"............"
"............"
Haziran ayının ilk cumartesi günü, saat sabah sekiz kırk beş.
Şehrin uyanması için henüz biraz erken sayılabilecek bir tatil sabahı olmasına rağmen, pek çok insanın telaşla gelip geçtiği bu yer, Tokyo İstasyonu'nun Hızlı Tren turnikeleriydi.
Ancak şu an, o gürültü patırtıya aldırmadan, sanki sadece tek bir noktada zaman durmuş gibi, iki genç kız tuhaf bir ifadeyle öylece dikiliyordu.
"...Günaydın, Eriri."
"...G-günaydın, Megumi."
Bu iki kişi, Kato Megumi ve Sawamura Spencer Eriri'ydi.
Kıyafetleri, eşyaları ve bulundukları yer itibarıyla belli ki uzun bir yolculuk için hazırlıklarını tam yapmışlardı. Ancak nedense, bir yolculuğun getireceği o heyecanlı atmosferden fersah fersah uzak bir halde, birbirlerini tartarmış gibi dik dik süzüyorlardı.
"Ş-şey, Megumi, bu..."
"Buyur biletin. Kalkışa daha vakit var ama şimdiden turnikelerden geçelim istersen."
"Ha? Ah, peki..."
"Bir de eşyaların. Çantalarından birini ben alayım Eriri."
"A-ah, gerek yok gerçekten, hepsi benim zaten."
"Ama çok fazla eşyan var. Şu çanta şövale, değil mi?"
"O-o şey... Megumi kamp dediği için..."
"Çekinmeni ya da bu kadar mahcup olmanı istemiyorum ama."
"Ö-özür dilerim!"
"...Şimdilik şunu bana ver bakalım. Hadi gidelim Eriri."
"H-hı-hı..."
Ağızlarını açtıkları anda Eriri, sanki bir yılan tarafından köşeye sıkıştırılmış kurbağa gibi, sarı ikiz kuyruklarını sallayarak garip bir şekilde el pençe divan duruyordu. Öte yandan Megumi ise bir yılan... ah, hayır, her zamanki tavrıyla Eriri'yi gözaltına alıyor... ah, hayır, ona eşlik ediyordu.
Mevzuyu bilmeyen bir yabancı bu diyaloğa dışarıdan baksa, muhtemelen Eriri'nin tavrındaki garipliği hemen fark ederdi.
Fakat aslında işin iç yüzüne inildiğinde, Eriri'nin böyle davranmasının son derece geçerli bir sebebi, daha doğrusu elden bir şey gelmez bir durumu vardı...
"............"
"............"
"Ş-şey, Megumi..."
"...Efendim?"
"Konaklama ve bilet parasını ödeyeyim. Ne kadar?"
"Kamp bittikten sonra hepsini topluca hesaplarız, şimdilik kalsın."
"Ö-öyle mi..."
"...Hava bulutlandı."
"Ö-öyle gerçekten."
"Gideceğimiz yer güneşli olsa bari."
"U-umarım öyledir."
"Evet, umarım."
"............"
"............"
Hızlı Tren peronuna çıktıktan sonra bile ikilinin arasındaki hava, bugünkü gökyüzü gibi belirsizliğini korumaya devam etti.
Zaten ortada somut bir gelişme yokken birdenbire can ciğer kuzu sarması olacak halleri de yoktu.
"Şey, Megumi."
"Hı?"
"Şu mesaj hakkında..."
"Özür dilerim, aniden olunca şaşırdın değil mi?"
"H-hayır, öyle değil. Haber verdiğin için gerçekten mutlu oldum."
"Öyleyse sevindim."
"Evet, haberleştiğimize sevindim ama şey, içeriği..."
"Üzgünüm, seni pek çok konuda zorladım. Birdenbire kampa gidelim deyince zor durumda kalmışsındır."
"O-o da değil. Beni davet ettiğin için gerçekten mutlu oldum."
"Anladım, buna da sevindim o zaman."
"Evet, davetin beni mutlu etti ama şey, yazım tarzın..."
"...Onun hakkında söylenecek çok şey vardır mutlaka ama kusura bakma, benim de bir cevabım yok."
