Yedinci Bölüm: Hangi başlığı koysam spoiler olacak
Gönderen: Sawamura Eriri
Alıcı: Tomoya
Konu: Tomoya'ya
Tarih: 3 Mart Cumartesi 03:21
Söze nereden başlamam gerektiğini pek bilemiyorum.
O yüzden aklıma ne gelirse öylece yazacağım.
Öncelikle... Kasumigaoka Utaha'yı suçlama.
Tüm bunları düşünen ve karar veren bendim.
Sana danışmadığım için kendimi suçlu hissediyorum.
Ama eğer danışsaydım kesinlikle pes edeceğimi biliyordum.
Senin yanında kalmayı seçeceğimi biliyordum.
Bu yüzden tek başıma acı çektim ve kararı tek başıma verdim.
Benim bu kararımda Kasumigaoka Utaha'nın hiçbir müdahalesi olmadı.
Aksine, sonuç olarak onu bu işe ben sürükledim.
O, sadece beni korumak için benimle gelmeyi seçti.
Lütfen, en azından Kasumigaoka Utaha'ya kızma.
'O kartviziti aldığım için Sawamura-san'ı Kosaka Akane ile tanıştırmak zorunda kaldım.'
'Bir bakıma onu satmış gibi oldum.'
'Bu telafisi imkansız bir hataydı. Ne kadar pişman olsam da yetmiyordu.'
'Ama... Ama biliyor musun? Bu tek umudumuzdu.'
'Sadece onun başarısı için değil. Yeniden canlanması için.'
'Bir yaratıcı olarak yok olup gitmeden hayatta kalabileceği son şanstı.'
'Ve dileğim gerçekleşti.'
'Kashiwagi Eri yeniden canlandı... Kosaka Akane'nin ellerinde.'
Gönderen: Sawamura Eriri
Alıcı: Tomoya
Konu: Tomoya'ya (2)
Tarih: 3 Mart Cumartesi 07:05
Kosaka Akane benim çizimlerimi biliyormuş.
Nedenini bilmiyorum ama en başından beri benden haberdarmış.
Senin grubun, o meşhur Kosaka Akane'nin radarına girmiş yani.
Bununla gurur duyabilirsin, değil mi?
...Özür dilerim, bunu benden duymak seni sadece sinirlendirir.
Kosaka Akane, benimle ilk tanıştığında inanılmaz kaba şeyler söyledi.
İçinde bulunduğum tıkanıklığı tamamen reddetti.
Çizemiyor oluşumun nedeninin, göz zevkimin gelişmesine rağmen elimin buna yetişememesi olduğunu söyledi.
Yeteneksiz olduğum için, çizimlerim berbat olduğu içinmiş.
Bu yüzden utancımdan çizemiyormuşum... Kahkahalar atarak böyle söyledi.
Ve gerçekten de çizimlerimi aşağıladı.
Kendi çizimi ve ifadesiyle beni ezip geçti.
Hayatımda ilk kez bu kadar çocuksu bir yetişkin gördüm.
O kadar canım yandı, o kadar utandım ve o kadar yenilmek istemedim ki...
Öyle bir canavarı yenmemin imkanı yoktu ama en azından kendime yenilmek istemedim.
Bir de baktım ki, yeniden çizebiliyorum.
...Bu, şu an itibarıyla benim başyapıtım.
—İnanılmaz...
Yavaşça yükselmeye başlayan sabah güneşi, şehri ve dışarıyı aydınlatmaya başlıyordu.
Şafağın sökmesinden hemen önceki o en soğuk vakit.
Eriri'den gelen e-postadaki ekli görsele tıkladığımda, karşımda 'gülümsemeye çalışıp başaramayan, paramparça halde ağlayan Meguri' duruyordu.
Bu, Eriri'nin bir aydan uzun süredir çizemediği "Cherry Blessing"in yeni paket illüstrasyonuydu.
Eğer biri bana "Böyle bir çizim olduğu için tek bir kare bir aydan fazla sürdü" deseydi, buna hemen ikna olurdum. O meşhur "Eriri'nin yedi karesini" bile gölgede bırakacak kadar sarsıcı bir kaliteyle gözlerimi üzerine kilitledi.
