Günün sonunda Sunny, tayfı ağzından bir çift laf alabilmek için ikna etmeyi başaramadı. Her zamanki gibi aldığı tüm cevaplar ya belirsiz ve yanıltıcıydı ya da soruyla hiçbir alakası olmayan düpedüz hakaretlerdi.
Sonra, canı sıkkın bir halde kutsal ağacın gölgesinden ayrılıp geminin etrafında dolanmaya başladı; durumunu bir kez daha gözden geçirdi. Öğrendiği ve doğru olduğundan şüphelendiği şeyler ışığında, Sunny kendini tuhaf hissediyordu.
Bu gerçekten çıldırtıcıydı.
Gerçeğin kendisine, daha doğrusu devasa bir parçasına toslamış gibi görünüyordu. Ancak hala eksik pek çok parça vardı ve en önemli cevaplar tam da o kayıp kısımlarda gizliydi.
Zihni durmadan dönüyor, birbiri ardına asılsız teoriler üretiyordu. Sunny tüm bunların gerçek anlamını söküp çıkaramıyordu ama başardığı tek şey kendini zihinsel olarak tamamen tüketmek olmuştu.
Nihayetinde, kendini berbat hissederek her şeyi burada ve şimdi çözme arzusunu kafasından atıp Nightmare için bir başka hatıra dokumak üzere teknenin yanına yerleşti.
Ateş kızılı gün batımı tüm gün boyunca sürdü ve ardından yerini gecenin hayaletimsi ışıltısına bıraktı. Ulu Nehir'in batı uçlarında, suyun yanardönerliği bile farklıydı. Derin bir lal, canlı bir kızıl ve yoğun bir bordo arasında gidip geliyordu... Sanki gerçekten bir kan nehrinde yelken açıyorlardı.
Daha önce tanık oldukları geceler rüya gibiydi ama bu... Bu, karanlık ve güzel bir kabustan fırlamış bir sahne gibiydi.
Sunny ve Nephis tek bir an bile uyumamış, gözlerini kapatamayacak kadar tetikte beklemişlerdi.
Sabah olduğunda gecenin geçit vermez karanlığı, bir kez daha kor gibi yanan bir gün batımına bıraktı yerini. Sanki yedi güneşten biri her an ulaşabilecekleri bir mesafede, zamanın akıntılarında boğuluyordu.
Batıya doğru yelken açtıkça ışık daha da loşlaştı. En sonunda etraflarını ateşten bir alacakaranlık sardı.
"Sunny... Akıntıda bir tuhaflık yok mu?"
Nephis'in sesi gergin geliyordu.
Şu anda dümenin başındaydı, Nephis ise yakındaki korkuluklara yaslanmıştı.
Sunny'nin kafası karıştı ve neler olup bittiğini anlaması için gölgelerinden birini küpeşteden aşağı gönderdi. Nephis’i neyin telaşlandırdığını anlaması epey vaktini aldı.
Tuhaftı.
Ulu Nehir'in akıntısı... değişiyordu.
Ariel'in Mezarı'na girdiklerinden beri su hep aynı yöne akmıştı. Fakat şimdi akıntılar bükülüyor, Chain Breaker’ı sadece ileri taşımakla kalmıyor, hafifçe yana doğru da çekiyordu.
Batan güneşin yönüne doğru.
Dümeni daha sıkı kavradı.
"Sınıra yaklaşıyor olmalıyız."
Ulu Nehir uçsuz bucaksızdı ve durmaksızın akıyordu... ama sınırsız değildi. Bu misafirperverlikten uzak dünyada bir yerlerde kıyı olup olmadığını umarak Ananke'ye sordukları ilk şeylerden biri buydu.
...Fakat kıyı falan yoktu.
Bunun yerine Ulu Nehir, Nehir Halkı'nın tabiriyle şafak ve alacakaranlık olan doğu ile batıdan dipsiz, karanlık bir uçurumla çevriliydi. Sanki nehir, Dehşet İblisi'nin gücüyle boşlukta asılı kalarak hiçliğin içinden akıyordu.
Dolayısıyla kıyı yerine bir sınır vardı. Zamanın sularının boşluğa döküldüğü ve sınırsız karanlıkta kaybolduğu devasa, dur durak bilmeyen bir şelale. Sınıra yakın yelken açmak intiharla eş değerdi.
Henüz gerçekten tehlikeli sulara ulaşmamışlardı; aksi takdirde akıntılar Chain Breaker’ı çoktan amansız bir güçle uçuruma doğru çekiyor olurdu. Ancak suyun akış yönündeki o ince değişim, sınırın zaten pek de uzak olmadığını gösteriyordu.
