Hazırlık yapmak ve plan kurmak için pek vakit yoktu; ucube sürüsü sadece birkaç dakika içinde LO49'a ulaşacaktı. Tesisin dört bir yanında keskin alarm sesleri yankılanıyor, duvarlardaki güçlü projektörler ateşlenerek karla kaplı ovayı ışığa boğuyordu. Siviller sığınaklara doluşurken, askerler savunma tahkimatlarındaki yerlerini almak için koşturuyordu.
Sunny ve ekibi, savaş için soğukkanlılıkla hazırlanıp Hatıralarını çağırarak onları takip etti. İliği donduran soğukta yürürken konuştu:
"Kâbus Yaratıklarıyla işimiz bittikten sonra, gemiye binene kadar herkes uyanık kalacak. Usulü biliyorsunuz. En az bir hafta uyumak yok. Belki iki. Quentin'den uyarıcıları alın ve birbirinizi kollayın."
İblisler homurdandı. Uykunun ölümcül olduğu bölgelerde zaten birkaç uzun görev tamamlamışlardı. Bir hafta tatsızdı ama idare edilebilirdi... ancak iki hafta, tam bir cehennem azabı olacaktı.
"Ariadne umarım zamanında gelir."
Oturup beklemekten başka çareleri de yoktu zaten...
Tam o an, birisi Sunny’ye seslendi.
"Hey, sen... Şey, Usta Sunless mıydı neydi... Neler oluyor?"
Yan tarafına baktığında Beth’i gördü; Profesör Obel’in asistanı, sivil kıyafetleri ve ince laboratuvar önlüğüyle soğuktan titriyordu. Genç kadının saçları her zamanki gibi topuz yapılmıştı ama birkaç inatçı tutam kurtulmayı başarmış, şimdi rüzgârda dans ediyordu.
Solgun yüzünde huysuz bir ifade vardı ama bu hırçın maskenin ardına gizlenmiş korku ve endişe açıkça seçiliyordu.
Geçen hafta boyunca Sunny vaktinin çoğunu bilim insanlarının yanında veya yakınında geçirmişti. Orada olmadığı zamanlarda ise genellikle gölgelerinden biri nöbet tutuyordu. Yaşlı adamla çokça konuşmuş, İlk Nesil'in çalkantılı dönemleri, ondan önceki dünya ve Kâbus Büyüsü hakkındaki bilimsel kavrayış ya da daha doğrusu kavrayışsızlık üzerine pek çok şey öğrenmişti.
Bu yüzden Beth'i de oldukça iyi tanımıştı. Adını zar zor hatırlıyormuş gibi davranmasının tamamen mahsus olduğunu bu yüzden adı gibi biliyordu.
"Tanrılar aşkına. Benden bile daha kinci."
Ölümsüz Zincir’in kasvetli çeliği yokluktan var olup bedenini sarmalarken, Sunny genç kadına bakıp gülümsedi.
"Sence neler oluyor? Büyük bir Kapı ve bu tarafa doğru gelen bir sürü pislik Kâbus Yaratığı var. Gidip işlerini çabucak bitireceğiz. Sen geri dön, bilim insanlarını topla ve kendinizi güvenli odaya kilitleyin. Tamam mı?"
Kadın bir an duraksadı, sonra başıyla onayladı.
"Evet... Tamam."
Bunun üzerine Beth arkasını dönüp araştırma merkezinin kapısına doğru koştu. Sunny başını iki yana sallayıp ilerlemeye devam etti. Az sonra kuzey duvarının tepesine ulaştılar ve kıyı ovasının uçsuz buçsuz genişliğini incelediler.
Ucubelerden henüz tesise ulaşan olmamıştı ama bu sadece bir zaman meselesiydi. Taret kuleleri motorlarını devirlendirerek inlerken, Samara tüfeğini duvarın kenarına yerleştirdi ve dürbününden baktı.
Cilalanmış plaka zırhı içinde, elinde bir kalkan ve kısa bir kılıç tutan Verne, Sunny’ye baktı.
"Ne düşünüyorsun?"
Sunny bir an sessiz kaldı. Gölgeleri hâlâ Kâbus Yaratığı sürüsünü takip ediyordu, o da onları inceliyordu.
Şanslı olduklarını söylerken -elbette- dürüst davranmıştı. Üçüncü Kategori bir Kapı için bu şaşırtıcı derecede zayıftı. Çağrı'nın gücünü bu denli etkilemiş olması onu bile şaşırtmıştı. Getirdiği ucube dalgasının gücü, örneğin Taş Kovan ile kıyaslanamazdı bile. O zamanlar, Aykırılar bir düzine Yozlaşmış yaratıkla yüzleşmek zorunda kalmıştı.
Bu sefer ise sadece iki tane vardı ve en güçlüleri alt tarafı bir İblis idi. Tabii "alt tarafı" kelimesi bir Yozlaşmış İblis için pek kullanılamazdı ama yine de...
Nihayet Sunny konuştu:
"Abartılacak bir şey yok. Kapı Muhafızıyla ben ilgileneceğim, diğer Yozlaşmışla da siz ilgilenin. Uyanmış Kim size destek verecek. Halledebilir misiniz?"
Sıradan bir Uyanmıştan Düşmüş bir ucube ile dövüşmesini istemek kolay bir talep değildi. Ancak sıradan bir Ustadan Yozlaşmış biriyle yüzleşmesini istemek daha makuldü; çünkü tüm Ustalar tanım gereği seçkindiler. Uyanmış ile Yükselmiş arasında temel bir ayrım vardı; ilkinin çoğu neye dönüştüğü konusunda bir seçeneğe sahip değildi, ancak ikincisi sadece kendi seçimiyle olduğu noktaya gelebilirdi.
Bu yüzden Sunny, Verne’in Yozlaşmış bir leşçiye karşı yapılacak bir savaştan sağ çıkacağından makul ölçüde emindi.
Yerel Usta bir an tereddüt etti, sonra başıyla onayladı.
"Halledeceğim."
Sunny sırıttı.
"İşte ruh budur."
Bununla birlikte öne doğru bir adım attı ve duvardan aşağıdaki soğuk karanlığa atladı. Garnizonun askerleri bu ani atlayışla irkilmiş görünüyordu ama İblisler istifini bozmadı. Kaptanlarının tuhaf hareketlerine çoktan alışmışlardı.
Karın üzerine inen Sunny, bir an durumu değerlendirdi. Saint’i çağırıp çağırmamayı düşündü... Sonunda şimdilik çağırmamaya karar verdi. Onun yardımına ancak düşman sandığından daha tehlikeli çıkarsa ihtiyaç duyulurdu.
Yine de Sunny, Teselli Günahı’nı çağırdı.
Eli bu güzel uzun kılıcın oniks kabzasını kavradığında, hayaletvari fısıltılar zihnine hücum etti. Zaten Çağrı'nın sinsi ve yorucu çekimiyle zorlanan zihni için bu ek yük daha da ağır gelmişti. Sunny yüzünü buruşturdu ve fısıltıları kovmak için başını salladı.
"Çok sinir bozucu..."
Teselli Günahı akıl sağlığını tırmalıyor, mırıltıları yavaş yavaş daha net, daha yüksek ve daha ısrarcı bir hal alıyordu...
O anda Samara’nın tüfeği ateşlendi ve büyülü bir merminin ses bariyerini aşma gürültüsü yukarıdan bir yerden patladı. Bir an sonra taretler canlandı ve yaklaşan ucube sürüsüne tungsten mermi yağmuru yağdırmaya başladı.
Sunny sırıtarak kaslarına öz akıttı ve mermilerin peşinden atıldı.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.