Eve Dönüş

Sunny, aklında belirli bir düşünce olmaksızın, bir süre daha veranda da kalıp öylece bekledi.

Geleceği ve geçmişi düşündü.

Gerçek Noctis’e ne olmuştu? Gerçek Hope’un başına ne gelmişti? Onun lanetli krallık topraklarında gerçekte neler yaşanmıştı?

Rüya aleminde Sevras ve Güneş Prensi’nin cesetlerini görmüştü. Ancak Solvane hâlâ hayattaydı. Obsidiyen ve fildişi bıçaklar hiç kullanılmamıştı; bu da Hope’un özgürlüğüne kavuştuğu gerçek olayların, kabustakine hem benzediğini hem de ondan tamamen farklı olduğunu gösteriyordu.

Noctis, Dokumacı ile bir anlaşma yapma hırsında başarılı olmuş muydu? Kader İblisi, bıçakları kullanmadan Hope’un sonsuz prangalarını kırmanın bir yolunu bulmasında ona yardım etmiş miydi?

Eğer öyleyse... Büyücü, belki de bu çılgın isyanından sağ çıkabilmişti?

Peki bunun karşılığında nasıl bir bedel ödemişti?

Tabii ki Sunny, bu soruların hiçbirinin cevabı olmadığını biliyordu. Gerçeği asla öğrenemeyecekti. Kabusta yaşadığı olaylar artık çok uzakta kalmıştı ve etrafı, sırrını çözemeyeceği kadar büyük bir gizem perdesiyle kaplıydı.

...Tüm bunları düşünürken, yaya geçidinde aniden tanıdık bir figür belirdi.

Soluk tenli, siyah saçlı genç bir kız, yüzünde asık bir ifadeyle okuldan dönüyordu.

Sunny’yi fark edince bir an donakaldı, ardından birden ona doğru koşmaya başladı.

Verandaya giden yolun yarısında Rain kendini topladı ve heyecanını gizlemeye çalışarak adımlarını yavaşlattı.

Sunny’nin yanında durdu, bir an tereddüt etti ve küçük yumruğuyla omzuna vurdu.

"Nerede... Neredeydin sen bunca zamandır? Döndün mü sonunda? Çok uzun süre yoktun!"

Sunny arkasına yaslanıp sırıttı.

"Selam, Rain. Tabii ki döndüm, görmüyor musun? Nerede olduğuma gelirsek... Önce bir tapınağı ziyaret ettim. Sonra ufak bir deniz turuna çıktım. Ardından birkaç kuleye uğradım, biraz tiyatroda vakit geçirdim, bir atla dost oldum, başka bir tapınakta bir süre yaşadım. En sonunda da çok güzel bir şehri ziyaret edip yöneticileriyle tanıştım. Hayırdır? Beni mi özledin?"

Rain birkaç saniye boyunca ona bön bön baktı, ardından burun kıvırdı.

"Ben mi? Ha! Dünyada başka kimse kalmamış gibi seni niye özleyeyim?!"

Sustu, gözlerini kaçırdı ve utangaç bir tavırla ekledi:

"Şey... Belki de özlemiş olabilirim... Küçücük bir parça. Yeni eğitmenim çok saygın bir uyanmış ama kesinlikle senin kadar eğlenceli değil."

Sunny kıza baktı, ardından gülümsedi:

"Bir uyanmış demek? Ne yazık. Ben artık bir ustayım."

Rain donakaldı ve ona şaşkın bir bakış attı.

"Sen bir usta mısın? Yani... Yükselmiş mi? Bir dakika... Ne?"

Sunny'nin gülümsemesi yavaşça kibirli bir hal aldı.

"Aynen öyle. Bunun ne anlama geldiğini biliyor musun?"

Kız duraksadı.

"Ne?"

Sunny öne doğru eğildi ve samimi bir tonla konuştu:

"Derslerimin artık çok daha pahalı olacağı anlamına geliyor tabii ki!"

Güldü, sonra sessizleşti ve kısa bir duraksamanın ardından ekledi:

"Ha, bu arada... Ben de seni birazcık özlemiş olabilirim..."

Kara taştan oyulmuş devasa bir mağaranın içinden karanlık bir nehir akıyordu. Suyun üzerine çöken sis, nehrin fısıltılarını boğuyor ve her şeyi beyaz bir örtüyle gizliyordu. Sisin içinde ilerleyen tek bir ışık kaynağı, kendine bir yol açarak süzülüyordu.

Bu, pruvasında cam bir fener asılı olan, oniksten oyulmuş zarif bir gondoldu. Fenerin içinde, kristal zindanının sınırlarına karşı direnen bembeyaz bir alev yanıyordu. Sis, gondolun önünde açılıyor, ardından arkasında sessizce tekrar kapanıyordu.

Gümüş saçlı ve fildişi tenli genç bir kadın, oniks teknenin zemininde dizlerini karnına çekmiş uyuyordu. Fenerin keskin ışığında yüzü ölümcül derecede solgun ve savunmasız görünüyordu.

