Sıcak, tembel bir yaz günüydü. Güneş, Kuzey Çeyreği Kuşatma Başkenti’ni öyle bir ısı ve ışık yağmuruna tutuyordu ki insanlar havalandırmalı binaların serin gölgesine sığınıp oradan hiç çıkmamayı arzuluyordu. Gökyüzü berrak ve uçsuz bucaksızdı; görünürde tek bir bulut bile yoktu. Maviliğin bu sonsuzluğuna bakınca, uzaklarda bir yerlerde insanların karanlığın içinde acı çektiğine, soğuk ve dehşetin pençesinde boğuştuğuna inanmak güçtü.
Güney Çeyreği’nde kasıp kavuran Kabus Zinciri, buradan bakıldığında çok uzak bir masal gibi geliyordu.
Bu huzurlu günde, üzerinde pahalı kıyafetler olan genç bir adam, güzel bir parktaki bankta oturuyordu. Şehrin en varlıklı semtlerinden birinde bulunan bu park, canlı bir yeşillikle ve insanın içini ferahlatan gölgelerle doluydu. Filtrelenmiş hava taze ve tertemizdi. Buradaki her şey kusursuz ve yepyeni görünüyordu.
Genç adam kahvesini yudumlarken, yakındaki oyun alanında oynayan çocukları izliyordu. Yakışıklı yüzünde dalgın bir gülümseme vardı. Keyfi yerinde gibiydi.
Ne tuhaf...
Genç adam çocukları gözlemliyordu. Çok tuhaf, çok masum ve kırılgandılar. Onları yok etmek için hiç çaba sarf etmesine gerek kalmazdı. Ama neden yapsın ki? Çocukların oyununu izlemek ilginç ve güzeldi. Yine de, oyun alanının onların kanıyla boyandığında nasıl görüneceğini hayal etmeden duramıyordu. Bu görüntüler zihnine kendiliğinden sızıyordu. Bu görüntüler de ilginç ve güzeldi.
Bütün insan yavruları böyle mi acaba?
Genç adam da bir zamanlar çocuktu ama o zamanlara dair pek bir şey hatırlamıyordu. Sadece dört yaşına gelene kadar konuşmaya başlamayan ürkek bir çocuk olduğunu biliyordu; başkaları bunu unutmasına asla izin vermemişti. Sonra bir gün, o ihtiyar gelip onu yanına almıştı.
Çocukluğunun geri kalanı Rüya Alemi'nde geçmişti. İhtiyar onu bir kenara fırlatıp attıktan çok sonra uyanık dünyaya geri dönebilmişti. O zamanlar uyanık dünya ona yabancı gelmişti, hala da biraz yabancı geliyordu. Ama asıl yabancı olan, genç adamın kendisiydi.
Tuhaf olan ben miyim? Ha.
Bu sonuca varmak kolay olabilirdi ama genç adam için durum pek de öyle değildi. Başkalarının kendisinden farklı olduğunu hayal etmekte zorlanıyordu. Bunu kendine hatırlatmak için bilinçli bir çaba sarf etmesi gerekiyordu.
Bir noktada küçük bir karmaşa yaşandı. Çocuklardan biri topa çok sert vurdu; top genç adama doğru uçtu ve az kalsın kahvesini dökmesine sebep oluyordu.
Genç adam huzursuzlukla topa baktı. Bu huzursuzluğun müsebbibi olan ufaklık koşturarak yanına geldi ve birkaç adım ötede durup koca gözlerle ona baktı.
"Ah! Ü-üzgünüm amca..."
Çocuk minicik ve sevimliydi. Belki beş yaşlarındaydı; sarı saçları, pürüzsüz cildi ve mavi gözleri vardı. Bacakları o kadar kısaydı ki koşuşu oldukça komik görünüyordu. Boynu ise çok ince ve kolayca bükülebilir duruyordu.
Genç adam gülümsedi.
"Sorun değil. Ah, ne kadar da güzel konuşuyorsun. Ben senin yaşındayken bu kadar iyi konuşamıyordum."
Çocuk neşeyle ışıldadı.
"Kurslara gidiyorum! Annem götürüyor beni. Alfabeyi de biliyorum!"
