Sunny yavaşça arkasına döndü... Ve oradaydı işte, Hiçliğin Prensi.
Mordret, Sunny'nin onun gerçek yüzünü ilk gördüğü anki haline neredeyse tıpatıp benziyordu. Uzun boylu, narin yapılıydı; kuzguni siyah saçları ve tam anlamıyla yakışıklı denemese de tuhaf bir çekiciliğe sahip, keskin hatlı bir yüzü vardı. Ancak en çarpıcı yanı, dünyayı adeta iki sıvı gümüş havuzu gibi yansıtan ayna misali gözleriydi.
Dudaklarında hoş ama içi boş bir tebessüm belirdi.
Bir saniye... Burada ters bir şeyler var.
Sunny kaşlarını çattı.
Hiçliğin Prensi'ni son gördüğünde, Kabus Tohumu'na girmeden hemen önceki o anlarda, piç kurusu hırpalanmış, morarmış, kurumuş kanlar içinde kalmış ve bir elini kaybetmiş haldeydi. Fakat şimdi, Mordret sapasağlam görünüyordu; vücudunda tek bir yara izi, giysisinde tek bir kan lekesi yoktu. Sanki daha önce hiç koparılmamış gibi o eli bile sapasağlam yerindeydi.
Mordret, Sunny'nin kendisine dik dik baktığını fark edince gülümsemesi biraz daha genişledi. Söz konusu elini kaldırıp onlara doğru salladı.
"Pek özlenmiş gibi görünmüyorum. Ne kadar kırıcı."
Sunny bir an duraksadıktan sonra temkinli bir sesle sordu:
"Neredeyiz biz?"
Etraflarındaki alan, Alacakaranlık'ın zincir bariyerindeki yüzen kalelerden birine benziyordu ama yine de farklı bir şeyler vardı. Tüm dünyanın soldan sağa tersine dönmüş olmasını geçtim, bu yerin sanki... bir sınırı vardı. Çok da uzak olmayan bir mesafede, o korkunç savaş alanı aniden yok oluyor, yerini saf bir hiçliğe bırakıyordu.
Sanki biri dünyanın büyük bir kısmını silmiş, geriye sadece o hiçlik denizinde sürüklenen küçük bir madde adası bırakmıştı.
Sadece parlatılmış göğüs zırhına yansıyan kısımları kapsıyor.
Sunny bu gerçeği fark edince sırtından aşağı soğuk bir ürperti indi. Mordret'in onları bir şekilde yansımanın içine çektiği yönündeki teorisi doğruydu demek ki. Gerçekten de içinde bulundukları bu alan, dünyanın yalnızca kurumuş cesedin o parlak göğüs zırhına yansıyan kısmını ve hemen çevresindeki dar bir bölgeyi barındırıyordu.
Hiçliğin Prensi etrafına bakındı, ardından hoş geldiniz dercesine ellerini iki yana açtı.
"Ah. Burası... Aynalar Diyarı diyelim. Bunu benim yükselmiş yetenek gücümün bir uzantısı olarak görebilirsiniz. Bir bakıma öyle zaten."
Sunny bu sözlerden hiç ama hiç hoşlanmamıştı. Arkadaşları da öyle.
Nephis hafifçe kaşlarını çatarak elini kılıcının kabzasına koydu ve dümdüz bir ses tonuyla sordu:
"Bir bakıma mı?"
Mordret duraksadı.
"Şey... Uzun hikaye. Ne yazık ki şimdi zaman gibi bir lüksümüz yok."
Cassie başını hafifçe yana eğdi.
"Neden ki?"
Mordret ona temkinli bir bakış fırlattı, ardından huzursuzca etrafı süzdü.
"Tıpkı dışarısı gibi, bu Aynalar Diyarı'nda da kol gezen tehlikeler var. Sizi uyarmaya gelerek zaten büyük bir risk aldım. Alacakaranlık'a doğru yolunuza devam etmeyin... Yoksa asla geri dönemezsiniz."
Bu uğursuz uyarı aralarında asılı kaldı ve düşmüş kalenin o tekinsiz havasını daha da ürpertici bir hale getirdi.