"Ö-öyle mi?"
"Nasıl desem, sadece öyle yazabildim sanırım. Giriş cümlesine bir türlü karar veremeyince elden bir şey gelmedi işte."
"Megumi..."
Kimden: Kato Megumi 〈megumikato@○○○.○○〉
Kime: Eriri 〈e-lily@○○○.○○〉
Konu: (Acil) Kamp Bildirisi
Tarih: ● Mayıs Çarşamba 23:15
Aniden olduğu için özür dilerim ama bir kamp düzenliyorum.
Tüm engelleri aşarak katılmanızı rica ederim.
Tarih: Haziran ▲ (Cumartesi) – Haziran ■ (Pazar) (İki gün bir gece)
Yer: Yayla Kaplıcası 〇〇 Oteli (Geçen yılki kampla aynı yer). İki kişilik oda ayırtıldı.
Katılımcılar (Planlanan): Sawamura Eriri, Kato Megumi
Buluşma: Haziran ▲ (Cumartesi) saat 09:00, Tokyo İstasyonu Nagano Hızlı Tren turnikeleri önü.
Katılıp katılamayacağınızla ilgili olarak cuma gününe kadar haber verirseniz memnun olurum.
Megumi'nin bu sözleri üzerine Eriri, mesaj klasöründeki o eski dosttan gelen aylar sonraki ilk mesajı tekrar açıp baktı.
Yaklaşık iki aydır kendisiyle tek kelime konuşmayan eski dostundan, üç gün önce aniden böyle aşırı resmi ve gizemli bir mesaj alan Eriri'nin şu anki kurbağa gibi tepkileri kaçınılmazdı. Muhtemelen, hatta kesinlikle.
"Şey, sandviç hazırlamıştım, sen de ister misin Eriri?"
"A-teşekkürler."
Kalkış saati gelip Hızlı Tren'deki koltuklarına sağ salim yerleştiklerinde, pencere kenarında oturan Megumi, hemen çantasından kahvaltılık paketini çıkarıp Eriri'ye uzattı.
Hazırlanan şeyin sandviç olmasının derin bir anlamı mı vardı yoksa fazla mı düz mantık kuruyordu, bu düşünceyi şimdilik bir kenara bıraktı. Megumi'nin dün gece gözüne uyku girmeyip sabahın beşinden beri hazırladığı o kahvaltıyı, Eriri her zamanki çekingenliğiyle küçük bir parça alıp ağzına attı.
"...Hmm, lezzetliymiş."
"Öyle mi?"
Eriri'nin ağzında yumurtanın o nazik tadı ve yumuşak dokusu yayıldı.
"Özlemişim Megumi, senin yemeklerini."
"............"
Halbuki bu, altı ay öncesine kadar sahip olmaları en doğal şeydi...
Ayda bir kez mutlaka Aki'nin evinde toplanıp hafta sonu boyunca kulüp faaliyetleri yaparlardı.
Her seferinde Eriri şiddetle parlar, Utaha sessizce aşağılar, bu sırada Michiru ise vurdumduymaz bir tavırla gitar çalmaya başlardı.
O gürültülü ve verimsiz, adeta "kötü bir kulüp faaliyeti nasıl olur"un canlı örneği olan vakitlerde, herkesi bir anlığına da olsa rahatlatan tek şey; odadan ne ara çıktığı belli olmayan Megumi'nin, ne ara hazırladığı belli olmayan ve bir bakıma havayı hiç takmayan o gece yarısı atıştırmalıklarıydı.
"Sen yakisoba falan severdin, değil mi Eriri?"
"Aslında en sevdiğim hazır paket yakisoba ama... Megumi, senin yaptığın da en az hazırlar kadar güzel."
"Bunu bir iltifat olarak kabul ediyorum, değil mi?"
"Gökyüzü gerçekten de ağlayacak gibi görünüyor."
"Evet..."
"Neyse, elden bir şey gelmez, haziran ayındayız sonuçta."
"Haklısın..."
"............"
"............"
Hızlı Tren batıya doğru ilerledikçe gökyüzü iyice kararıyor, adeta her an patlayacak bir hüzne bürünüyordu.