Öyle tatlı, öyle güzel ve öyle kutsaldı ki tüylerim diken diken oldu.
Fakat şimdiye kadarki o saf ve sevimli Meguri'den farklıydı.
Gözü dönmüş bir karanlık hissettiren Ruri'nin ele geçirdiği halinden de farklıydı.
Yüreğinin derinliklerinden feryat ediyor, kederleniyordu.
Ama karşısındaki kişiye bu duyguları gösteremiyordu.
Bu yüzden çaresizce durumu toparlamaya çalışıyor ama feci şekilde çuvallıyordu...
O karmaşık ve berrak ruh hali bir anda zihnime işleyecek kadar ince yüz ifadeleri, muazzam bir dokunuşla resmedilmişti.
—Harikasın Eriri...
Utaha-senpai'nin ve bizzat Eriri'nin dediği gibiydi.
Sawamura Spencer Eriri...
İllüstratör Kashiwagi Eri, küllerinden tamamen doğmuştu.
...Ancak, bunu tamamen kendi gücüyle başarmıştı.
'Sanırım sen istersen Sawamura-san'ı şu an bile yolundan döndürebilirsin.'
'Artık çizim falan yapma, hep yanımda kal de...'
'Eğer onu bu şekilde, tüm kalbinle ikna etmeye çalışırsan hemen sana içini açar.'
'Ama bu gerçekten Sawamura-san'ın istediği gelecek mi?'
'Tomoya-kun... Senin hayalindeki onun gelecekteki hali bu mu?'
'Ben gelecekte de Kashiwagi Eri'nin çizimlerini görmek istiyorum.'
'Gittikçe daha da ustalaşmasını, zirveye tırmanışını izlemek istiyorum.'
'Sadece bir ekip arkadaşı olarak değil, Kashiwagi Eri'nin tutkulu bir hayranı, bir müridi olarak.'
'Ve onun yanında ben de parlayabilirsem...'
'Dahası, onun biraz olsun parlamasına katkıda bulunabilirsem...'
'Bir yazar olarak bundan daha büyük bir mutluluk olamaz diye düşünüyorum.'
Gönderen: Sawamura Eriri
Alıcı: Tomoya
Konu: Tomoya'ya (3)
Tarih: 3 Mart Cumartesi 17:38
Ben, sen yanımdayken çizemiyorum.
Sen de beni zorla çizdiremiyorsun.
Bu yüzden, eğer daha fazla grupta kalırsam ikimiz de mahvolacağız.
Buna izin veremem.
Çizemeyen bir Eriri, ben değilim demektir.
Çünkü ben bir otakuyum, bir yaratıcıyım...
Aslında başka pek çok şeyim daha var ama bu ikisinden asla vazgeçemem.
Vazgeçemeyeceğim başka şeyler de var ama şimdilik onları bir kenara bırakalım.
Bir kez olsun, kendimin bile harika olduğunu düşündüğü bir resim çizebildim.
Cennetin nasıl bir yer olduğunu öğrendim.
Ve orayı yeniden görmenin yolunu da öğrendim...
Bu yüzden gidiyorum.
Yine senden uzaklaştığım için özür dilerim.
Daha yeni barışmıştık, çok özür dilerim...
Not:
Tomoya, Megumi'den benim adıma özür dile.
Ben doğrudan özür dileyemedim.
"Bundan sonra da hep arkadaş kalalım" diyebilecek yüzüm yok.
Ama ona, onu her zaman sevmeye devam edeceğimi söyle.
Not:
Bir de, bir de şey...
Ben, her şeye rağmen Tomoya'yı... Elveda.
'Bir de, birazcık kötülük yapmak istedim.'
'Bugün olmasa bile, bir gün böyle çekip gittiğimde...'
'Biliyorum ki sen beni bir gün unutacaksın.'
'Peki ya sana ömür boyu silinmeyecek bir travma bırakırsam?'
'O zaman beni asla unutamazsın, değil mi?'
'Bu yüzden seninle olan anılarımızı en kötü şekilde kirletmenin eğlenceli olabileceğini düşündüm.'
