Fırtına Sonrası Sessizlik

SAHNE 4: Fırtına Sonrası Sessizlik

— ...Hey, Sawamura-san.

— Ne var?

— Daha ne kadar burada kalmayı düşünüyorsun? Güneş batmak üzere.

— Kes sesini... Bu kadar rahatsız olduysan, önce sen dönseydin ya.

— Daha yeni fena şifayı kapmıştın, hatırlatırım.

— Cidden, çok konuşuyorsun...

Mars ile olan toplantı... Daha doğrusu Kosaka Akane ile olan yüzleşme, çabucak bitmişti.

Program veya ücret gibi sözleşme detaylarına dair tek bir kelime dahi edilmemişti. Sadece bir sarhoşun saçmalıklarını durmaksızın dinlemekle geçen o iki saat; her nasılsa, ikisinin üzerinde en kaliteli sakelerle sarhoş olmuşçasına bir mahmurluk bırakmıştı.

Bu yüzden, oradan ayrıldıktan sonra bile bir şekilde kendi başlarına kalmayı becerememişlerdi. Şimdi ise böyle yan yana, alkolün etkisini dağıtmak için Odaiba sahilinde denizi seyrediyorlardı.

— ...Ben yapmayacağım.

— Neyi?

Elbette Utaha, Eriri'nin bu çıkışıyla neyi kastettiğini çok iyi biliyordu.

— Öyle bencil bir kadının emri altında, özgürce çizim yapabilmemin imkanı yok.

Bunu bildiği için Eriri de Utaha'nın sorusuna doğrudan cevap vermiyordu.

— Hem, övünmek gibi olmasın ama bende ekip çalışması ruhu falan yok.

— Bu gerçekten de övünülecek bir şey değil, üstelik su götürmez bir gerçek.

— Sen de benden pek farklı sayılmazsın.

— Öyleyimdir...

Korkuluklara tutunup denizi izlemeye devam eden Eriri'den bakışlarını kaçıran Utaha, sırtını demirlere yasladı ve önündeki Aqua City Odaiba binasına gözlerini dikti.

Şu an dördüncü kattaki Noitamina Shop'ta ön gösterim etkinliği falan yapılıyor olmalıydı.

— Üstelik nisan ayında lise sona geçiyoruz, o koca bir yılı buna feda etmemi istemesi akıl kârı değil. Bana resmen mezuna kal mı diyor?

— Şu an bile sınavlara hiç hazırlanmıyor gibi görünüyorsun ama? Senin gerçekten üniversiteye gitme niyetin var mı?

— K-Kes sesini! Ayrıca, şu anki halimle ben...

— Çizemeyeceğini mi söylüyorsun?

— ..........

— Ben, sadece bu konuda Kosaka Akane'nin fikrine katılıyorum... Hayır, katılmak istiyorum demek daha doğru olur herhalde.

— Neden öyle birinin tarafını tutuyorsun ki! Sen hiç mi hırslanmadın...

— Ben, ne?

— ...Yok bir şey. Her neyse, ben yapmayacağım.

Utaha, Eriri'nin yuttuğu kelimelerin ardında ne yattığını tabii ki biliyordu.

— Bak Sawamura-san, eğer beni düşünüyorsan, bu boş bir çabadan başka bir şey değil.

— ...Bir şey yok dedim ya.

Bunu bildiği için Eriri de o sözleri boğazının daha da derinlerine gömdü.

— Kendi iradenle, gerçekten ne yapmak istediğine karar ver.

— Deminden beri söylüyorum ya. Ben...

— Hayır, deminden beri sadece yapamama bahanelerini sıralıyorsun...

— Ne...

— Henüz hiçbir şeye karar vermiş değilsin. Bundan sonra ne yapmak istiyorsun, kim olmak istiyorsun? Bir yaratıcı olarak kalmaya devam mı edeceksin, yoksa...

— Kes şunu artık!

Böyle aniden duygusallaşıp lafını kestiği için Utaha her şeyi anlıyordu.

Eriri'nin gerçekten de hiçbir şeye karar veremediğini.

— Sen benim gitmemi mi istiyorsun? "blessing software"den ayrılmamı mı istiyorsun yani?!

— Öyle bir niyetim olduğundan değil...