Ve sanki gökyüzünün rengine kapılmışlar gibi, tam sohbet edecek bir nokta yakalamış olan ikilinin konuşmaları da gitgide cılızlaşıp kesilmeye başladı.
"Hey, Eriri."
"Ne oldu?"
"Bir şeyler anlatsana."
"Ha?.."
"Öylesine, bir konu aç işte."
Bu havadan ilk rahatsız olan Megumi olmuştu.
Yine de bunu kendi çabasıyla kırmaya çalışmaması, sanki hala tam olarak kararlılığını toplayamadığını gösteriyordu... Daha doğrusu kesinlikle toplayamamıştı.
"A-ama..."
"Ama ne?"
Eriri cephesinden bakıldığında ise, bu durumda hiçbir şey yokmuş gibi bülbül gibi şakıması pek mümkün değildi.
Gerçi Megumi'nin bugünkü kampı neredeyse kesin olarak arayı düzeltmek için planladığını, aklı başında her insan gibi o da biliyordu.
Yine de Eriri, aktif olarak iletişim kurmanın sorunlarını çözeceğine dair kendine bir türlü güvenemiyordu.
Çünkü...
"Ama Megumi kızınca felaket korkunç oluyor. Hem de acayip kin tutuyor. Tomoya dedi ki..."
".................. Korkunç falan değilim, kızmıyorum da Eriri-chan~"
"İşte o uzun sessizlik de neyin nesi öyle!?"
"Şey~, yani~, üzerine düşünecek çok şey var da ondan~"
Megumi, Eriri'nin bu korkakça çıkışına karşı, bir kadının öfkesinin Edo'nun kara panteri gibi alev alev yanmaya başlamasını zorlukla bastırdı. Her zamankinden daha kuru bir ifade ve dümdüz bir ses tonuyla Eriri'ye laf anlatmaya çalışıyordu.
"...Affet, en iyisi konuyu yine sen aç Megumi."
Tabii ki bu hamle feci şekilde ters tepmişti.
Ancak Megumi'yi savunmak adına şunu belirtmeliyim ki; onun hissettiği öfke Eriri'nin durumu kötüleştiren düşüncesizce sözlerine değil, ona bu tür negatif düşünceleri aşılayan o kalpsiz bilgi kaynağına yönelikti.
Gerçi bu ek bilgi Eriri'ye ulaşsa bile korkusunun pek azalacağı yoktu ya, neyse.
"Peki, ben başlıyorum... Ama ne konuşacağımı biraz toparlamama izin ver."
Sonunda Megumi kararını verdi. Bir süre ciddi bir ifadeyle boşluğa baktıktan sonra, ağzından dökülmek üzere olan kelime yığını içinden nispeten sakin olanları seçti ve tane tane konuşmaya başladı.
"Sana karşı gerçekten mantıksız bir şekilde öfkeliydim, Eriri."
"Megumi..."
"Senin durumunu hiç düşünmeden, sadece kendi duygularımla hareket edip kararlar verdim. Seni suçlu ilan ettim, kafama göre azarladım, kafama göre ağladım ve kafama göre bağları kopardım..."
Ardından, acı acı gülümseyerek o inatla geçen iki ayını reddetti.
"Geriye dönüp bakınca, gerçekten berbat biriyim, değil mi?"
"Öyle söyleme, Megumi hiç de mantıksız değildi..."
Megumi'nin o can yakacak kadar sakin ve çaresizce nazik sözleri, aksine Eriri'nin kalbine bir matkap gibi saplanıyordu.
"Tek suçlunun ben olduğumu herkes biliyor zaten."
Çünkü Eriri, suçlanmaya bir nebze hazırlıklıydı ama Megumi'nin kendini suçlayan sözlerini yutmaya hazır değildi.
"Ama Eriri, sen sadece bir yaratıcı olarak elinden geleni yapmak istemiştin. Bir illüstratör olarak daha fazla gelişmek istiyordun."
Buna rağmen Megumi, Eriri'nin bu acısını fark etmeden kendini yaralamaya devam ediyor, sonuç olarak Eriri'yi de yaralıyordu.