'...Bir sebebim daha var ama onu söylemeyeceğim.'
'Çünkü söylersem, bu senin için bir teselli olur.'
'Benim senden nefret etmeni istiyorum, beni ömür boyu unutmamanı istiyorum, bu yüzden söylemeyeceğim.'
"Demek öyle... Tomoya-kun, sen bile yetişemedin mi?"
"Yani, ne bileyim... Verdiğin o kadar uyarıyı boşa çıkardığım için kusura bakma."
Mezuniyet töreninin... O hareketli günlerin artık epey geride kaldığı, bir bahar tatili öğleden sonrasıydı.
"Yok canım, takılma buna... Zaten Akane-san sana kafayı taktıysa, o an iş bitmiş demektir."
"Anlıyorum..."
Geçen ay da uğradığım, evden iki durak ötedeki o kahve dükkanında; yine geçen ay buluştuğum Iori Hashima ile karşı karşıya oturmuş, surat asıyorduk.
"Ben de Akane-san’a 'En azından grup liderine bir nezaket gösterip haber vermek lazım' diye telkinde bulundum ama biliyorsun, o kadın böyle şeyleri zerrece umursamaz."
"Valla herkesten bir şeyler duydukça, kafamda Akane Kosaka'ya dair 'acımasız bir çocuk ruhuyla yetişkinliğe erişmiş, dahi ile deli arasında gidip gelen biri' gibi korkunç bir imaj oluşuyor."
"Ha, bak bu güzeldi. Aynen öyle biri işte."
"Ciddi misin?"
"Evet, tam bir kaçık. Dışarıdan bakınca hiç öyle durmuyor, değil mi?"
"Dış görünüşünü hatırlamıyorum bile. Ortaokuldayken beni peşinden sürükleyip bir kere tanıştırmıştın, o kadar."
"Ah, doğru ya... Sahi, öyle bir şey olmuştu."
"Ne oldu ki?"
Daha altı ay önce Eriri’yi Akane Kosaka’nın grubu 'rouge en rouge'a çekmeye çalışan bu herifti.
Şimdiyse kanlı bıçaklı olmamız gereken biz ikimiz, yan yana gelmiş, yüzümüzde buruk bir ifadeyle yenilginin tadını çıkarıyorduk. Bu durum bana bir hayli tuhaf geliyordu.
"Yine de sandığımdan daha çabuk toparlanmışsın, içim rahatladı... Doğrusu bugün yanına gelirken, senden iki üç yumruk yemeyi göze alarak iletişime geçmiştim."
"Bak bunu duyduğuma sevindim. Hadi o zaman, çatıya çıkalım."
"Bu halini gördüğüme göre yeni dönemde okula düzgünce gidersin herhalde. İyi bari. Bu saatten sonra bir de Hikikomori olmanla uğraşamazdım."
"Oldum bile. Bugün yarım ay sonra ilk kez dışarı çıktım be! Hâlâ geceleri kriz geçirip ağlayarak bağırıyorum, haberin var mı?"
"Eğer bu doğruysa, bugünkü hesabı ben ödüyorum."
"Öyle mi? Harika. O zaman bu geceden itibaren eve kapanıp ağlamaya tam gaz devam."
Aslında tuhaf falan değildi.
Çok eskiden Eriri ile kavga edip, uzun zaman sonra barışmış, ama iki ay içinde her şey yine yerle bir olmuştu.
Bir yıl önce Utaha-senpai ile aramıza mesafe girmiş, birkaç ay sonra ilişkileri düzeltmiş, ama yine birkaç ay sonra birbirimizi ıskalamıştık.
İnsan ilişkilerinin bu değişken doğasına bakınca, şu an bu herifle burada oturuyor olmamız bile son derece doğal geliyordu.
Yani sonuç olarak ben, "şu an için" bu herifle barışmıştım.
"Sahi... Tomoya-kun, sana rapor etmem gereken bir şey daha var."
"Nedir?"
"Ben 'rouge en rouge'dan ayrıldım."
"Hadi ya..."
"Eh, artık orada barınacak yerim kalmadı... Bir bakıma Akane-san'a bayrak açmış oldum."
