Morgan, hastanenin koridorlarında kimseye yakalanmadan ilerliyordu. Kimse ona pek dikkat etmiyordu; birinin bakışları üzerine çevrildiğinde ise nazikçe selam veriyor, acil bir işi varmış gibi yaparak sakin adımlarla yanlarından geçip gidiyordu. Bir noktada, fazlasıyla dışa dönük bir personelle beş dakika boyunca ayaküstü sohbet etmek zorunda kaldı.
Adam hiçbir şeyden şüphelenmemişti. Bu nazik çaylağa paha biçilemez birkaç tavsiye vermiş, sohbetin sonunda bu acemi kızdan hayli hoşnut kalarak yanından ayrılmıştı.
Morgan, hasta odasında öldürdüğü kadının kimlik kartını kullanarak hastanenin ortak alanına açılan kapının kilidini açtı. Orada bekleyen güvenlik görevlisine hafifçe selam verirken, kan lekeli kartı cebine gizledi ve lobiye doğru yöneldi.
Birkaç dakika sonra kapıyı açtığında, yağmurun hışırtısı bir pelerin gibi üzerine serildi.
Temiz havanın kokusu ne kadar da tatlıydı.
Tam dışarı adımını atacakken, hemen önünde tanıdık birini gördü.
Gölgelerin Efendisi, tüm heybetiyle karşısında duruyordu; hemen arkasında ise Morgan’ın akıl almaz derecede güzel psikiyatristini sürüklüyordu.
Suskun kadının eline kanlı bir mendil sarılmıştı.
Morgan hiçbir tepki vermedi. Nazikçe eğilerek selam verdi ve onlar için kapıyı açık tuttu. İkili yanından geçerken nabzı tek bir saniye bile hızlanmadı. Onlar lobiye girer girmez, dışarıya doğru bir adım attı.
Ancak tam o sırada…
“Dur.”
Kahretsin.
Morgan bir an tereddüt etti, sonra arkasına dönüp Gölgelerin Efendisi’ne soğuk bir bakış attı.
“Nereye gidiyorsun acaba?”
Sessizce onu süzdü, durumu tarttı.
Normal şartlarda bir Hükümdar’a karşı en ufak bir şansı bile olmazdı…
Fakat burada, Serap Şehri’nde herkes eşitti.
Gerçi bazıları diğerlerinden daha eşitti. Her ne kadar görünürde herkes sıradan bir insan gibi olsa da çok önemli bir istisna vardı.
Kusurları, birer zincir gibi hâlâ üzerlerine dolanmıştı.
Morgan’ın durumunda, kusuru dokunduğu her şeyin kesilmesine neden oluyordu. Bu zalim lanet, yetişkinlik hayatının büyük bir kısmına yalnızlık gölgesi düşürmüştü ancak burada, Serap Şehri’nde bu durum bir anda avantaja dönüşmüştü.
Morgan, iş o noktaya varırsa Gölgelerin Efendisi’ni ve yanındaki o büyüleyici refakatçisini öldürebileceğinden oldukça emindi.
Bir an sessiz kaldıktan sonra, maskesinin altından karanlık bir gülümseme gönderdi.
“Küçük kız kardeşim nasıl? Ona iyi bakıyorsun, değil mi?”
Adam hoşnutsuz bir ifadeyle ona baktı.
“Ona kardeşim demeyi bırakacak mısın? Tuhaf kaçıyor. Sormuş ol diye söylüyorum, evet, gayet iyi. Elimden geleni yapıyorum.”
Morgan, parmaklarının altındaki kapı kolunda derin oyuklar oluştuğunu hissetti.
Demek sonunda Athena’yı bulmuştu.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.