Bu iyi haberdi.
Çünkü bu, Fallen Grace’e daha da yakın oldukları anlamına geliyordu.
...Ve Estuary’nin son kahini Dusk’a.
Sunny derin bir nefes aldı.
"Seyir aletlerini tekrar kontrol et. Fallen Grace’i ıskalayıp niyetlendiğimizden daha derin bir geçmişe sürüklenmek gerçekten korkunç olurdu."
Son insan şehrinden daha aşağıda Yozlaşmışlar dışında kimsenin olmadığını düşünürsek, bu durum gerçekten felaket olurdu.
Tabii o son insan şehri hala ayaktaysa...
Sunny, zaman fırtınasını hatırlayarak kaşlarını çattı. Onun gazabına karşı savaşırken ne kadar zaman harcadıklarını, özellikle de suya bakmamak için ellerinden geleni yaparken o gezgin felaketin tekinsiz derecede huzurlu gözünde ne kadar vakit geçirdiklerini gerçekten bilmiyorlardı.
Kim bilir? Fallen Grace çoktan Yozlaşma tarafından yutulmuş olabilirdi.
Öyle olmasa bile Dusk’ın dost mu yoksa düşman mı olduğu, hele ki rüyalar aracılığıyla onları bulması için Ananke’ye mesaj gönderenin o olup olmadığı belli değildi.
Savaşa hazır olmaları gerekiyordu.
Nephis seyir aletlerinin yardımıyla konumlarını belirlemeye çalışırken Sunny, Gölgelerine sessizce bir dizi komut verdi.
Zarif geminin pruvasında duran Saint, kayıtsız bir asaletle karanlığını serbest bıraktı. Nightmare gölgelerin içinde kıpırdandı, kızıl gözleri tehlikeli bir ışıkla parladı. Fiend güverteden doğruldu; korkunç miğferinin siyah yüz siperinin ardında cehennem alevleri yanıyordu.
Az sonra Nephis aletleri bir kenara bıraktı ve nehrin aşağısına baktı.
"Her şey yolunda görünüyor. Çok yakın olmalıyız... Tabii şehir şimdiye kadar herhangi bir yöne göç etmiş olabilir. Yine de tüm Nehir doğumlu nüfusunu feda etmeden uzağa gitmiş olamaz."
Sunny yavaşça başını salladı. Haklıydı... Ulu Nehir medeniyetinin yüzen şehirleri teorik olarak sakinleri istediği sürece seyahat edebilse de gerçekte Nehir doğumluların ömürleriyle sınırlıydılar. Göçler aylar veya yıllar içinde değil, nesiller boyu sürerdi.
"Dümeni benden devral."
Nephis sessizce rün dairesine girerek Sunny’yi serbest bıraktı. Şu an ikisi arasında daha etkili dövüşçü oydu...
Daha da önemlisi, Sunny bir gemiyi nasıl yanaştıracağı hakkında en ufak bir fikre sahip değildi. Eğer Fallen Grace halkı gerçekten dost canlısıysa... varır varmaz rıhtımlarına çarparak girmek epey utanç verici olurdu.
Evet... Eğer iş o noktaya gelirse dövüş işini ben hallederim.
Sunny gizlice etrafına bakınıp Sin of Solace’ın ne yaptığına baktı. Kılıç tayfının bir muziplik peşinde olmadığından emin olunca zihninde bir rahatlama hissetti ve gölge duyusunu uzatabildiği kadar uzağa yaydı.
Bundan sonra yapabilecekleri tek şey beklemekti.
Gergin bir sessizlik içinde bir saat geçti, sonra bir tane daha. Uçurumun çekimi hala hafifti ama yavaş yavaş hızlanıyordu. Sonsuz gün batımıyla çevrili olan Sunny için zamanı ölçmek zordu.
Chain Breaker kızıl alacakaranlıkta süzülüyordu. Ulu Nehir'in suları yanan gökyüzünü yansıtıyor, sanki kendileri de alevler içinde kalmış gibi görünüyordu.
Sonunda Saint yerinden kıpırdadı ve başını hafifçe yana çevirdi.
...Uzakta, ufkun üzerinde parlayan bir ışık kıvılcımı gördü Sunny. Oralarda bir yerde, yüksek bir deniz fenerinin tepesinde beyaz bir alev yanıyordu.
Görünüşe göre Ariel'in Mezarı'ndaki son insan şehrini bulmuşlardı...
Ariel'in Mezarı'nın tehlikeli enginliklerinde geçen aylardan sonra, Fallen Grace’e ulaşmışlardı.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.