"Vargücüyle çabalayan Eriri'yi kıskanmak ya da ihanete uğramış gibi hissetmek, bir yaratıcı gözüyle bakınca yanlış, değil mi?.."
"Yapma Megumi! Kendini böyle..."
"Hayır, yanlış............ Tabii eğer ben de bir yaratıcı olsaydım."
"...Ha?"
Megumi'nin kendini hırpalayan o özeleştiri dolu sözleri...
Aslında bakılırsa, muazzam bir karşı saldırının başlangıcıydı.
"Fakat ben bir yaratıcı değilim, sadece sıradan biriyim."
"Megumi?"
"Yetenekli değilim, çaba göstermeye niyetim de yok. Yardım etmek ya da desteklemekten fazlası elimden gelmez."
"Ş-şey, Megumi?.."
"Bu yüzden, Eriri'nin aniden kulübü bırakmasını, Kasumigaoka-senpai'yi de buna alet etmesini ve Tomoya-kun'a ihanet etmesini öğrendiğimde, bir türlü affedemedim. Hala da tam olarak kabullenebilmiş değilim..."
"Aaaaah!?"
"Üstelik pişmanmış gibi yapıp sonunda sadece kendin gitgide güçleniyorsun. Bizi geride bırakıp tek başına ilerlemeye çalışıyorsun...!"
"Me-Megumi, sakin ol... Tamam mı?"
"O geçen günkü yeni oyunun ana görseli de neydi öyle? Öyle muazzam bir şey gösterince, ne ben ne de Tomoya-kun tek bir kelime bile edemiyoruz."
"E-ee, ne? O görseli sen de sevinirsin diye canımı dişime takıp çizmiştim, yorumun bu mu!?"
"İmkansız, karşılıklı çabalayalım falan diyemem. Sana yetişemem. Eriri, seni anlamıyorum... Ah, hatırladıkça yine ağlayasım geliyor...!"
"B-bir dakika? Megumi, az önce çaktırmadan 'Tomoya-kun' mu dedin!? Resmen 'Tomoya-kun' diye sesleniyorsun!?"
".................. Demedim, öyle sanmışsındır Eriri-chan~"
İşte böylece, en azından birbirlerini yakalama konusunda berbat bir başlangıç yaparak yola koyulmuş oldular.
"............"
"............"
Trende uzunca bir vakit geçirmelerine rağmen, Tokyo İstasyonu'ndaki o mesafeli hallerine başarıyla geri dönen ikili, durakta inip otobüs aktarması yaparak sessizce ilerlediler.
"Sonunda vardık."
"Evet."
Altı ay önce, kulübün tüm üyeleriyle geldikleri o tepeye yeniden ulaşmışlardı.
"Resmen yağmur yağıyor."
"Evet..."
Ancak altı ay önce muazzam bir sonbahar manzarasının serildiği o yer, şimdi sağanak yağmur ve bulutlardan başka bir şey sunmuyordu.
Bu mevsimde normalde taptaze yeşil yapraklarla kaplı olması gereken dağlar, çöken yağmur bulutları tarafından tamamen gizlenmişti. Arazinin gerçekte nasıl göründüğünü anlamanın tek yolu hafızalarına güvenmekti.
Yüz metrelik bir görüş mesafesinin bile olmadığı o bembeyaz manzaraya bakarken, gökten boşalan şiddetli yağmurdan şemsiyeleriyle korunmaya çalışan Megumi ve Eriri, yüzlerinde hüzünlü bir ifadeyle öylece kalakaldılar.
"Eskiz yapabilecek gibi görünmüyoruz."
"Pekala, bugünlük öyle olsun."
İçinde şövale olan çantanın askısı, hayal kırıklığının verdiği yorgunlukla birlikte Megumi'nin omzuna ağır bir yük gibi biniyordu.
"Üstelik beklediğimden daha soğukmuş, Eriri..."
"Dağ havasını biraz hafife aldık galiba..."
Haziran ayının şehir sıcağına göre hafif giyinmiş olan ikili, dağın düşük sıcaklığı ve yağmurun birleşmesiyle yavaş yavaş vücut ısılarını kaybediyorlardı.