Gondolun kıç tarafında ise paçavralar içinde bir iskelet duruyordu. Kürek çekiyor, bir sise bir de genç kadına bakıyordu. Akciğerleri, dudakları ve dili olmamasına rağmen kendi kendine bir şarkı mırıldanıyordu.

"Günü gelecek, tanrılar devrilecek

Ve yalanları serilecek yere

Uykudaki uyanmış olacak

Çocuklarını yutmak üzere

Ah, hepimizi yutacak hem de

Unutulmuş olan ne varsa

Hatırlanacak yeniden

Ve dünyayı yiyip bitirecek

Ah, hepimiz rüya göreceğiz

Kabusunu

O unutulmuş tanrının..."

O şarkı söylerken genç kadın kıpırdandı ve yavaşça gözlerini açtı. İskelet sustu, ona bir bakış attı ve konuştu:

"Günaydın yaratık. Nasıl uyudun?"

Genç kadın doğruldu ve yorgun gri gözleriyle iskelete bakarak cevap vermedi.

Kayıkçı bir süre bekledi, ardından omuz silkti.

"Kendini iyi hissediyor musun? Son birkaç haftadır pek konuşmuyorsun, yaratık. Sonunda aklını mı kaçırdın yoksa?"

Genç kadının sessiz kalması iskeleti huzursuz etti. Başını salladı.

"Hımm... Bugün sende farklı bir şeyler var. Gölgen... Sanki daha da derinleşmiş? Ne tuhaf!"

Yine cevap gelmedi.

Bir süre daha sessizlik içinde yelken açmaya devam ettiler. Sis yavaşça çekilerek siyah bir kıyıyı açığa çıkardı. İskelet teknenin yönünü değiştirdi ve altı kayaya sürtünene kadar onu akıntıya bıraktı.

Orada küreği bıraktı ve içini çekti.

"Geldik, yaratık. Benim gidebileceğim yer buraya kadar."

Genç kadın bir süre hareketsiz kaldı, ardından ayağa kalkıp fenere dokundu; beyaz alevin fenerden avucuna geçmesine izin verdi. Sonra kıyıya atladı, sendeledi ve yavaşça doğrularak karanlığın içine baktı.

Nihayet konuştu:

"Oraya ne kadar yakınız?"

İskelet omuz silkti.

"Yeterince yakınız diyebilirim. Şey... Bu arada sana yalan söylediğim için üzgünüm. Ama savunma yapacak olursam, burada sadece kendini suçlayabilirsin yaratık! Kim yer altı dünyasını boydan boya geçebileceğine inanacak kadar aptal olur ki? Burası bizim gibilerin aşabileceği bir yer değil. İç sınıra bu kadar yaklaşabilmiş olmak bile zaten bir mucize."

Bir süre kararsız kaldıktan sonra ekledi:

"Devam etmek istediğine emin misin? Ölümden daha kötü kaderler de var, yaratık. İnan bana... Bunu en iyi ben bilirim."

Genç kadın ona bir bakış attı, ardından sordu:

"Peki ya sen? Sen ne yapacaksın?"

İskelet kahkahayı bastı.

"Ben mi? Ah, bilmem ki. O lanet ağaçtan indirildiğime göre, artık var olmak için fazla zamanım kalmadı. Belki de düzgün bir şekilde ölebilmek için gölge diyarından geriye kalanları aramaya giderim. Ya da sadece geri dönüp son bir kez Azarax’la uğraşırım. O herif gerçekten çekilmezdi, biliyor musun? Sonsuzluğu onun eşliğinde geçirmek cezaların en büyüğüydü! Benden sana tavsiye... Sonsuzluk ortaklarını dikkatli seç, yaratık."

Genç kadın bir an duraksadı, ardından başıyla onaylayıp karanlığın içine doğru yürüdü. Adımları sağlamdı.

Sonra, arkasını dönmeden konuştu:

"Teşekkürler, Eurys. Elveda."

İskelet onun gidişini izledi ve içini çekti.

"Ne aptal bir ucube... Yine de, ona şans diliyorum. Ne aradığını bilmesem de, umarım bulur."

Genç kadın gittikçe uzaklaşırken, taşıdığı alevin ışığı da küçüldü ve soluklaştı. Karanlık iskeletin etrafını sardı ve beyaz sis, sanki onu yutmak istercesine yavaşça üzerine doğru akmaya başladı.

Eurys sisin yaklaşmasını izledi ve bir kez daha içini çekti.

"...En azından benim kadar aptal değil."

Ardından beyaz pus onu yuttu ve sesi aniden kesildi.

Çok geçmeden, o soğuk nehre bir kez daha aşılmaz bir karanlık hükmetmeye başladı.

...Ve çok uzaklarda, yalnız bir ışık kıvılcımı gittikçe daha yükseğe tırmanmaya devam etti ve kısa süre sonra gözden kayboldu.

[Dördüncü Cildin Sonu: Zincir Kıran]

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.