— Yoksa arkamdan iş mi çeviriyorsun? Ben topluluktan ayrılınca, sen bir yolunu bulup geri döneceksin ve o "saatli bomba" kadınlar gibi herifin peşine takılıp "Daha ne kadar o haini düşünmeye devam edeceksin? Beş yıl geçti be!" falan mı diyeceksin yoksa?!

— Dedim ya, öyle bir niyetim yok... Zaten sırtından vurmak istesem bunu her an yapabilirim. Böyle dolambaçlı işlere girmeye hiç gerek duymuyorum.

— Her zaman ağzın iyi laf yapar ama iş icraata gelince son adımı atamayıp patlayan o eziğin tekisin işte, hala konuşuyor musun sen?

— ..........

— ..........

Hala göz göze gelmeden sürdürdükleri konuşma, bakışları gibi birbirine paralel şekilde ilerliyordu.

Ancak bu, kalplerinin de sonsuza dek kesişmeyeceği anlamına gelmiyordu.

— O kadından nefret ediyorum...

— Onu karakter olarak sevebilecek birinin var olduğunu sanmıyorum.

— Ama... Yine de inanılmazdı...

— Dürüst olmak gerekirse, o manga taslaklarını eve götürüp hazine gibi saklamak istedim...

— Hey, hayal edebiliyor musun? "Fields Chronicle"dan bahsediyoruz! "Fields Chronicle"! Üstelik hem senin hem de benim imzamla!

— Bir de Kosaka Akane'nin tabii.

— O proje dosyasını gördün değil mi? Nasıl o kadar detaylı hazırlamış olabilir! Ahh, bittiğinde nasıl bir şeye benzeyeceğini acayip merak ediyorum...

— Bir aksilik çıkmazsa serinin en iyi eseri olma potansiyeli bile var.

— Üstelik, üstelik Kosaka Akane o projeyi tamamen beni düşünerek... Ah.

— ...Sorun değil, Sawamura-san.

— Şey, özür dilerim...

Eriri hala sarhoş gibiydi.

Bu yüzden boğazının derinliklerine hapsettiği o his, bir anlığına yüzeye çıkıvermişti.

— Özür dilemeni gerektirecek bir durum yok, değil mi? Kosaka Akane'nin senin çizimlerini hayal ederek bir proje hazırlaması, seni çekmek için laf arasında bana da seslenmesi, beni sadece bir katalizöre benzetmesi... Bunların hepsi o kadının kendi kafasına göre yaptığı şeyler.

— Hey, dur bir dakika.

Ve bu dikkatsizlik, Eriri'nin tanımadığı Kasumigaoka Utaha'yı... Hayır, Kasumi Utako'yu uyandırdı.

— Az önce bana "Hırslanmadın mı?" diye sormuştun değil mi?

— Ş-Şey, o sadece...

— Tamam, cevap vereyim o zaman... Hırslandım! Hem de nasıl! Tabii ki hırslanacağım!

— ~~~!?

Eriri'nin tanıdığı Utaha her zaman yetişkin gibi davranırdı.

Yetişkinlere has iğnelemelerle, hakaretlerle ve o zehirli diliyle Eriri'yi acımasızca köşeye sıkıştırır, canını yakardı.

— Senin gibi daha profesyonel bile olmamış bir dōjin çizerinin yanında süs eşyası muamelesi görmek... Bir profesyonel olarak buna karşı hiçbir şey hissetmeyeceğimi mi sandın!

Bu yüzden Eriri, öyle bir Utaha'ya karşı koymak için var gücüyle tartışır, savunma yapar ve kaçardı.

...Ve ona asla diş geçiremeyeceğini bilmenin verdiği o tuhaf güvenle rahatlardı.

— Eğer bu projeye katılacaksan, hazırlıklı ol... Seni tam cepheden ezip geçeceğim.

Böyle çocukça davranan bir Utaha'yı ne görmüş, ne duymuş ne de hayal edebilmişti.

— Hey, bir saniye... Dur, yapma...

— Tamam, bitti! Bu kadardı.

— ...Ha?

Fakat o çocukça Utaha, sadece bir anlığına oradaydı.

Şu an karşısında duran kişi, az önceki kadından farklı olarak, her zamanki o alaycı gülümsemesini takınmış olan Utaha'ydı.

— İşte böyle, kararlılığımı beyan etmiş oldum. Gerisi sana kalmış... Hadi eyvallah.

Utaha, Eriri'nin kafasına hafifçe iki kez vurduktan sonra tren istasyonuna doğru yürümeye başladı.

— Bu da ne demek şimdi?