Dahası, şemsiyeye vuran şiddetli yağmurun sesi, özellikle Megumi'nin motivasyonunu iyice sömürüyordu.
Buraya ne yapmaya gelmiştik ki diye düşünmeden edemedi...
Sırf barışmak uğruna, bir anlık fikirle bu gecelik geziyi planlamış, apar topar hazırlanmıştı.
Seyahat acentesinde çalışan eniştesine yalvar yakar kalacak yer ayarlatmış, okul çıkışı ikisi için biletleri halletmişti.
Kendine göre büyük bir meblağ harcayarak Eriri'yi sürüklediği yer; yağmurdan hiçbir şeyin görünmediği, buz gibi bir dağın tepesiydi...
"Ne yapalım Eriri? Otele mi geçelim? Giriş saati için henüz erken ama..."
"Megumi..."
Eriri, Megumi'nin açıkça çökmüş olan ifadesine gözlerini dikti.
"Ama burada durmanın bir anlamı yok. Hatta anlamı olmayı geçtim, şifayı kapabiliriz."
Megumi'nin her zamanki gibi donuk ve pek de zengin sayılmayacak olan ifadesi, az önceki öfkesinden farklı bir yöndeki negatif kelimeleri ve tavrıyla, dile getirmediği duyguları Eriri'ye hissettiriyordu.
'Neden böyle oluyor ki?' diyordu sanki...
"Neden böyle oluyor ki..."
Zihninden geçenlerin doğrudan seslendirilmesi Megumi'yi zor bir durumda bıraksa da, onun o cılız sesini duyan Eriri birkaç kez başını salladı ve bulutlarla kaplı beyaz dağa bir kez daha baktı.
Fakat orada hala görülebilecek bir manzara yoktu. Bu yüzden, örneğin Eriri'nin üstlendiği 'Fields Chronicle'ın dövüş sahnelerinde kullanabileceği bir görüntü...
"...Yo, ya bir sinsi saldırı sahnesiyse?"
"Efendim?"
"Dağın öteki tarafından büyük bir düşman birliği yaklaşıyor... Sanki dağı tamamen kaplayacak kadar çok asker konuşlandırılmış."
"Eriri?"
"Buna karşılık ana karakterler, parti üyelerini ve müttefik birlikleri toplasalar bile düşmanın yüzde biri kadar bile etmiyorlar..."
Eriri bunları fısıldadıktan sonra hafifçe gözlerini yumdu ve yarım yıl önceki o dağ manzarasını zihninde canlandırdı.
Hayır, dağlarla birlikte o sonbahar yapraklarının manzarasını tamamen dolduran mat renkli, insan tanelerinden oluşan bir kalabalığı hayal etti.
Birkaç saniye sonra gözlerini tekrar açtığında, karşısında yine sis mi yoksa bulut mu olduğu seçilemeyen beyaz bir engel vardı; geçmişin o görüntüsünü her şeyiyle gizliyordu.
"...Aklıma geldi."
"Ah, bir saniye..."
Eriri’nin o andan sonraki hareketleri çok hızlıydı.
Ve... hesapsızca.
"Megumi, özür dilerim! Şemsiyemi tut!"
"E-efendim...?"
Kendi şemsiyesini Megumi'nin eline tutuşturdu. Yağmurda ıslanmayı umursamadan şövalesini çıkarıp kurmaya başladı.
Megumi’nin ise iki elinde birer şemsiye tutmaktan, birini kendine diğerini Eriri’ye tutmaktan başka yapabileceği bir şey kalmamıştı. Doğal olarak gözlerini Eriri’nin üzerinden ayıramıyordu.
Eriri şövaleyi kurar kurmaz eskiz defterini yerleştirdi ve inanılmaz bir hızla kurşun kalemi oynatmaya başladı.
Kağıt yağmurdan ıslansa da, çizgiler kesilse de aldırmıyordu. Sanki bunun farkında bile değilmiş gibi, bütün benliğini vererek durmaksızın çizgiler üretiyordu.
Üzerine aniden bir ilham perisi inmiş gibi görünen Eriri’nin bu hali Megumi’yi şaşkınlığa uğratmıştı...