Bu haber muhtemelen Doujin dünyası için "Devasa bir grupta iç savaş" tadında sarsıcı bir gelişmeydi.
Eğer bu durumu Twitter'da ağzımdan kaçırırsam anında yayılır, haber sitelerine düşer, tweeti panikle silsem bile iş işten geçmiş olurdu; izlemesi eğlenceli olabilirdi yani. Gerçi olayın özneleri için hiç de eğlenceli olmadığı kesindi.
"Sanırım böylece Doujin dünyasına hükmetme hayallerim suya düştü, ha?"
"Buna rağmen pek de telaşlı görünmüyorsun."
"Eh, hayat 'rouge en rouge'dan ibaret değil ya, değil mi?"
"Doğru, senin durumunda Otaku olmasan bile o ağzın ve yakışıklı suratınla her türlü yolunu bulursun... Geber git e mi?"
"Beni övüyor musun yoksa sövüyor musun bir karar ver de öyle konuş."
Her zamanki o ukala tavrıyla hafifçe gülümseyen Iori...
Gerçekten de pek yıkılmış gibi durmuyordu. Aksine, bir nedenden dolayı yüzüme manalı bir bakış attı.
Yoksa "Sıradaki hedefim sensin" falan mı demek istiyordu?
"Peki, seni geçtim de Izumi-chan ne olacak?"
"O da benimle birlikte ayrıldı... Izumi'yi kalması için çok zorladılar ama nafile."
"Tabii, normaldir."
'Rouge en rouge' gibi bir grup için bile, o erkenden parlayan dahiyi kaybetmek, her zaman yeri doldurulabilecek bir temsilciyi kaybetmekten çok daha ağır bir darbeydi.
Hele ki o Kashiwagi Eri profesyonel dünyaya adım atmışken...
"Öğğ...!"
"Ne oldu Tomoya-kun? Birden göğsünü mü tuttun?"
"Yo, yok bir şey..."
H-her neyse, benim gözümde Izumi Hashima, gelecek nesli sırtlayacak bir numaralı Doujin çizeriydi.
Sadece 'rouge en rouge' değil, herkesin onun bir sonraki adımını merak etmesi çok doğaldı. Bu sezonun Doujin çizeri transfer piyasası (öyle bir şey var mıydı ki?) kızışacağa benziyordu.
"Neyse, Izumi konusunda da gerekenleri düşünüyorum elbet."
"Sorumluluğu al ve ona iyi bak, tamam mı? Onu bu işlere bulaştıran sensin sonuçta."
"Merak etme. Izumi'nin isteklerini gerçekleştirmek için elimden geleni yapacağım."
"O kız senin aksine bu camianın hazinesi... Sakın onu harcama, anladın mı?"
"Haklısın, senin aksine o bir hazine."
"Kes sesini."
Iori denen bu herif hâlâ benim çizerlerin sırtından geçinen beleşçi bir yapımcı olduğumu sanıyordu.
Ama kusura bakmasın, ben artık onunla aynı seviyede değildim.
Ben, o meşhur Utaha Kasumigaoka'ya hazırladığım projeyi kabul ettirmiş...
"Öğğ...!"
"Yahu demin beri ikide bir ağlayacak gibi olmandan bıktım, bırakır mısın şunu?"
"Sonuçta... Bu kapışmada kimse mutlu olamadı, değil mi?"
Kahve dükkanından çıktığımızda güneş batıya doğru epey eğilmişti.
Yine de geçen aya kıyasla hava hâlâ aydınlıktı ve esen rüzgar yavaş yavaş ılıklaşmaya başlamıştı.
"Ders olmuştur işte... Rekabet denen şeyin ne kadar boş olduğunu anlamışsındır."
Geçen ayki gibi istasyon turnikelerinden geçip, perona çıkan merdivenlerin önünde kısa bir veda...
"Boş falan... Değildi."
"Iori?"
Tam ayrılacakken, Iori beklenmedik derecede ciddi bir ifadeyle arkasına döndü.