— Hm?

Eriri, uzaklaşan sırtın ardından, terk edilmiş bir çocuk gibi bakakaldı.

— Eğer ben kabul edersem, sen de mi kabul edeceksin?

— Yani, öyle demişim gibi geliyor kulağa.

— Peki ya ben reddedersem? Sen de mi reddedeceksin?

— Ee, sonuçta sen reddedersen projenin kendisi suya düşecek.

"Bu da ne demek şimdi! Kararı bana bırakıyormuş gibi yapıp bütün sorumluluğu üzerime mi yıkıyorsun yani!?"

"En başından beri benim bir seçeneğim yoktu ki, Sawamura-san."

Utaha, arkası dönük bir halde dalga geçercesine elini salladı ve kalabalığın içinde süzülerek gözden kayboldu.

"Hey! Beklesene Kasumigaoka Utaha! Beni bu kadar kışkırtıp sonra da öylece... Ya, inanmıyorum ya!"

Eriri'nin tiz sesi, kalabalığa karışsa bile bir ultrason dalgası gibi kulaklara ulaşıyordu.

Bu zavallı haykırışı işiten Utaha, her zamanki o "Elden bir şey gelmez" tavrıyla acı acı gülümsedi ama bu kez dudaklarından dökülen kelimeler farklıydı.

"Özür dilerim, Sawamura-san."

Utaha'nın gerçekten de bir seçeneği yoktu.

Kousaka Akane onu "Kashiwagi Eri'nin yancısı" diye yaftalamadan çok daha önce de durum böyleydi.

Çünkü şu anki Kasumi Utako için ne "Fields Chronicle" ne de bir yaratıcı olarak kazanacağı onur öncelikliydi...

'Kashiwagi Eri ile bir kez daha ekip olmak istiyorum.'

En büyük arzusunu gerçekleştirme fırsatı, tam da şu an ayaklarının dibine serilmişti.

"Akane-san."

"Mmm..."

"Akane-san, uyanın lütfen."

Eriri ve Utaha’nın Odaiba’da buruk duygularla boğuştuğu saatlerde, onlara bu hisleri yaşatan asıl kişi, ferah ve yakışıklı bir erkek sesiyle tatlı uykusundan gerçeğe döndürülüyordu.

"Fuaaaa... Aaa, Iori?"

"Ne diye zıbarıp kaldınız burada, üstelik böyle lüks bir restoranda."

Akane doğrulduğunda, birkaç saat önceki toplantının yapıldığı Mikage-tei'nin o meşhur odasındaydı. Etrafına bakındığında masanın üzerinde yığınla yemek tabağı, yerde ise birkaç boş sake şişesi gördü. Anlaşılan o ki, misafirlerini ağırladıktan sonra bile kendi başına felekten bir gece çalmaya devam etmişti.

"Fuaa... Bir hafta sonra ilk kez uyudum resmen."

"Artık böyle şeyleri bıraksanız iyi olur. Vücudunuzun bu kadar yükü kaldırabileceği yaşları geçtiniz."

"Aman, bu geceden itibaren üç gün boyunca uyuyup acısını çıkaracağım, bir şey olmaz."

"Yine de o üç günü burada geçirmeyin sakın. Hadi, gidiyoruz."

Akane’nin o absürt "Hiç uyumadım" şovlarını ustalıkla savuşturup odadaki tabakları ve sake şişelerini titizlikle toplayan bu genç ve yakışıklı adamın adı Hashima Iori’ydi. Çizimden veya yazıdan anlamamasına rağmen Akane tarafından prodüktörlük yeteneği keşfedilmiş, "Rouge en Rouge" adlı çevrenin yönetimi kendisine bırakılmıştı. Şu anki en has müridiydi.

"Bekle be Iori. Hazır buradayken akşam yemeğini de aradan çıkarayım."

"Müşterinin parasıyla keyif sürüyorsunuz resmen, değil mi?"

Derken, Iori’nin harıl harıl çalışan elleri aniden durdu.

"...Akane-san."

"Ne var?"

"Buraya çağırdıklarınız Kasumi Utako ve Kashiwagi Eri miydi?"

"İyi anladın ha."

Iori’nin duran elinde, odanın köşesine düşmüş bir kağıt parçası vardı... Malum proje dosyasının bir sayfası.

"Fields Chronicle’ın ana kadrosuna o ikisini oturtma konusunda gerçekten ciddi miydiniz?"