Genç adam başını yana eğdi.
"Öyle mi? Annen burada mı?"
Çocuk hevesle başını salladı.
"Şurada!"
Sonra o küçük yüzünde karmaşık bir ifade belirdi.
"...Senin annen de burada mı amca?"
Genç adam sessizce çocuğa baktı.
"Hayır. Ben burada yapayalnızım."
Çocuk ona acıyarak baktı.
"Ah. Özür dilerim. Üzülme sakın..."
Genç adamın gülümsemesi genişledi.
"Asla üzülmem. Üzülemem ki."
Çocuk, bu tuhaf sözleri anlamayarak ona şaşkın şaşkın bakakaldı.
"Şey... Topumu geri alabilir miyim amca?"
Genç adam öne doğru eğildi:
"Tabii ki. Ama önce bir soruma cevap ver. Arkadaşlarınla oynadığınız şu oyun... Adı ne?"
Çocuk şaşırmış görünüyordu.
"Şey, amca... O futbol. Hiç mi futbol oynamadın?"
Genç adam birkaç saniye duraksadı.
"Hayır. Büyüdüğüm yerde benden başka çocuk yoktu. Ama bence futbolda harika olurdum. Ah... Belki de bir çocuk olup biraz futbol oynamalıyım, ne dersin?"
Sesi, sanki gerçekten bunu yapmayı düşünüyormuş gibi geliyordu.
Çocuk bunun bir şaka olduğunu sanarak gülümsedi. Genç adam da gülümsedi, sonra topu çocuğa doğru itti, ona son bir kez baktı ve arkasına yaslandı.
Çocuk topu kaptığı gibi bağırdı:
"Teşekkürler amca!"
Bunu dedikten sonra arkasını dönüp arkadaşlarının yanına koştu.
Genç adam cevap vermedi.
Hatta yerinden bile kımıldamadı.
Güneşin altında kestiriyormuş gibi gözleri kapalıydı.
Az sonra, çocuklar ve anneleri gittikten çok sonra, parkta yürüyüşe çıkan bir kadın bankın yanından geçti.
Huzurlu günü aniden korku dolu bir çığlık böldü.
"Tanrım! Biri yardım etsin! Ö-ölmüş, bu adam ölmüş!"
Gerçekten de genç adam bir ceset kadar soğuktu.
Zaten ölüydü, bir süredir de öyleydi.
Elbette Mordret çoktan gitmiş, o konuşkan çocuğun gözlerinin içine saklanmıştı. Sıradan bir insanın ruhunu söndürmek, bir bebeğin elinden şeker almaktan bile kolaydı... Ama bu çocuğun bedenini ele geçirmemişti.
Sadece bir yolculuğa çıkmış, dünyayı çocuğun gözlerinden izliyordu.
Şu an çocuğun annesinin elini tutmuş, eve doğru yürüyorlardı.
Kadın otuzlu yaşlarının başındaydı ve oldukça çekiciydi. Üzerinde pahalı ama sade kıyafetler vardı; gerçi bu varlıklı semtte yaşayan herkes en iyi kıyafetleri alabilirdi ama çok azı zenginliğini sergilemeyecek kadar asildi.
Kadın oğluna her baktığında sıcak bir şekilde gülümsüyordu, bu da Mordret'in hafifçe eğlenmesine neden oluyordu.
Kendi annesine dair hiçbir anısı yoktu; o henüz çok küçükken doğum sırasında ölmüştü, bu yüzden bu deneyim onun için oldukça yeniydi.
Birisi tarafından sevilmek de ilginç ve güzeldi.
Çocuğu öldürüp onun yerine geçmeyi isteyecek kadar güzel.
Ama Mordret bunu yapmadı.
Ne de olsa onun gibi bir yaratığın bile prensipleri vardı.
Şey... Prensipler değil de, eğilimler diyelim.
İstese bile, makul bir sebebi olmadan birini öldürmeye pek meyilli değildi.
Tabii ki onun "makul sebep" tanımı, normal insanlarınkinden biraz farklıydı.
Çocuğun gözlerine saklanan Mordret, davet edilmediği o eve girdi.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.