Sunny derin bir nefes alıp karanlık bir tonla sordu:
"Neden? Sen buradasın işte. Hem Kai nerede? Ona bir şey yapmadın değil mi? Çünkü eğer yaptıysan... Ölü tanrılara dua etmeye başlasan iyi edersin..."
Mordret bir an ona dik dik baktı.
"Ah, bu ne büyük bir düşmanlık böyle. Gerçi hak etmedim değil, birazcık... Ama endişelenme. Arkadaşın hala hayatta olmalı. Hatta hayatta olduğundan oldukça eminim. Bu konuşmayı nasıl yapabildiğime gelirsek, yanılıyorsun. Ben aslında burada değilim. Yansımam burada, bedenim ise Alacakaranlık'ta bir yerlerde kaybolmuş durumda. Daha fazlasını öğrenmek istiyorsanız... Bu Aynalar Diyarı'nda gezinen canavarın bize ulaşamayacağı güvenli bir yere benimle gelmek zorundasınız. Siz kendi canınıza değer vermiyor olabilirsiniz ama ben veriyorum."
Sunny başını iki yana salladı.
"Bu yetmez. Hangi canavardan bahsediyorsun? Hem bedeninin kaybolduğunu söylerken ne demek istiyorsun? Yok mu oldu? Yine bir ayna hayaleti mi oldun?"
Hiçliğin Prensi ona kasvetli bir ifadeyle baktı.
"İnsanlara hayalet demek hiç hoş değil, Sunless."
Sunny alayla güldü.
"Ben ne zamandan beri hoş biriyim ki? Sorularıma cevap ver sadede gel!"
Mordret içini çekti.
"Bedenim... Yok olmadı. Sadece şehrin içinde kapana kısıldı. Tespit edebildiğim kadarıyla, Alacakaranlık sakinleri tarafından kurulan bir tılsım dizisi ile ilgisi var; her halükarda, fiziksel dünyada özgürce hareket edemiyorum. Aynı şey arkadaşın Bülbül için de geçerli. Tek fark, ben aynaların içine kaçabiliyorum, o ise kaçamıyor. Böylesi daha iyi oldu aslında... Ben bile burada ucu ucuna hayatta kalabildim."
Sunny bir şey söylemek üzereydi ki Nephis onun sözünü kesti. Elini kaldırarak ifadesizce konuştu:
"Birimiz gemiyi korumak için geride kaldı. O da mı tehlikede?"
Mordret başını iki yana salladı.
"Gemi Alacakaranlık'a yaklaşmadığı sürece ona bir şey olmaz. Tehlikede olanlar biziz, yani aynalar diyarının ziyaretçileri. Ancak konuşabileceğimiz tek yer de burası... Tabii aranızdan biri bedenini bana seve seve teslim etmek istemiyorsa."
Onlara bakıp sırıttı.
"Ama sanırım hiçbiriniz buna yanaşmazsınız?"
Sunny dişlerini sıktı ve tehditkar bir öfkeyle hırıldadı:
"Çok doğru tahmin ettin piç kurusu. Aklından bile geçirme!"
Mordret içini çekti.
"Peki öyleyse. Çok fazla özüm kalmadı ama bir kişiyi daha davet etmeye yeter..."
Bununla birlikte, havada çınlayan bir cam sesi duyuldu ve Effie şaşkın bir ifadeyle aniden yanlarında belirdi.
Ancak asıl irkilen taraf Hiçliğin Prensi oldu. Yüzündeki o her zamanki cana yakın maske bir anlığına çatladı ve yerini samimi bir şaşkınlığa bıraktı.
Mordret, Effie'nin karnına bakakalarak birkaç saniye sessiz kaldı, ardından inanmayan bir ses tonuyla konuştu:
"Yükselmiş Athena... Şey... Neden... Neden sen..."
Bunu duyan Effie tatlı bir şekilde gülümsedi.
"Hamile miyim? Şey... Görüyorsun ya Prens Hazretleri... Bir erkek ve bir kadın birbirini çok sevdiğinde..."
Sunny'nin yüzü seğirdi.
Olamaz...
Gerçekten de bu yaşanıyor muydu şimdi?
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.