"Bak şimdi aklıma geldi, Kashiwagi Eri’yi ilk keşfeden sendin değil mi? Geç de olsa senin bu ileri görüşlülüğüne hayran kaldım doğrusu."

"Peki, o kızların dahil olduğu grubun temsilcisine bu durumu bildirdiniz mi bari?"

"Ha, şu Nasu Kogen’li çocuk mu? Malum harem temsilcisi? Seninle aşık atacak kadar zampara olan o tip değil mi?"

"O sadece sizin kişisel zannınız, lütfen bunu ulu orta söylemeyin."

Eğer bunu Iori’nin eski dostu duysaydı, muhtemelen "Beni o herifle bir tutma!" diyerek surat asardı. Tıpkı şu anki Iori gibi.

"Sizden rica etmiştim değil mi? Sadece Fushikawa’ya değil, Blessing Software’e de usulünce haber verin diye."

"Aman, demiş olabilirsin."

"...Yani?"

"Ne olacak canım? Alt tarafı bir hobi grubu, o kadar nezakete ne gerek var. Zaten onlar da o ekibi toplamak için arkadan ne işler çevirmiştir kim bilir."

"...Yani onlar bir bakıma on küsur yıldır bu işin hazırlığını yapıyorlar, orası ayrı ama yine de bir usulü vardır bu işlerin."

Iori’nin vaazlarını canı sıkkın bir şekilde dinlemezden gelen Akane, içinde hâlâ bir miktar içki kalmış bir şişe bulunca bu sefer bardak aramaya başladı.

"Daha benim karakterimi öğrenemedin mi sen? Fushikawa ile sermaye bağımız olduğu için nezaket gösterdim o kadar, yoksa normalde böyle sıkıcı siyasi ayak oyunlarıyla hiç uğraşamam."

"İşte bu yüzden bütün sektörde düşman kazanıyorsunuz Akane-san. İşleriniz iyi gittiği sürece sorun yok belki ama..."

"İşlerim bozulursa efendi gibi bir köşede geberir giderim. Zaten bu dünyadan başka yerde yaşayamam ben."

"Siz kendi başınıza geberip gitmekten mutlu olursunuz belki ama şu an kaç kişiye ekmek verdiğinizin farkında mısınız?"

Sadece Akane’nin grubunu değil, aynı zamanda şirketinin yönetimini de sırtlayan Iori, kadının kaç kişinin sorumluluğunu taşıdığını çok iyi biliyordu. Bu yüzden Kousaka Akane denen birey ve onun markası çöktüğünde sektörde kopacak fırtınayı hayal bile etmek istemiyordu.

"Amma uzattın ya, ne dertliymişsin."

"Gözünüze kestirdiğiniz her yaratıcıyı kendinize mal etmeye çalıştığınız için oluyor bunlar. Kendi hayatınızı kendiniz zorlaştırıyorsunuz."

"Boş ver şimdi, iyi bir yapım için değer. Hadi Iori, sen de eşlik et."

"...Lütfen bir lise öğrencisine içki teklif etmeyi bırakın."

Sonunda iki tane bardak bulmayı başaran Akane, henüz içmeye başlamadan çoktan o kaba saba erkek ağzına geri dönmüştü.

"Fields Chronicle’ı yeniden doğurtacağız... Ben ve o kızlar."

Sonunda şişede kalan içkiyi tek dikişte bitiren Akane, keyifle sigarasını tüttürerek sırtüstü yere uzandı. Tavırlarından tut, yaptıklarına kadar her şeyi tam bir ihtiyar adam gibiydi.

"...Önceki ekibi tamamen tasfiye etmişsiniz, doğru mu?"

"Ben projeyi üstlenmek için 'kadro yenilenmesi' şartını koydum, Mars da bunu uyguladı sadece. Seçim şansını onlara verdim, benim bu konuda laf işitmeme gerek yok."

"Kovulan o insanlar için durum hiç de öyle değildir herhalde..."

"Eskisinden daha iyi bir iş çıkarırsak herkesin çenesi kapanır. Hem, o efsanevi RPG serisinin son zamanlardaki o hantallığı da neydi öyle? Ortada yeni tek bir fikir yok! Karakterler de dünya tasarımı da hep ısıtılıp önümüze konan şeyler! Her oyunda içeriğin değiştiği, nereye evrileceğini kestiremediğin o heyecan dolu, benim sevdiğim Fields Chronicle nereye gitti ha!"

