın içinde, o hiddetli gölge yakıcı pençeleriyle ucubeleri doğruyordu. Gözlerinde ve ağzında yanan beyaz parıltı, düşmanlarının akan kanıyla kızıla boyanmıştı.
Cehennem gulyabanisi halinden oldukça memnun görünüyordu. Bu, olgunluğa eriştikten sonraki ilk savaşıydı; bu yüzden hem o vahşi gücünün hem de yeni öğrendiği savaş tekniklerinin tadını çıkarıyordu. Ayrıca Aziz’in önünde gösteriş yapma fırsatını bulduğu için de pek bir keyifliydi.
Öldürdüğü her yaratığın yakında onun akşam yemeği olacağı gerçeği de cabasıydı. Tapınağın bu su dolu salonundaki diğer herkesin aksine, İfrit hayatının baharını yaşıyordu.
Kâhinden kalan Yankı, hasarlı çelik mankenle birlikte Boğulmuşları vahşice katlediyordu. Bu ikili Sunny’nin gölgeleri kadar duygularını belli etmeseler de, üzerlerine düşeni fazlasıyla yapıyorlardı.
Elbette Yozlaşmış İblis sürüsüne karşı savaşmak hepsi için artık çok daha kolaydı; çünkü düşmanları Kabus’un o korkunç güçleri tarafından zayıflatılmıştı.
O karanlık küheylan, dehşet ve kasvetin içine bürünmüş bir halde, bir gölge kadar çevik bir şekilde salonda süzülüyordu. Elmastan farksız dişleri, boynuzları ve toynakları çoktan pek çok ucubeyi parçalayıp sakat bırakmıştı; ancak gözlerindeki o tehditkâr kızıl parıltıya bakılırsa, aygırın öfkesi dinecek gibi değildi.
Savaş hâlâ tehlikeli ve amansızdı...
Fakat geçen her salise ile birlikte, sonuç daha da kesinleşiyordu.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.