Ancak Megumi, muhtemelen onun şu an neye ihtiyaç duyduğunu o an anlayarak şemsiyeyi Eriri’den ziyade eskiz defterine doğru yaklaştırdı.
Eriri, sarı saçlarının ıslanmasına zerre kadar aldırış etmeden sadece kafasındaki imgeyi somutlaştırmaya devam ediyordu.
Eskiz defterinde, farkına bile varılmadan yayladaki dağlar yükselmeye başlamıştı.
Şu an buradan bakıldığında görülmesi imkansız olan o muazzam manzara, kağıdın üzerinde sadece siyah ve beyazla hayat buluyordu.
"Vay canına..."
Megumi, resmin son halini görünce hayranlıkla bir ses çıkardı.
Fakat Eriri, sanki Megumi’nin bu değerlendirmesini bile duymuyormuş gibi, bu kez kurşun kalemi yan yatırdı ve o dağları çizgilerle değil, ince bir gölgeyle kaplamaya başladı.
"Neden üzerini boyuyorsun ki?"
"Dedim ya işte, bu bir sinsi saldırı."
"O kadar uğraşıp çizdiğin dağlar yok oluyor ama."
"Görünmediklerine göre böylesi doğal değil mi?"
Bu hiçbir yere varmayan diyalog sırasında bile Eriri’nin eli durmuyor, çizdiği dağları mürekkep balığı karası gibi soluk bir siyahla örtüyordu.
Sanki resimdeki dağlara bir anda bulutlar inmiş, ardından sis çökmüş ve nihayetinde yağmur yağmaya başlamış gibiydi...
"Ah..."
"Sayıca çok üstün oldukları, kazanma ihtimalinin hiç olmadığı bir savaşta, karanlık ya da sis sayesinde gelen o büyük geri dönüş... Savaş hikayelerinin vazgeçilmez ve en heyecan verici olayıdır, değil mi?"
"Yani..."
Ardından Eriri, bulutlarla kapladığı uzak dağlardan kalemi çekip, ana hatları belli belirsiz seçilen yakındaki tepenin manzarasını çizmeye başladı.
Yoğun bulutlu dağın içinde, düşmanlarını kaybedip şaşkına dönen askerlerin sayısı saniyeler içinde artıyordu.
Kimisi körlemesine kılıç ve mızrak sallıyor, kimisi kendi yoldaşlarına saldırıyor ve kimisi de nihayet resimde belirmeye başlayan ana karakter partisinin kurbanı oluyordu.
"Evet... Güzel oldu! Geriye sadece bu duruma uygun hikayeyi oturtmak kalıyor."
"Eee, daha hazır değil miydi? Bu sahnenin senaryosu?"
"Tabii ki hazır değildi. Çünkü bu sahneyi az önce ben uydurdum."
"Bu... gerçekten sorun olmayacak mı?"
"Tabii ki sorun olmayacak... Ne de olsa bunu yazacak kişi o Kasumigaoka Utaha."
"Ah..."
O an Megumi nihayet anladı.
Eriri bu sahneyi çizerken konuştuğu kişinin kendisi olmadığını fark etti.
"Ben bu resmi ona gösterdiğimde, yine 'Kendi başına iş açma' falan diye mırıldanacak ama bu sahnenin hakkını veren mükemmel bir metin hazırlayacak... Üstelik benden ek sahneler istemeyi de ihmal etmeyecektir."
Eriri'deki bu iğneleyici ama keyifli, hayat dolu hali ortaya çıkaran kişinin kendisi olmadığını anladı.
"Teşekkürler Megumi... Beni bu kadar güzel bir yere getirdiğin için."
"...Rica ederim."
Eriri’nin bu tuhaf hareketlere başlamasının sebebinin Megumi’ye moral vermek olduğunu, Megumi de fazlasıyla biliyordu.
Bu kampın boşuna olmadığını, gerekli olduğunu ve eğlenceli olduğunu hissettirmek için yaptığını artık can sıkıcı derecede iyi anlamıştı.
"Özür dilerim Megumi, burada bir tane daha çizmeme izin verir misin? O biter bitmez yağmurdan kaçabileceğimiz bir yere geçeriz, olur mu?"