"...Böyle 'sevdiğim serinin devam oyununu beğenmedim, o zaman kendim yaparım' kafasıyla giderseniz, yakında dünyadaki bütün içerikler Kousaka Akane markası olacak."

"Elden bir şey gelmez. Eski ekip iş yapmayı bıraktı."

"İşini yapmayanlara karşı nefretiniz hiç değişmemiş Akane-san..."

"En çok nefret ettiğim şey; yazmayan yazar, çizmeyen çizer ve işini yapmayan yönetmendir..."

"Ve 'ne kadar yetenekliyseler, o kadar affedilemezler' diyorsunuz, değil mi?"

"Çizebiliyorsan çiz ulan, bok herif! Geçmişteki başarılarının üzerine yatıp keyif sürmeyi bırak! İş yapmadıkları halde internette üst perdeden konuşup sadece varlıklarını kanıtlamaya çalışan o tipler yok olup gitsin!"

"Şey, ııı, yani..."

"Öylelerini ben ezeceğim. Hayatta kalmalarına izin vermeyeceğim. Onların tarzına benzer ama onlardan çok daha kaliteli işler çıkarıp varlık amaçlarını ellerinden alacağım. Dünyaya onları unutturacağım. Devirlerini kapatacağım."

Iori, artık daha fazla eşlik etmeye çalışmaktan vazgeçerek, Akane-san'ın elinden koca sake şişesini çekip aldı.

Sıradan birinden çok daha büyük hırsları olan Iori bile, alkolün etkisiyle "gerçek" hırsını ortaya koyan Akane-san'a ayak uyduramıyordu... Doğrusu bunu kim duysa herhalde arkasına bakmadan kaçardı.

"Eski Fields ekibi demek... Sonunda yeni bir şirket kurup Fields Chronicle benzeri tamamen yeni bir iş yapacaklarmış, öyle mi?"

"Öyle mi... Bu iyi bir şey herhalde, değil mi?"

"Bak işte, yetenekli piçler çalışma isteğini geri kazandı. Yaptığım şey yanlış değildi. Gerçi, geçmişteki zaferlerinden sıyrılamayıp saçma sapan bir şeyle karşıma çıkarlarsa onları yine ezerim, o ayrı."

Bir süre sonra Akane-san'ın yüzüne huzurlu bir ifade yerleşti ve gözlerini kapattı.

Iori, sanki üç gün boyunca uyanmayacakmış gibi duran o yüze dik dik bakarken, kadının ağzındaki sigarayı alıp küllükte ezerek söndürdü.

"Akane-san, söyledikleriniz şu anki benim için henüz çok büyük."

"Öyle mi..."

"Bencilce gelebilir ama ben sadece kendim için bir grup kurmak istiyorum."

"Ben de bencilim ama, değil mi?"

"Sizin benliğiniz fazla büyük... Sahip olduklarınız da, korumanız gerekenler de, hedefledikleriniz de."

"Sen de zirveyi hedeflemiyor musun? O zaman bu kadarına katlanmalısın."

"Ben biraz daha rahat etmek istiyorum... Kendimi bu kadar köşeye sıkıştırmadan, bu kadar ayak bağına dolanmadan, arkadaşlarımla gülüp eğlenerek ilerlemek..."

"Demek gitmek niyetindesin."

"Bugüne kadarki her şey için teşekkür ederim."

Akane-san gözlerini hiç açmadı.

Bu yüzden o an, Iori'nin önünde nasıl derin bir saygıyla eğildiğini görmüş olamazdı.

"Ama Iori, şunu sakın unutma. Bu sektörde yükselmeye çalıştığın sürece rahat bir yolun olmayacak. Nefret edilecek, taşlanacak ve ölecek kadar acı çekerek tırnaklarınla kazıyıp yükseleceksin."

"O tarz zahmetli işleri başkalarına bırakıp, ben daha çok perde arkasındaki yönetici gibi bir konumda kalsam diyorum."

"Okları senin yerine göğüsleyecek o kadar işine gelen bir partner bulabilirsen ne ala..."

O an Iori'nin hafifçe sırıttığını, Akane-san elbette görmüyordu.

"Bu arada..."

"Hım...?"

"Akane-san, iyi düşününce ona benziyorsunuz sanki... Hani şu Nasu Kogen'deki meşhur çapkın harem liderine."