"Üretmek dediğin şey, ancak birbirini zorlayarak gelişir... Bu seferlik şans eseri başarısız olduk diye mücadeleyi bırakmak yanlış olur."
Ve kendine has o tutkulu fikirlerinden birini yumurtladı.
Aslında ona tutkulu dememin sebebi, şu anki benim öyle olmamamdı.
"Bu yüzden ben bundan sonra da her zaman meydan okumaya devam edeceğim... Karşımdaki ne kadar güçlü olursa olsun."
"Daha geçen gün zayıf bir gruba meydan okuyan tavuğun teki söylüyor bunu, bak sen."
"Kendini bu kadar yerin dibine sokan birinden bunları duymak şaşırtıcı."
"Kes be..."
"Sonuçta, senin keşfettiğin o çizerler bir gecede Sindirella'ya dönüştü... Yani sizin tarafınız daha üstündü."
"Öğğ... Kapa çeneni."
Normalde olsa bu tarz şeyleri anime öncesi ve sonrası dillerinden düşürmeyen ben, şu an kelimelerin boğazıma dizildiğini hissediyordum.
Çünkü şu anki ben, kesinlikle o durumda değildim.
"Peki, sen şimdi ne yapacaksın?"
"Aynı şeyi bir ay önce de sormuştun."
"O zaman dileğimi sana söylemiştim, değil mi? Gerisi sana kalmış, sen düşün artık."
'Devam et, tamam mı? Gruba.'
Sonunda, o gerçekten can sıkıcı ama sessiz tesellisini üzerime boca edince...
Iori, bu sefer gerçekten kalabalığın içinde kaybolup gitti.
※ ※ ※
"Ah..."
Iori'den ayrılıp eve varmama ramak kalmışken, tıpkı geçen ay olduğu gibi gökyüzünden...
Hayır, geçen aydan farklı olarak bu kez aşağıya, uçuk pembe taç yaprakları düşüyordu.
Kalp paralayan Dedektif Yokuşu'nun eteğinden yukarı tırmanmaya başladığım yer.
Yolun iki yanındaki ağaçlık dizili kiraz ağaçları, ne ara olduğunu anlamadığım bir şekilde tomurcuklarını neredeyse tamamen patlatmış, Tokyo’ya baharın gelişini gözlerimin önüne sermişti.
"...Demek öyle, artık gerçekten bahar gelmiş."
Takvimlerden, internetteki bilgilerden biliyordum ama kuşların sesini, rüzgarın tenimdeki dokunuşunu, batan güneşin parlaklığını doğrudan hissettiğim ilk gün bugündü.
Çünkü az önce Iori’ye şaka yollu geçiştirmiş olsam da...
Yarım ay sonra ilk kez dışarı çıktığım bir gerçekti.
Kiraz çiçekleri açıyor.
Geçen yılki kiraz çiçeklerinden bambaşka bir şekilde açıyorlar.
...Hayır, aslında kiraz çiçekleri geçen yılkiyle tamamen aynı olmalıydı.
Bu yüzden, sadece kiraz çiçekleri dışındaki durumlar geçen yıldan farklıydı...
Çünkü o zamanlar yokuştan aşağı iniyordum, şimdiyse yukarı tırmanıyorum.
Çünkü o zamanlar bisikletleydim, şimdiyse yürüyorum.
Çünkü o zamanlar sabahın körüydü, şimdiyse akşam vakti.
Çünkü o zamanki benle şimdiki ben, tepeden tırnağa farklıyız.
O andaki koşullar, duygular, umutlar, her şey bambaşka.
Çünkü o zamanki ben, sadece sıkıcı bir tüketici tipi otakuydum.
Dünya sadece izlenecek bir şeydi; birilerinin yarattığı karakterlerin yaşadığı, güldüğü, ağladığı, savaştığı ve aşık olduğu sahneleri heyecanla seyretmekten ibaretti.
Ama şimdiki ben, her şeyi kendi başına yapan bir üretici tipi otakuydum.
Kendi dünyamı kurup, oraya kendi yarattığım karakterleri yerleştiren; onları güldüren, ağlatan, savaştan, aşık eden ve belki de kalplerini kıran...