"...Peki, tamam."
Ancak, Eriri’nin Megumi için açtığı bu 'Yaratıcı Modu', Megumi’nin en çok dışlanmış hissettiği, o 'sinir bozucu Eriri'ydi...
"Görürsün sen Kosaka Akane... Sadece şirin karakterler çizebildiğimi söylediğin için seni pişman edeceğim!"
"............"
Farkına bile varmadan, Eriri’nin fırça darbeleri Megumi’yi tamamen unuttu; hızı ve keskinliği gitgide arttı...
Ve artık, şemsiyeyi tutan Megumi’nin elinin titrediğini fark etmiyordu bile.
※ ※ ※
"............"
"............"
Neticede Eriri’nin eskiz çalışması dört saatten fazla sürdü...
İkisi kalacakları hana vardıklarında hava çoktan kararmıştı.
"Ş-şey, Megumi..."
"Hm?"
"Bu yemek çok lezzetliymiş..."
"Öyle görünüyor..."
"............"
"............"
"Ş-şey, bu arada, açık hava banyosu gerçekten çok iyiydi... Gerçi dışarıda yağmur soğuktu, o yüzden sürekli yıkanma yeriyle havuz arasında gidip geldim."
"Öyle mi..."
"Megumi, sen de yemeğini bitirince bir gir istersen. Isınmazsan şifayı kaparsın."
"Evet, haklısın... Biraz dinlenince giderim."
"............"
"............"
Soğumuş vücudunu açık hava banyosuyla ısıtması için onu davet eden Eriri’ye 'Yorgun olduğum için sen önce gir' diye karşılık verip odada tek başına kalan Megumi, sonraki akşam yemeği sırasında da söylediği gibi bitkin bir ifadeyle, ruhsuz ve kısa cevaplar verip duruyordu.
"............"
"............"
İlerlemeyen bir sohbet, kıpırdamayan yemek çubukları, bir türlü ısınmayan bir atmosfer.
Bu dayanılmaz derecede ağır durum karşısında Eriri, baş başa çıkılan bir yolculukta havanın bozulmasının yarattığı o muazzam çaresizliği iliklerine kadar hissediyordu. Toplumda 'balayı boşanması' diye bir şeyin neden var olduğunu bizzat yaşayarak anlıyordu.
"Şey... Megumi!"
"Hm? Ne oldu Eriri?"
Tenceredeki yemek harıl harıl kaynamasına rağmen kimsenin elini sürmediği o üç dakikanın sonunda.
"Eğer bir hatam varsa hemen düzelteceğim! Yapma dersen o an dikkat edeceğim!"
"Ne...?"
"O yüzden lütfen açıkça söyle... Yanlış yaptığım ne varsa söyle bana."
Eriri kararlı bir şekilde ocağın gazını kapattı ve kederli bir ifadeyle Megumi’nin gözlerinin içine baktı.
"Aslında bir hatan yok Eriri. Sadece gerçekten çok yoruldum..."
"Yine seni incittim, değil mi? Yine seni üzdüm?"
"............"
Megumi, Eriri’nin o bakışlarıyla göz göze gelmemeye çalışarak sanki hiçbir şey olmamış gibi konuyu geçiştirmeye çalışıyordu.
Fakat bu tavrı, Eriri bu kez görmezden gelmeyecekti.
"Yağmurun altında seni oradan oraya sürüklediğim için miydi? Yoksa tek başıma resim çizmeye daldığım için mi hata ettim?"
"Bir hata falan yapmadın. Yanlış bir şey yok..."
"Normalde atmosferden ne hissettiğini anlamam gerekirdi ama ne yazık ki ben bu konularda biraz anlayışsızım galiba."
"O..."
Çocukluk arkadaşının deyimiyle bu, Eriri’nin sekiz dokuz yıl öncesinden beri taşıdığı karakterinden gelen bir sorundu.
"Öyle değil, gerçekten değil... Eriri, sen doğru olanı yaptın."
Eriri bu yüzden bu kadar uzun zaman boyunca kendine asla gerçek bir arkadaş edinememiş, sadece yaratıcılığı sığınacak tek liman olarak görmüştü.