"O zaman onunla daha da imkansız bir ikiliyiz demektir."

Bundan sonra Akane-san, Iori'nin hiçbir sözüne cevap vermedi.

"Buyur, kahven."

"Teşekkürler..."

Aynı günün gece geç saatlerinde.

Eriri'den ayrılan Utaha'nın ayakları onu Fudanzaka Yayınevi'nin editörlük ofisine götürmüştü.

Tatil gecesi olmasına ve haber vermeden çat kapı gelmesine rağmen, sanki orada olması çok doğalmış gibi çalışan Machida-san, Utaha'yı sıcak bir şekilde karşıladı.

Gerçi Utaha, bu çalışma sisteminin normalliğini tartışacak halde değildi.

"Demek öyle... Kararın sarsıldı ha?"

"Özür dilerim..."

Kağıt bardağı iki eliyle kavrayıp "püff" diye üfleyerek kahvesini soğuturken, Utaha her zamankinden daha mahcup bir tavırla Machida-san'ın önünde eğildi.

Tabii ki bu mahcubiyeti, ona kahve ısmarladığı için değildi.

"Diğer tarafla çalışmaya başlasan bile Saf Duygu Hektopaskal'ı yarıda bırakamazsın, tamam mı? Daha yeni başladık ve asıl savaş şimdi başlıyor."

"Biliyorum. Başlangıcı zaten geciktirdim, bundan sonra asla sorun çıkarmayacağım."

Bu mahcubiyetin asıl sebebi; Machida-san'ın "asla yapmanı istemiyorum" diyerek gösterdiği o sert direnişe ve iyiliğine rağmen, Utaha'nın diğer teklifi kabul etmeye meyilli olmasıydı.

"Peki ya grup işi? Aynı anda üç işi birden yürütmen imkansız, biliyorsun değil mi?"

"Ben... Zaten mezun oluyorum."

İçinde bir yerlerin hafifçe sızlamasını görmezden gelerek ama o "zaten" kelimesinin içine küçük bir ukdelik sığdırarak lafı ağzından çıkardı.

"Peki ya Taki-kun sana, 'Mezun olsan bile hep yanımda olmanı istiyorum!' diye itiraf ederse ne yapacaksın? Onu reddedebilir misin?"

"Öhö, öhöö! Benimle dalga geçiyorsunuz, değil mi? Tepkimi ölçüp gülmek için yapıyorsunuz bunu!"

"Aslında bir yanım gerçekten endişeleniyor."

Fakat bu zavallıca inadı, Utaha'yı herkesten iyi tanıyan Machida-san'dan saklaması imkansızdı. Utaha, boğazını yakan sıcak kahveyi zorla yudumlayarak konuyu kapatmaya çalıştı.

"Neyse, Fudanzaka'ya raporumu verdim. Ben artık kaçayım."

Sonunda o uysal tavrını üç dakika bile sürdüremeyen Utaha, her zamanki huysuz ifadesine büründü ve aceleyle toparlanıp gitmeye hazırlandı.

"Akane'yle görüştün değil mi? Keyfi yerinde miydi?"

"Yoksa onu tanıyor musunuz?"

Machida-san, neşesi kaçmış olan Utaha'yı tek cümlede durduracak o sihirli sözü tam yerinde kullandı.

"Üniversitedeyken aynı manga kulübündeydik. Birlikte Comiket'e katılmışlığımız bile var."

"Siz de benim gibi Houou Üniversitesi mezunuydunuz, değil mi..."

O dahi ve kaçık yazarın, yakında gireceği üniversitenin mezunu olduğu gerçeğiyle sarsılan Utaha, şakağına masaj yaparak talihsizliğine lanet etti.

"Valla o zamanlar da kendi grubu vardı, kulüp işleri onun için geçici bir hobi gibiydi... Ama daha o zamandan çizim yeteneği, hızı ve kurgusunun sürükleyiciliğiyle herkesten fersah fersah öndeydi."

"Peki o zamanlar da karakteri böyle... şey miydi?"

"Hı? Yok canım, o zamanlar tam bir 'büyük kadın odaklı dōjin yazarı' tiplemesiydi. Zengin ailesinin el bebek gül bebek büyütülmüş hanımefendisiydi; dünyadan biraz kopuk, paraya hiç tamah etmeyen, arkadaş canlısı, pek bir yükselme hırsı olmayan... Sadece aynı hobiyi paylaştığı dostlarıyla gülüp eğlenmek isteyen biriydi işte."