Ancak bu temel sarsılıp, kendi ellerimle kurduğum dünyayı kaybettiğimde.
İşte o an, yıkılmış bir dünyanın, dağılmış bir grubun...
Tek başına kalmış son sakiniydim.
'Kes sesini artık!'
'Proje olarak buna sıfır puan veririm herhalde.'
'Hiçbir yeteneğin olmamasına rağmen bir anda oyun yapmaya kalkışmak... Dünyayı çok mu basit sanıyorsun?'
'Bizi heveslendirmeden önce yapman gereken şeyler yok mu?'
'Yaz festivalinden sonraki hiçbir etkinlik için başvuru yapmadım, haberin olsun.'
'Yaratıcıların dünyasına hoş geldin, Aki Tomoya-kun.'
"Öğğ..."
Yalnızlığın bir anda üzerime çöküşünün belirtilerini hissedince, yokuşu çıkan bacaklarıma daha çok kuvvet verdim.
Uzun zamandır bu kadar yürümediğim için vücudum çığlık atıyordu ama artık bunu dert edecek lüksüm yoktu.
Çünkü duygularım taşmak üzereydi. Zihnim kabullenmeye başlıyordu.
Artık 'blessing software' diye bir şey yoktu.
Benim, bizim grubumuz, gerçekten paramparça olmuştu.
Çabuk, çabuk...
Eve varırsam, odama girersem, ağlayabilirim.
Kimseye aldırmadan, tek başıma ağlayabilirim.
Hadi acele et, ben.
Bu yokuşu çıktığımda, gerisi...
"Hı..."
O an, sert bir rüzgar eserek bir anlığına adımlarımı durdurdu...
Telaşla gözlerimi kapattım ve tekrar açtığım an, görüş alanımın ilerisinde beyaz bir şey belirdi.
"Ha...?"
Yokuşun tepesi.
Tam zirvenin ortasında.
Arkasına batan güneşi almış duran, beyaz şapkalı bir kız.
"A-Ah..."
Benim gözlerimle henüz kim olduğunu net seçemeyeceğim bir mesafede olmalıydı.
Ama o şapkayı çıkardığı an, kim olduğunu net bir şekilde anladım.
Çünkü o ana kadar şapkanın içinde saklı duran, hafifçe dalgalanan, kısa ve küt siyah saçlardı...
"...Ha?"
Kısa... küt saç mı?
"Görüşmeyeli uzun zaman oldu. Yine... karşılaştık. Tamamen tesadüf, değil mi? Ahaha..."
"...Katō?"
Kısa... küt saç?
"Sevindim, beni hâlâ hatırlıyormuşun... Aki Tomoya-kun."
Kısa, küt saçlıydı...
"Sahi, sanırım bir aydır falan görüşmüyorduk, değil mi?"
"Neden..."
Neden kısa küt saçlıydı...?
"Şey, evinize uğradım da, Aki-kun'un annesi uzun zamandır ilk kez dışarı çıktığını söyledi."
"Hayır..."
Yani, kısa küt saç...
"Odanda bekleyebileceğimi de söyledi ama..."
Kısa küt saç...
"Ama nedense, bahar gelmişken, kiraz çiçekleri de açmışken..."
Beyaz beresini parmaklarıyla çevirerek, Katō yavaşça yokuştan aşağı inmeye başladı.
Üzerindeki beyaz elbise, saç kesimiyle birleşince insana tanıdık bir his veriyordu.
Hayır, kesinlikle bunu bilerek yapmıştı.
"Bu yüzden burada seni bekledim... Bayağıdır."
"..."
Ve işte, o "bir yıl önceki Katō Megumi" tam önümde durdu.
Tıpkı o zamanki gibi, inanılmaz tatlı bir ifadeyle gülümsedi.
"Hoş geldin... Aki-kun."
Sonra o neşeli gülümsemesi yavaş yavaş silindi...
"Üzgünüm, bir süre seninle iletişim kuramadım."
Ardından ne rol yapan ne de çok düz olan, biraz daha sahici bir Katō Megumi’yi açığa çıkardı.
"Kendi içimde bazı şeyleri düzene koymam biraz zaman aldı da."
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.