"Hatalarımı telafi etmeye çalıştın. Bu kampı anlamlı kılmak için çabaladın."
"Öyleyse Megumi... neden bu kadar çökmüş durumdasın?"
"Bu... Eriri’nin suçu değil, kendi kendimden nefret etmemle ilgili."
"Nasıl yani...?"
"Az önce sen resim çizerken bir an düşündüm... 'Eriri benden uzaklaşıyor, bundan nefret ediyorum' dedim..."
Nefesi kesilir
Fakat sığınacak tek yer olarak yaratıcılığı seçtiği için...
Eriri, her şeyi ancak 'yaratarak çözmeyi' biliyordu.
Kendi dehasıyla karşısındakini dize getirmekten başka bir şey gelmiyordu elinden.
"Seninle kesinlikle barışacağıma dair Tomoya-kun'a söz vermiştim... Çok ağrıma gidiyor."
Tencereden yükselen buhar kaybolurken oda yavaş yavaş soğumaya başladı.
"Kendi içimde böyle kötü bir insan olduğumu görmek... Çok ağır geliyor."
Her zamanki gibi tekdüze ama insanın içine işleyecek kadar keder dolu, sessiz bir ses odada yankılandı.
Bu zorlama gücün kolayca savuşturulduğu, çaresizliğin kol gezdiği atmosferin ortasında...
"Peki o zaman... beni yakınında hissetmen için ne yapmam gerekiyor?"
Buna rağmen Eriri, her ne olursa olsun ileriye atılmayı seçti.
Kendi gücüyle durumu bastırmaya çalışıyordu.
"Ne yaparsam yapayım, Megumi benimle barışacak mı?"
Çünkü Eriri’nin elinden gelen tek şey buydu.
"Bir şey yapmana gerek yok. Çünkü Eriri, sen hiçbir şeyi yanlış yapmadın..."
"Bunun bir önemi yok! Yanlış olsun ya da olmasın, Megumi’nin sevmediği her neyse onu düzelteceğim diyorum!"
"...Bu imkansız."
"Neden!? Denemeden bilemezsin ki..."
"Çünkü ben... aslında Eriri’nin gruba geri dönmesini istiyorum. Yine birlikte oyun yapalım istiyorum."
"Ah..."
"Ama artık bunun olmayacağını kim düşünürse düşünsün bilir. Bu senin için büyük bir fırsat, bu yüzden omuzlarında büyük bir sorumluluk var. Her şeyden önemlisi bu, Eriri’nin dertlenip taşınarak seçtiği yol. Bu yüzden ben de buna kesinlikle karşı çıkarım."
Ancak Eriri’nin bu kaba kuvveti, gücünün şiddeti ve basitliği yüzünden işte böyle kolayca kendi kendini yok ediyordu.
"Bu yüzden sonuçta bir çıkmaza girdik. Özür dilerim."
Masanın diğer ucunda Megumi, Eriri’ye karşı başını eğdi.
"Yani... ben bir daha ömrüm boyunca Megumi ile barışamayacak mıyım?"
"Öyle bir şey olması mümkün değil... Sadece, biraz zamana ihtiyacım var."
Yemekler de oda da iyice soğumuştu; gündüz vakti dağları kaplayan yağmur bulutları gibi ağır bir hava tüm odayı sardı.
"Hayır... İstemiyorum."
Bu sıkışmış atmosferi Eriri yine zorla, bir atılım yaparak aşmaya çalıştı.
"Hemen şimdi Megumi beni affetmezse olmaz, istemiyorum bunu."
Gözleri yaşlarla doldu, hatta yanaklarından süzülmeye başladı.
Kaç kez başarısız olursa olsun, kaç kez geri püskürtülürse püskürtülsün, dersini almadan tekrar saldırıyordu.
"Hayır, hayır, hayıııııır!"
"Eriri..."
Bu pes etmeyişin, Megumi’nin gıpta ettiği ve aynı zamanda onu umutsuzluğa sürükleyen bir güç olduğunu henüz bilmeden ağlamaya devam etti.
"Hı- hııı... hıck... ü- üüüü..."
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.