"O kadın mı?"

"O Akane, evet."

Machida-san, tam zamanını kolluyormuş gibi cebinden bir fotoğraf çıkarıp Utaha'ya gösterdi.

"Odamda bir tane kalmış."

Fotoğraf bir fuar alanında çekilmiş gibiydi. Dört kadın, o dönemin popüler yaoi eserlerindeki karakterlerin pozlarını taklit eden, bakması biraz utanç verici bir kompozisyon oluşturmuştu.

"Machida-san, hiç değişmemişsiniz."

"Bakman gereken yerin orası olmadığını bilerek söylüyorsun, değil mi?"

Machida-san'ın hafif sinirli bir sesle işaret ettiği orta kısımda; uzun siyah saçlı, saç bandı takmış, geçenlerde bir yerde gördüğü o yüze sahip olan ve usulca gülümseyen bir kadın duruyordu...

"Yeter, lütfen... Bu kadar kafi."

"Ya, evet! O zamanki Akane tıpkı şimdiki Utaha-chan gibi aynı saç modelini yapardı... Ahahaha!"

Utaha, büyük bir tiksintiyle fotoğrafı geri iterken, sanki soluklanmaya çalışıyormuş gibi soğumuş kahvesini bir dikişte bitirdi.

"Bu, profesyonel olarak piyasaya ilk çıktığı zamanlardan kalma. Yanılmıyorsam o yılın sonunda üniversiteyi bırakıp tamamen profesyonelliğe adım atmıştı."

Machida-san'ın sesinde nostaljik bir tını vardı; bu durum hem o günlerin gerçekten güzel anılar olduğunu hem de artık asla geri gelmeyecek bir geçmişte kaldığını anlatıyordu.

"Yani profesyonel olduktan sonra mı değişti?"

"Yani, öyle de diyebiliriz ama o hale gelene kadar arada biraz zaman farkı vardı."

"Zaman farkı mı?"

"Çıkış eseri, bir anda bir milyon kopya sattı ve altı ay içinde animeye uyarlanması kararlaştırıldı."

"...Oldukça pürüzsüz bir başlangıçmış."

Bu durum, dışarıdan bakınca herkesin kıskanacağı türden bir külkedisi masalı gibi görünüyordu ama...

"Çok erkendi... Henüz çok gençti."

Ancak anlaşılan o ki, bu külkedisi hikayesinin devamı 'sonsuza dek mutlu yaşadılar' şeklinde bitmemişti.

Kosaka Akane'nin çıkış eseri olan 'Gotanda Kardinali', piyasaya çıkışının üzerinden henüz altı ay geçmişken ve sadece üç cilt yayımlanmışken, küçük bir yayınevi olan Rokuseisha'nın tarihindeki ilk bir milyon satış barajını aşma başarısını gösterdi. Göz açıp kapayıncaya kadar animasyon projesi onaylandı.

Hem yayınevi hem de yazar, bu ilk anime başarısının coşkusuyla çalkalanıyordu. Dergideki yazılar ve internet sitesindeki kutlama havası, insanın içini ısıtan bir heyecan ve samimiyetle doluydu.

...Ta ki anime yapım süreci somutlaşmaya başlayana kadar.

En başından beri ne anime endüstrisiyle ne de büyük sponsorlarla hiçbir bağı olmayan bu küçük yayınevi ve çaylak yazar ikilisi, sadece 'iyi bir anime yapmak' ve 'herkesin izlemesini sağlamak' arzusuyla yanıp tutuşuyordu. Kendi imkanları dahilinde ellerinden gelenin en iyisini yapmaya çalışarak personeli topladılar.

Ve yine aynı saf niyetle, yapım aşamasına sık sık dahil olup ayarlar, tasarımlar ve hikaye gibi pek çok konuda 'orijinal eserin vizyonunu' iletmeye devam ettiler.

Fakat bir süre sonra karşı taraftan bir toplantı için çağrıldıklarında, hiç beklemedikleri sözlerle sarsıldılar.

"Bakın, biz burada yayın akışındaki boşluğu doldurmak için imkansız bir takvimle bize gelen bu işi, bok gibi de olsa bir şekle sokmak için canla başla çalışıyoruz."

"Kendi pisliğini temizleyemeyen, hatta temizlemeye niyeti bile olmayan kişilerin gelip orada burada dırdır etmesi sadece ayak bağı oluyor."

Çevresi ve parası olmayan bu ikilinin projesi, sadece yayın akışındaki bir deliği tıkamak için kullanılıyordu.

En başından beri, bir 'çöp anime' olarak tamamlanacağı mühürlenmişti.

Neredeyse orijinal eserin kopyala-yapıştır hali olmasına rağmen, ne hikmetse hikayenin en can alıcı repliklerinin ayıklandığı bir senaryo.

Orijinalin tüm karakteristik özelliklerini silip atan, sınırda dolaşan özensiz ve basit tasarımlar.

Ve en baştan beri ortaya bir pislik çıkarmaya dünden razı, motivasyonu sıfır bir ekip.

Tabii ki böyle bir çöp anime genel izleyicinin dikkatini bile çekmedi. Sonunda 'Gotanda Kardinali', 'Kemik kitlenin bile yüz çevirdiği, kimsenin işine yaramayan anime' gibi onur kırıcı bir unvan kazandı.

Animenin başarısızlığından ziyade, onun için en acı verici olan şey; bu berbat uyarlama yüzünden mevcut hayranlarından, yani en çok değer verdiği 'yoldaşlarından' birkaçını kaybetmiş olmasıydı.

"Hadi ya..."

"Ve o günden sonraki beş yıl boyunca Akane, eseri ne kadar satarsa satsın başka mecralara uyarlanmasına asla izin vermedi."

O günden sonra Kosaka Akane değişti.

Her bir eseri için yaptığı sözleşmeleri demir yumrukla yönetti. Eğer bir yayınevi bu yasakları delip kendi kafasına göre başka bir mecraya yayılmaya çalışırsa, anında tüm telif haklarını da yanına alarak başka bir yayınevine geçti. Zamanın olgunlaşmasını; yani elinde yeterli para ve nüfuz birikene kadar bekledi.

Bu süre zarfında sadece eser üretmekle kalmadı.

Dışarıdaki yetenekli isimleri avladı ve birer birer kendi emri altına aldı.

Sektörü köşe bucak gezdi, güçlü şirketleri analiz etti; yeri geldiğinde onlara sızdı, yeri geldiğinde ise kilit isimlerini çaldı.

Ve beş yıl sonra...

O zamana kadar biriktirdiği tüm eserlerin uyarlamaları bir anda patlak verdi.

Tüm bu süreç, bizzat kendisinin kurduğu telif yönetim şirketi tarafından idare edildi. Ana kadroyu kendi seçtiği yeteneklerden kurdu, sermaye sağlayan şirketleri ise 'işimize karışmadan paranı ver' diyebileceği yerlerden titizlikle seçti.

O günden bu yana geçen on yıla yakın sürede, onun projelerinde başarısızlık kelimesine yer olmadı.

"Böylece medya uyarlamalarının kraliçesi, Kosaka Akane doğmuş oldu..."

"Anlıyorum... Demek onun da böyle acı dolu bir geçmişi varmış."

"Aman canım, eseri animeye uyarlanan yazarların yüzde sekseni zaten buna benzer şeyler yaşıyor, ahahaha!"

"Affedersiniz Machida-san, ama o yüzdeyi kesinlikle telaffuz etmemenizi tercih ederdim."

"Yani o kadarcık şey yüzünden karakterinin değişmesi aslında Akane'nin mental açıdan ne kadar zayıf olduğunu gösteriyor. Gerçi onun durumunda, o kadarcık şeyle oralara kadar tırmanabilmiş olması ayrı bir olay."

"Ayrıca 'tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş' atasözünün doğruluğunu şu an iliklerime kadar hissettim, artık gidebilir miyim?"

"Her neyse, süreç ne olursa olsun, şu anki Kosaka Akane tam bir canavar."

"Onunla bir kez tanışınca bunu ben de anladım."

"Onunla beraber çalışabilmek... daha doğrusu onunla savaşabilmek için ya sıradan olmayan bir yeteneğe ya da çelik gibi sinirlere sahip olman lazım. Hatta belki her ikisine birden."

"Haklı olabilirsiniz."

"Bunu yapabilir misin? Utaha-chan?"

"............"

Utaha bu soruya cevap vermedi.

Ancak bu, kendine güvenmediği için değildi.

Aslında kendisi söz konusu olduğunda güveni tamdı ama...

Utaha'nın zihninde, o sarışın, beceriksiz kızın ağlayan yüzü belirdi.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.